İslam âlemindeki meseleler “evin içinde” cereyan eden meseleler olarak görülmeli ve oradan yola çıkarak çözümler üretilmeli. Diğer bir ifadeyle hadiselere duygusal zeminde değil, tarihin yüklediği sorumlulukla, akıl ve mantık ekseninde bakmaya mecburuz. Devlet gemisini yürüten siyasilerimizin bu akılla hareket ettiklerini görüyorum, yarına dair umudum artıyor.
Bilal Kemikli
Prof. Dr., Bursa Uludağ Üni.

12 Mart 2026, Perşembe gününe ait defterimden bir not… İlgilisine.
Bugün İstiklal Marşı’mızın kabul günü. Marşımız, 105 yaşında… Bu satırları odamda yazarken, hayal aynamda marşın yazıldığı o günlere dair anlatıla gelen resimler canlanıyor. Hacı Bayram. Meclis. Ahmet Suphi. Hasan Basri ve daha niceleri. Anadolu’nun yoksul kadınları, yorgun erkekleri ve çaresiz çocukları. Sonra birden Taceddin Dergâhı’nda İslam şairinin sedası yükseliyor. Bu seda, Polatlı’ya kadar gelen düşman birliklerinin top seslerini bastırıyor: Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!
Bu sedayı duyunca içimde bir ferahlık peyda ediyor. Umudum ziyadeleşiyor. Zafer beliriyor. Bayrağımın gölgesinde huzur buluyorum. Sonra birden âna geliyor, daha geçen hafta okulları bombalanarak öldürülen 177 İranlı çocuk aklıma geliyor… Milli Marşımız gibi bir de gönül coğrafyamızın Diriliş Marşı yazılmalı diyorum. Akan kanın durdurulması, göz yaşının silinmesi ve düşenin ayağa kaldırılması için derlenip toparlanmaya, kendimize gelmeye ihtiyacımız var.
İran’ın coğrafyamızda tarih boyunca açtığı yaralar malumumuz. Daha yakın zamanlarda Suriye’de, Yemen’de ve Lübnan’da “mezhepçi reflekslerle” yaptıklarını unutmadık. Ama onun bu zalim tavrını terbiye edecek olan da ebedi ve ezeli düşmanlarımız değil, biz olmalıyız. O ayrı bir konu… Fakat şimdi resim farklı. Şu anda zalimlerin pençesinde varlık mücadelesi veren İran’a, onların izlediği “mezhepçi politikalardan” ilham alarak mukabelede bulunmak ne kadar doğru olur? Bu hangi vicdana sığar? İslam âlemindeki meseleler “evin içinde” cereyan eden meseleler olarak görülmeli ve oradan yola çıkarak çözümler üretilmeli. Diğer bir ifadeyle hadiselere duygusal zeminde değil, tarihin yüklediği sorumlulukla, akıl ve mantık ekseninde bakmaya mecburuz. Devlet gemisini yürüten siyasilerimizin bu akılla hareket ettiklerini görüyorum, yarına dair umudum artıyor.
Bir kaç gündür çeşitli öğrenci topluluklarıyla iftar ediyorum. Bu gruplardan birisinde yabancı uyruklu konuk öğrencilerimiz de vardı… İftar sofraları buluşma, halleşme ve dertleşme sofraları oluyor. Onlara şunu anlattım:
61 yaşındayım. 12 yaşımdan bu yana bilinçli, toplumun dertlerini okumaya anlamaya çalışan biri olarak orucumu tutuyorum. Tam 49 Ramazan geçirmişim… Şükürler olsun. Ancak şunu söyleyeyim, hatırladığım kadarıyla bu Ramazanların hemen hepsinde İslam Âlemi’nde mutlaka bir sorun olmuştur. Moro, Patani, Arakan ve Afganistan’da cereyan eden hadiseler… Bitmeyen Kudüs ve Filistin meseleleri. Demir perde ülkelerinde cereyan eden hadiselere bigâneydik. Zaman zaman İsa Yusuf Alptekin’den Doğu Türkistan’a dair haberler alıyorduk. Oralarda acılar bir türlü bitmiyordu. Şimdi hâlâ öyle… Peki, şimdi ne yapmak lazım?
Bu “Ne yapmak lazım?” sorusuna bakıyorum, çoğu kimse Selahaddin-i Eyyûbî beklememekle cevap veriyor. Mehdi’yi, Mesih’i beklemek gibi bir bekleyiş. Mesele beklemek değil, olmaktır. Selahaddin olmaya, Selahaddinler yetiştirmeye gayret etmeliyiz. Biz eğitimciyiz, insan bahçesine sözle tohum atarız. Beklemek, konfordur. Konfor, bir yönüyle kaçış. Mesuliyet yüklenmeli, aldığımız eğitimi önemsemeli, nitelikli insanlar yetiştirmeliyiz. Her alanda, topluma, insanlığa iyilikleri ve güzellikleri gösteren, onlara önderlik eden, keşifler yapan Selahaddinler yetişmeli. Bunun için çalışırsak, gözyaşlarını silecek güce ulaşacağız. O gücü elde ettiğimizde kimse coğrafyamız üzerinde oyunlar oynayamayacaktır. Diriliş budur… Kendimize gelmek!
Bu meyanda bir şeyler söylemeye çalıştım gençlere, ama sözüm ne kadar tesir etti, bilemem. Beni bu şekilde düşünmeye sevk eden Filibeli Ahmet Hilmi olmuştur. Filibeli’de yıllar önce, henüz lisans öğrencisiyken okuduğum Senusiler isimli kitabı olmuştur. Orada bir yerde, İskenderiye’ye gelen İngiliz bandıralı gemilerden söz eder. Bu gemilerden tüccarların ve arkeolojik çalışmalar yapan bilim adamlarının indiğini ve İskenderiye’den Kahire’ye doğru bütün bir Afrika’ya yayıldıklarını, özellikle Filistin topraklarına yerleştiklerini kaydeder. Kitap esasen Senûsileri konu edinir, ama satır aralarında böyle önemli notlar da içerir. Diyor ki, bu gelen tüccarlar ve âlimler görebildiğim kadarıyla genellikle Yahudi’dir. Yahudiler asırlardır Mehdi’yi beklediler. Mehdi gelecek, vaat edilen topraklarda Musa’nın geleneğini yeniden canlandıracak. Bu bekleme asırlardır sürdü, bir türlü hayal edilen şey olmadı. Onlar şimdi para ve bilgiye dayalı çağdaş mehdiyi buldular. Öyle sanıyorum ki, amaçlarına kavuşacaklar.
Filibeli, sufi, filozof, tarihçi ve mütefekkir… Sağlam bir analiz yapıyor. Kitap, 1909’da yayımlanmış. Malum, bir otuz yıl kadar sonra sadece Afrika’nın değil, bütün bir coğrafyamızın “çıban”ı olacak o malum devleti kurdular. Biz ise, 17. asırdan bu yana bir konforun anaforuna kapıldık gidiyoruz. Gerçek güç bilgide, kültürde, sanatta saklı; ama onu bir türlü bulup ortaya çıkaramıyoruz. O bakımdan Selahaddinler, sadece cenk meydanında değil, kütüphanede, laboratuvarda, stüdyoda, fabrikada, ticarethanede… Bütün bir hayatta Selahaddinlere ihtiyaç var.
İstiklal Marşımızın şairine, şehitlerimize rahmet olsun… Ramazan diriliş mevsimidir, daima diri kalalım.
