Barakhan Medresesi, 16. yüzyılda inşa edilmiş ve ismini Müslüman Türk hükümdar Barak Han’dan almıştır. Sovyet dönemine kadar eğitim faaliyetlerinin sürdüğü medrese, bugün müze olarak kullanılıyor. Mavi kubbeleri, işlenmiş çinileri ve estetik mimarisiyle mest edici bir yapıdır. Ancak günümüzde yalnızca hediyelik eşya satanların dışında ilmi faaliyetlerinin olmaması oldukça düşündürücü.
Zübeyir ŞEKERCİ

Evvelsi gün, Bişkek-Oş arası süren 40 dakikalık kısa bir uçuşun ardından Sultan abinin kuzeni beni havalimanından alıp sınırdan geçirmiş, sonrasında Andijan’a varmıştık. Sultan abi ile 2022 yılında, ilk Özbekistan seyahatimde bir Özbek düğününde tanışmış ve düğün sonrası davetine icabet edip yaşadığı şehri, Andijan’ı gezmiştik. O günden bu yana iki yıldan fazla iletişimde kaldık ve bugün nihayet -yeniden- bir aradaydık. Bir düğün vesilesiyle tanışmış olmamıza karşın onda bir akrabanın gösterdiği hürmetten çok daha fazlası vardı. Aslında Özbek halkının mihmandarlığına dair bir özetti Sultan abi.
Andijan’da günü geçirdikten sonra -elbette misafire aş ikramı da dahil- arabayla Taşkent’e geçmiştik. Sultan Abi, başkentteki bir fabrikada yönetici olduğundan Taşkent-Andijan arasında sürekli gidip geliyor. Bu vesileyle beni birkaç gün ağırlayabilecekti. İki yıl aradan sonra şehre geldiğimde bazı yenilikler dikkatimi çekmişti: Hummalı inşaat faaliyetleri, uzatılan metro hatları ve dahası.
İlk gün, yeni yapılan birkaç camiyi gezerken Özbeklerin mimaride gelenekten kopmamaya gayret ettiklerini fark ettim. Bizdeki “Cumhuriyet camileri”ne burada rastlanmıyordu. Elbette klasik dönemin izlerini bütünüyle yansıttıkları söylenemez; fakat “kompleks” sahibi olmadan gelenekten beslenmeyi başarmışlardı.
Cami gezisinin akabinde önce “Taşkent City Mall”a geçtik. Avm’nin miladı pek eski değil ancak oldukça canlıydı. Sovyet sonrası neo-liberal politikaların hız kesmeden sürdüğü bir ülkenin nüvelerini taşıyordu adeta; tıpkı 2002 sonrası Türkiye gibi. “Gelişmişlik” artarken nelerden ödün verildiği sorusunu tam da bu noktada düşünmek mühim. Nitekim yüksek katlı binalar, rezidanslar, çok şeritli yollar ve dahası… Yeniliği ve ekonomik “ferahlığı” getirirken, otantikliği ve sahiciliği götürüyordu belki de.
Cuma namazına geçtik. Namaz öncesinde, Özbek Türkçesi ile vaaz veren hocayı dinleyen yoğun bir kalabalık vardı. Bazı kelimeler fonetik olarak tanıdık geliyordu. Bir süre sonra ezan okundu, sünnete duruldu. Hutbe sadece Arapça idi. Namaz kılındı ve akabinde cemaatin büyük kısmı son sünnete kaldı. Şaşırmıştım; malum, Türkiye’de farzdan sonra cemaatin hatırı sayılır bir kısmı camiden ayrılıyor. Tesbihattan sonra cenaze namazı kılındı. İmam, bizde olduğu gibi nasıl kılınacağına dair malumat vermedi.
Namaz sonrası cami çevresindeki mezarlıklara bakarken, toprağın yüzeyin üstünde olması ilgimi çekti. Daha sonra başka yerlerde de benzer manzaralara rastladım. Sultan Abi’yle fabrikaya uğrayıp döndükten sonra günü akşam yemeğiyle nihayete erdirdik.
Ertesi gün, Sultan Abi’nin işleri hasebiyle geziye tek başıma devam edecektim. Yol tarifini aldım ve yola koyuldum. Taşkent, Sovyetler döneminden kalma geniş bir metro ağına sahip. Ancak özellikle son 10-15 senedir şehrin genişlemesi ve nüfus yoğunluğunun artmasıyla birlikte yeni hatlar da inşa edilmiş. Yeraltının yanı sıra, yolculuğu dört beş dakika süren yer üstü duraklar da yapılmış. Bu duraklar sayesinde Taşkent’in modern hem de garip duran hüviyetine de şahit oluyorsunuz.
Hazreti İmam Külliye’sine giderken, yeni metro hattından eskisine aktarma yaptım. İndikten sonra yaklaşık 30-35 dakika yürüyerek külliyeye vardım. Yol boyunca eski, dar ama görece otantikliği korunmuş sokaklardan geçtim. Özellikle külliyenin çevresindeki “kentsel dönüşüm” çalışmaları dikkatimi çekti.
İki yılın ardından tekrar buradaydım. Külliye camisinin hemen girişinde yoğun bir turist kalabalığı ve gürültü vardı. Abdest aldıktan sonra camiye girdim. Ebu Bekir Kaffal Eş Şaşi adına, ilk İslam alimlerinden, külliyeye, bu sebeple Hazreti İmam ismi verilmiştir. 2007 yılında İslam Karimov tarafından yaptırılan külliye, klasik dönem mimarisinden izler taşımaktadır. Camiye girdim; önce etrafı inceledim, akabinde namaz kılıp kenara çekilerek oturdum. Eğer bir “turist” bir hanımsanız, caminin içerisine girme şansınız “Müslüman” bir hanıma göre daha yüksek. Kaldı ki kılık kıyafet ve örtünme konusunda da benzer bir durum söz konusu. Nitekim, iki yıl içinde bu durum pek değişmemişti.
Öğlen namazını kıldıktan, tesbihattan sonrası imam Kur’an okumuştu. Burada namazlar ezan okunduktan hemen sonra değil, bir müddet bekledikten sonra kılınıyor. Nitekim seyahat boyunca bunu sıkça gözlemleyecektim. Namazdan sonra Türkçe konuştuklarını duyduğum iki hoca ile tanıştım. Özbekistan’da camilerin yoğunluğundan bahsettiğim sırada, üç yıldır burada görev yapan Ahmet Hoca, bunun gerekçesini cami sayısının azlığı ve kamusal alandaki ibadet yasağı ile ifade etmişti. Görünen o ki, Sovyet döneminden kalma bazı yasaklar sürüyor.
Camiden çıkıp, arka tarafta Hz. Osman Mushafı’nın sergilendiği müzeye girdim. Müze girişinde kayıt almak yasak dense de içerde herhangi bir uygulama yoktu; dileyen kayıt yapabiliyordu. Orijinal mushaf, kanlı mushaf da deniyor. Ceylan derisi üzerine yazılmış ve birçok kez el değiştirdikten sonra Hazreti İmam Külliyesi’nin bir kısmı olan bu müzenin girişinde, çift cam içerisinde korunuyor. A’râf suresinden ayetler açık. Müzede, bütün dillerde yazılmış Kuran mealleri dışında Zemahşeri’nin Keşşaf’ı gibi birçok İslam eserlerinin ilk yahut daha sonradan yazılmış nüshaları bulunuyor. Malay, Türk, Arap Fransız, Alman, Koreli ve Çinli ziyaretçilerin yoğun ilgisi vardı. Yaklaşık yarım saat incelemenin ardından müzeden çıktım. Henüz inşaatı devam eden İslam Medeniyet Merkezi’ni gören terasa geçtiğimde içerde dikkatimi çeken Çinli grupla tanıştım. Müslüman olduklarını öğrendiğim Çinli amcalardan birinin adı Süleyman’dı. Hoş bir tanışmanın ardından vedalaştık. Daha sonra ben Barakhan Medresesi’nin oraya geçtim.
Barakhan Medresesi, 16. yüzyılda inşa edilmiş ve ismini Müslüman Türk hükümdar Barak Han’dan almıştır. Sovyet dönemine kadar eğitim faaliyetlerinin sürdüğü medrese, bugün müze olarak kullanılıyor. Mavi kubbeleri, işlenmiş çinileri ve estetik mimarisiyle mest edici bir yapıdır. Ancak günümüzde yalnızca hediyelik eşya satanların dışında ilmi faaliyetlerinin olmaması oldukça düşündürücü. Bilhassa evvelde mihrap olarak kullanılan kısımda bir dükkânın “kasa”sının olması beni üzmüştü.
Günü burada bitirdikten sonra eve döndüm. Sultan Abi işleri erken bitirdiği için eşiyle beraber Andijan’a dönmüş ve anahtarı bana teslim etmişti. Ev, bana emanetti. Yüz yüze toplasan birkaç gün görüştüğü bir insana evini emanet etmesi bahsettiğim mihmandarlığa/misafirperverliğe müthiş bir örnekti şüphesiz.
Taşkent’teki son günümde kahvaltı yaptıktan sonra metro vasıtasıyla Şeyh Zeyneddin Mezarlığı’na doğru yola çıktım. Özbek alim ve siyaset adamı merhum Alihan Töre’nin kabri burada bulunuyor. Kendisi, ikinci kez kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanıdır. Metrodan inip bir süre yürüdükten sonra nihayet gelmiştim. Geldiğim sıra ezan okunuyordu. Biraz soluklandıktan sonra camiye geçtim. Namazı kıldıktan daha evvel ziyarette bulunmuş arkadaşım Burak Çetik’in attığı fotoğraftan kabrini buldum. Merhumun ruhuna okuduğum sırada, bir baba ve yanında iki evladı belirdi. Kendi aralarında konuşurlarken çocuklardan biri, merhumu sorduğunda babası “Ediptir, alim zattır, yahşi adamdır”, deyince tebessüm ettim. Daha sonra Şeyh Zeyneddin’in türbesinde tanıştık. Türbede çocuklarıyla beraber Kur’an tilavetinde bulundular ve sonrasında kendilerini tanıttılar. İsmi Said Kamal, Kore dili tercümanlığı yapıyormuş. İstanbul’dan geldiğimi öğrenince, bir süre önce orada olduklarını söylemişti. Bir sonraki güzergahımın “Mustaqıllık(Bağımsızlık) Meydanı” olduğunu öğrendiğinde tereddütsüz arabayla bırakma davetinde bulundu. Camiden eşyalarımı almamı ve kendisinin otoparkta beklediğini söyledi. Cami girişindeki mezarlığı göstermiş ve vefat edenin önemli bir alim zat olduğunu dile getirmişti. (Daha sonra bahsettiği ismin Şeyh Muhammed Sadık Muhammed Yusuf olduğunu öğrenecektim.) Said Kamal Abi ile yol boyunca sohbet etmiştik. Kore’de yüksek lisans yapmış. Oranın insanın sahici olmadığını ve ikircikli bir tavra sahip olduğunu söylemişti. İki evladını da Kuran’ı düzgün öğrenmeleri için özel eğitime göndermiş. Meydana gelmiştik, girişe bırakırken teşekkür ettim ve vedalaştık.
Bağımsızlık Meydanı, ismiyle müsemma olup Özbekistan’ın bağımsızlığını simgeleyen bir parktır. İçeride büyükçe bir süs havuzunun yanı sıra, vefat etmiş Özbeklerin isimlerinin yer aldığı anıtlar, sönmeyen ateş ve feryat eden bir anne heykeli bulunuyor. Meydanın bir kısmı, içerisinde büyük bir dünya küresinin olduğu, kapalı. Girişinde görevli polis, Türkiye’den geldiğimi öğrenince hemen samimiyet göstermişti. Seyahat boyunca Türkiye’den gelenlere karşı tavır buydu. Parkta gezinirken bir yabancı, “fotoğrafımı çekebilir misiniz?” diye sordu. Kabul edip fotoğrafını çektim. Ardından gülümseyerek “sıra sende” dedim. O da beni çektikten sonra kendisinin aslen Halepli olduğunu ancak BAE’de IT olarak çalıştığını filan söyledi. Bir süre sohbet ettikten sonra Türkçeyi dizilerden gayet iyi öğrenmişti. Bir süre sohbetin ardından müsaade istemiş ve sonra etrafı gezip günün son durağına yani Minor Camii’ne yola koyulmuştum.
Metrodan indiğimde haritalardan camiyi ararken telefonumun şarjı bitmişti. Neyse ki zihnimde kalan rota sayesinde camiyi bulabildim. 2014 yılında açılan Minor Camii, klasik Türkistan mimarisinden motifler taşısa da dış cephenin beyaz mermerlerden oluşması farklı bir hava katıyor. İki uzun ve mavi minaresi, geniş bahçesi ve 2500 kişilik kapasitesiyle ilgiye mazhar olmayı hak ediyor. Akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra, tatlı bir yağmur eşliğinde eve döndüm. Kadim ve modern esintileriyle Taşkent’e veda ederken ertesi gün bir diğer Türkistan güzeli Buhara’ya trenle yola çıkmıştım bile.
