İmam Gazâlî’de İlmî Yöntem

İmam Gazâlî ve onun düşünce dünyasını konu ettiğimiz denemelerde zaman zaman onun ilim metoduna işaret ettik. Ölümünün üzerinden geçen dokuz asır gibi uzun bir süreye rağmen Gazâlî’nin metot ve yaklaşımlarının bugün yaşadığımız çağa ve problemlerine hâlâ ışık tutabildiğine şahit oluyoruz. Dolayısıyla İslam ilim mirasının önde gelen temsilcilerinden İmam Gazâlî’nin, yazdığı ölümsüz eserlerle binlerce bilimsel çalışmaya konu ve ilham olmaya devam ettiğini görüyoruz.

Mülayim Sadık Kul

Besmele, hamdele ve salvele ile,

İnsicam bozulmasın diye bu yazımızda da Gazâlî’nin tefekkür dünyasındaki yolculuğumuza ilim konusuyla devam edeceğiz. İnsicam’ın ilk çıktığı sayılarda ilim meselesinde kısaca işaret ettiğimiz bazı konulara biraz daha açıklık getirmeye çalışacağız. Bazen ânın gerekleri İhyâ’nın sistematiğinin dışına çıkmayı beraberinde getirse de Kitab’ın her bölümünün bütüne işaret eden mütemmim bir hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz.

Diriliş (İhya) projesinin gaye ve ruhunu temsil eden kulluk (ubûdiyyet) bilincinin neredeyse kitabın her satırına sirayet etmiş olduğu aşikârdır. Bu, insanın varoluş hikmetine denk gelen, Peygamber Efendimizin bile Kur’an’da övüldüğü kulluk makamıdır. Hal böyle olunca, eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insanın varabileceği son nokta, Yaratan’a kul olma (Abdullah) makamıdır. Dolayısıyla bu eserdeki hangi konuyu ele alırsanız alın, sonuç âlemlerin Rabbini tanıyarak Ona halis bir kul olmaya götürür. İnsanın tüm dünyevî fitnelere ve sahte tanrılara rağmen kulluğu Allah’a has kılabildiği ölçüde, ebedi saadete kavuşma imkânı vardır.

Gazâlî’nin bilgi anlayışı ve metotları hakkında müstakil kitaplar yazıldığını biliyoruz.[1] Farklı eserlerinde ilim ve yöntemleri hakkında sanki birbirine zıt fikirler serdettiği, bu alanın uzmanları tarafından sık sık dile getirilen konuların başında gelir. Gazâlî, el-Münkiz mine’d-Dalâl’de yakînî bilgiyi nerdeyse sadece sûfîlerin keşf ve zevk metoduna has kılarken, el-Mustasfâ’sında mantık bilmeyenin ilmine güven olmayacağını açık bir dille ifade ederek, bu eserinin başına yaklaşık 100 sayfalık mantık mukaddimesi ekleyen bir âlimdir. Kelam ilmi hakkında farklı eserlerinde yine sanki birbirine tutarlı olmayan ifadelere rastlanabilir. İhyâ’da fıkıh ve kelam hakkında yaptığı değerlendirmelerle, Münkiz veya Mustasfâ’da yaptığı değerlendirmeler farklı perspektifler (haysiyetler) açısından ele alınmalıdır. Aklın değeri ve sınırları meselesinde de aynı çelişkili tespitlere örnekler verebiliriz. Bu meselenin diğer bir yönü ise ilimleri tasnif ederken hangisinin daha öncelikli ya da faziletli olduğu sorusudur. Bu da yine şartlar ve haysiyetler farklılaştığında Gazâlî’de farklı tasniflerle karşılaşmak anlamına gelebilir.

Bu ve benzeri örnekler sebebiyle kimi Gazâlî uzmanları, bu meseleyi farklı dönemlerdeki farklı eğilim ve yaklaşımlarla açıklamaya çalışırken, kimisi de aslında bu farklılıkların Gazâlî’ye ait külliyatının tamamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, iddia edilen veya gerçekten vuku bulan tezatların bağlam farklılıklarından kaynaklandığı fikrindedirler. Bu konu, mutlak çözümü olmayan bir tartışma olmakla beraber, benim âcizane kanaatim her iki yaklaşımın da kısmen doğru olduğu yönündedir. Bazı farklılıkların gerçekten İmam’ın dönemsel farklı kanaatlerinin bir sonucu olduğunu düşünürken, birçoğunun ise aslında meseleleri ele aldığı bağlam farklılıklarından kaynaklandığı fikrindeyim. Belki bu konuda söylenebilecek önemli bir tespitte, naklî ya da aklî/nazarî ve keşfî bilgi arasında bir denge kurmaya çalıştığı ve bunların birbirine mutlak üstünlüğünü ancak göreceli olarak kabul ettiğidir.

Onu, neredeyse İslam ilim geleneği bağlamında hangi konuyu ele alırsanız alın, vazgeçilmez kılan sebeplerin başında dirayet ve rivayet yanında sûfî (kalbî) tecrübeyi de meczeden kuşatıcı bir ilim anlayışını temsil etmesidir. Akıl, nakil ve kalbî zevk/keşf metodunun birbirinin zıddı ve muhalifi değil tam tersi doğru bilgiye ulaşmak için birbirini gerektiren mütelâzım ve mütemmim kemâl boyutları olduğudur.

Gazâlî’nin diğer önemli bir vasfı ise bu bilgi birikimini muhatabına sunduğu evrensel diyebileceğimiz ilmî/bilimsel metot ve kriterlerdir. Böyle bir yazı çerçevesinde bu konunun hakkını vermek mümkün olmasa da, Mâ lâ yudraku küllühû, lâ yutraku cüllüh/küllühû (Bir şey bütünüyle elde edilmezse, tamamen de vazgeçilmez.) küllî kaide fehvasınca konu hakkında bir fikir verecek ve ilgi uyandıracak kadar işaret etmeye gayret edeceğiz.

İlmî Yöntem

İmam Gazâlî ve onun düşünce dünyasını konu ettiğimiz denemelerde zaman zaman onun ilim metoduna işaret ettik. Ölümünün üzerinden geçen dokuz asır gibi uzun bir süreye rağmen Gazâlî’nin metot ve yaklaşımlarının bugün yaşadığımız çağa ve problemlerine hâlâ ışık tutabildiğine şahit oluyoruz. Dolayısıyla İslam ilim mirasının önde gelen temsilcilerinden İmam Gazâlî’nin, yazdığı ölümsüz eserlerle binlerce bilimsel çalışmaya konu ve ilham olmaya devam ettiğini görüyoruz.

Bu bağlamda aklıma düşen bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Bir hocamızın da tespit ettiği üzere, pek çok bilim insanının kariyerinde İmam Gazâlî gibi isimlerin rolü büyüktür. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, muhtemelen Mahmut Kaya hocam bir gün İSAM’da karşılaştığımızda doktoramı hangi konuda yaptığımı sormuştu. İmam Gazâlî üzerine yaptığımı söyleyince gülümseyerek: “Nice hoca efendi ve akademisyen bu zatlar üzerinden kariyer yaparak ekmek yedi, demek ki sende bundan ekmek yiyeceksin, hadi bakalım hayırlı olsun!” dedikten sonra hiç unutmadığım şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu insanların ne kadar büyük oldukları kendilerinden asırlar sonra bile binlerce kişiye hem uhrevî hem de dünyevî anlamda fayda vermelerinden anlaşılıyor!” Hocamın söylediklerini yıllar sonra tam olarak nakletme şansım yok. Ama zihnimde kalan yaklaşık böyle bir mana. Elbette hocamın nükteli olarak söylediklerini doğru anlamak lazım. Herkesin niyeti ne olursa olsun netice itibariyle bu şahıslar üzerine yaptıkları çalışmalarla belli bir kariyer yapma ve bu vesileyle de geçimlerini temin etme imkânı elde ediyorlar. Mahmut hocamın asıl vurgu yaptığı nokta ise bu insanların ilimlerindeki tükenmeyen bereket ve samimiyettir. Yapılan sayısız ilmî çalışmaya rağmen, artık bu gibi âlimlerle alakalı, araştıracak bir şey kalmadı diyemiyoruz.

Fıkıh ve akidede büyük mezhep imamları, kelam ve tasavvuf, ahlak ve felsefe, dil ve edebiyat, tabii ilimler ve fen alanında bildiğimiz İslam ilim geleneğinin kurucu âlimleri bir İmam Maturîdî, bir İmam Gazâlî tüketilemeyen hazineler gibidir. Elbette bununla darbımesel olmuş meşhur, bizim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur, abesine düşüren kısır ve faydasız tutucu devinimleri kastetmiyoruz. İlim ve fikir alanında faydası olmayan körü körüne taklitçilik ve muhafazakârlık hiç bir dönemde ümmete kâr getirmemiştir.

Müstakbeli sağlıklı bir şekilde inşa edebilmenin köklere yani tarihî birikime kıymet vermekten geçtiği malumdur. Bu sebeple vahiy kaynaklı hikmet ve öğretilerin, insanoğlunun zamanlar üstü evrensel dediğimiz insanî ve ahlâkî değerlerin her dönemde geçerliliğini koruduğu izahtan varestedir. İslam ilim geleneği vahiy temeline dayandığı için bu kaynaklardan beslenen hikmet ve hakikat pırıltıları da her dönem farklı bir formda olsa da güncel olana ruh verme imkânına sahiptirler.

Diğer büyük âlimler gibi Gazâlî’yi de vazgeçilmez kılan birkaç prensibe işaret edeceğiz. Bunlar, bizim tespit edebildiğimiz bazı önemli ilmî kriterlerdir. Bunlardan bahsederken asıl gayemiz, bu büyük insanları büyük kılan değerlerin farkında olma zaruretidir. Topyekûn Müslümanların, özellikle de genç neslin, yeniden dirilişi, içi boş sloganlarla değil, ashaba ve ümmete her dönem ruh ve dinamizm kazandırmış ilmî ve ahlâkî değerler vasıtasıyla olacaktır.

Bilmediği Konuda Konuşmamak: İmam Gazâlî’nin değer verdiği ilmî prensiplerin en başında, üzerinde derinlemesine bilgi sahibi olmadığı konularda asla fikir yürütmemesi gelmektedir. İlim sahibi olmadan her konuda fikir yürütülen günümüzde bu hassasiyet yeniden kazanılmalıdır. Bâtınîlik gibi reddiye yazdığı meselelerde bile, muhalif görüş sahipleri kadar konuya vakıf olmadan tartışmaya girmemesi, görüş beyan etmemesi, bilimsel olduğu kadar aynı zamanda ahlâkî temel bir kriteridir.

Bilmeden Eleştirmemek: el-Müstaẓhirî veya diğer adıyla Fedâʾihu’l-Bâtıniyye adlı kitabında Bâtınîler’e yaptığı eleştirilerde, önce onların fikir ve iddialarının ne olduğuna genişçe yer vermiş ve daha sonra bu görüşlerinde düştükleri hata ve sapkınlıkları tespit etmiştir. Konuyu tartışırken reddettiği görüşleri tüm detay ve argümanlarıyla objektif olarak ortaya koyması, bu hassasiyetinin en önemli göstergelerinden birisidir. Gazâlî bunu, “Hiçbir görüş ve mezhebi o görüş ve mezhep sahipleri kadar öğrenip anlamadan eleştirmedim” sözleriyle ifade etmiştir.

İlmî Tarafsızlık: Muhaliflerinin görüşlerini tarafsız bir şekilde, çok güzel ve sistematik olarak ortaya koyduğu için İmam Gazâlî’nin bazı âlimler tarafından şiddetle eleştirildiğini biliyoruz. “Batılı tasvir saf zihinleri idlâl eder!” diyen Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri gibi itiraz eden diğer ulema da aslında bu hakikate dikkat çekmiştir. Bu söz ve durum günümüzde Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek deyimiyle ifade edilmektedir. Yani, kişinin belki hiç aklında ve gündeminde olmayan yanlış ya da zararlı bir şeyi ona hatırlatmak demektir.

Bazen bir konunun doğrusunu bilmeyen ve yeterince bilgi sahibi olmayan insanların yanlış fikirlerle tanışmaları, hayır yerine şer getirebilir. Yakup (a.s.)’ın, Yusuf’un kardeşlerine onu vahşi bir hayvanın yemesinden korktuğunu söylemesi gibi. Bunun farkında olan İmam Gazâlî, insanlara faydalı olacak tarzda yaklaşmanın gerekli olduğunu düşünenlerdendir. Bu sebeple bazı kitaplarını sadece ehli için yazdığını, ehli olmayanlar için faydadan ziyade zarar verebileceğini özellikle vurgulamıştır. Tehâfütü’l-Felâsife, el-İktisâd fi’l-İ’tikâd ve Mişkâtü’l-Envâr gibi eserlerini bu alanda birikimi olan ilim erbabı için yazdığını kitaplarının önsözlerinde özellikle belirtme ihtiyacı duymuştur. İhyâ ve Minhâc gibi kitapları ise âvâm olsun, havâs olsun, herkesin okuyup istifade edebileceği bir içerik ve üsluba sahiptir.

İmam Gazâlî’nin özellikle kelam ve felsefe alanında kaleme aldığı reddiyelerinde bu ölçüden taviz vermediğini görüyoruz. İlmî tarafsızlık ilkesi diyebileceğimiz objektif yaklaşımı, İmam Gazâlî sadece Bâtınîleri eleştirdiği reddiyesinde değil; aynı şekilde, felsefe ve felsefecileri eleştirdiği Tehâfütü’l-Felâsife’sinde ve yine kelâmî ve felsefî konuları ele aldığı el-İktisâd fi’l-İ’tikâd adlı eserlerinde de hassasiyetle uygulamıştır. İtikatta orta yol anlamına gelen el-İktisâd fi’l-İ’tikâd adlı kitabını ehli için yazarken, avamın kelam ilminden uzak tutulması gerektiği hususunda da İlcâmü’l-ʿavâm ʿan ʿilmi’l-kelâm adlı kitabı kaleme aldığını görüyoruz.

Bu dönem, yüksek lisans öğrencilerimle mütalaa etmeye çalıştığımız el-İktisâd adlı kelam eserinde İmam Gazâlî’nin bu hassasiyetini bizatihi görmüş olduk. Tartıştığı her muhalif görüşün argümanlarını tek tek detaylarıyla zikretmesi, bazen “bu kadara da gerek var mı?” dememize sebebiyet verdi. Onun eleştiri konusunda gösterdiği bu ciddiyetin, bugün ilmî çalışma yapanlara ilham verecek noktada olması; belki de bu alanda onu ve benzer âlimleri vazgeçilmez kılan değerlerin başında gelmektedir.

Metodolojik Şüphecilik: İmam Gazâlî’nin Mizânü’l-Amel adlı kitabının son cümlesinde dikkat çektiği diğer bir ilmî araştırma metodu ise kısaca Metodolojik Şüphecilik olarak özetlenebilir. Ona göre, bir konuda araştırma yapmaya sevk eden önemli motivasyonların başında bu metodik şüphecilik gelir. Bir konuda şüphe etmeyen kimse o konu hakkında araştırma yapma ihtiyacı da duymaz. Bu sebeple şüphe etmek bir konuyu araştırmayı ve sonuç olarak doğru bilgiye ulaşmayı beraberinde getirir.

İmam Gazâlî, Mîzân’da genellikle Dekart’la (Descartes) özdeşleştirilen ve bilgi felsefesinin Antik Yunan’dan beri tartışagelen şüpheciliğin, hakikate ulaşmadaki rolüne dikkat çeker. Mizân’nın son cümlesinde şüphecilik hakkında şu tespitte bulunur: “Şüpheler (sahibini) hakikate ulaştırır. Şüphe etmeyen düşünme ihtiyacı da duymaz. Düşünmeyen ise (hakikati) görmez. (Hakikati) görmeyen ise körlük ve sapkınlıkta kalmaya mahkûm olur!”[2] İbrahim Agâh Çubukçu gibi pek çok Gazâlî uzmanının bu konuya dikkat çektiği bilgisini paylaşarak nokta koyalım.[3]

Keşf ve Zevk Metodu: İmam Gazâlî, el-Münkiz mine’d-Dalâl adlı meşhur biyografisinde, diğer bilgi edinme yöntemlerini değerlendirdikten sonra tasavvuf ilminin vurguladığı kalbî idrak ve keşf yolu olan “zevk” metoduna işaret eder. Allah Teâlâ hakkında hakikat bilgisine ulaştıracak en sağlıklı ve kesin yolun, sûfî tecrübeye ait bu metot olduğunu söyler. Kalbin bilgisinin, akıl ve his gibi diğer bilgi kaynaklarına göre daha güvenilir bir imkân olduğunu kesin bir dille ifade eder.

Dil ve Üslubda Sadelik: Eserlerinde dikkat çeken önemli hususiyetlerden biri de yazı dilindeki akıcılık ve kolay anlaşılırlıktır. Dil ve üslup bakımından,  İhyâ’da da olduğu gibi, genellikle ağdalı bir dil yerine sade bir dil kullanır. Zor meseleleri bile kolay anlaşılır kılan bu üslubu, eserlerinin tüm İslam coğrafyasında itibar görmesinin diğer bir sebebidir.

İhyâ’nın Yöntemi

İmam Gazâlî’nin tüm ilmî eserlerinde sadık kaldığı genel prensiplerden bahsettikten sonra, şimdi kısaca İhyâ’da takip ettiği yöntem hakkında bilgi verebiliriz. Bu kitabın asıl gayesi irşad ve ihya olduğu için, öncelikli olarak İslamî temel kaynaklar olan Kur’an, sünnet ve eser/âsâr adını verdiği selef-i salihîn’in görüşlerine sırasıyla müracaat etmek şeklinde özetlenebilir. Bundan sonraki yazılarımızda da görüleceği üzere, İmam Gazâlî ele aldığı konuyu bu aslî kaynakların süzgecinden geçirdikten sonra, akıl terazisinde son kez tartarak sonuca bağlar. Yani konu hakkında ayet, hadis, sahabe ve ulemanın sözlerini serdettikten sonra, meselenin akıl ve mantık yoluyla da nasıl değerlendirilmesi gerektiğini çeşitli misallerle, kendine has akıcı üslubuyla yeniden ortaya koyar. Kendi ifadesiyle hem nakle hem de akla yer vererek dirayet ve rivayet metotlarını cemetmiş oluyor. Bizler de ele aldığımız konularda, aslında İslam ilim geleneğinin yöntem ve usulûnü temsil eden Gazâlî hassasiyetini takip etmeye çalışacağız.

İmam Gazâlî’nin İhyâ’daki yöntemi hakkında söylenebilecek önemli bir diğer bilgi de ayet ve hadisleri verirken çok fazla yorum ve değerlendirme yapmamasıdır. Sanki ayet ve hadislerin yeterince kendi meramını ortaya koyduğu fikrindedir. Bazen işaret ettiği ayet ve hadislerle ilgili çok kısa bir açıklama yapmak suretiyle önemli can alıcı noktalara dikkat çekse de genellikle asıl söylemek istediğini ve nihâî yorumunu aklî değerlendirmeden sonraya bırakır.

Allah’ın üzerimizdeki rahmetinin tecellisi olan Peygamber varisi bu insanların ilim ve irfanından hissedar olabilmek niyazıyla Allah’a emanet olun!


[1] Mevlüt Uyanık, İslâm Bilgi Felsefesinde Kalbin Anlaması Gazzâlî Örneği; A. Kamil Cihan, İbn Sina ve Gazali’de Bilgi Problemi; Mehmet Bayraktar, Gazâlî’nin Bilgi Teorisi; Osman Bayraktar, Bir İslam Âlimine Göre İlmin Anlamı ve Yeri; Mehmet Ayman, Gazâlî’de Bilgi Sistemi ve Şüphe.

[2] İmam Gazâlî, Mizânü’l-Amel, Dârü’l-Minhâc, Beyrut 2020, s. 309.

[3] İmam Gazâlî’nin bu prensibini ele alan çalışmalara örnek olarak bk. Mehmet Ayman, Gazali’de Bilgi Sistemi ve Şüphe, İnsan Yayınları, 1997; Aykut Küçükparmak, Gazali’nin Bilgi Sisteminde Hadsi Bilgi, Muş Alparslan Üni̇versi̇tesi̇ Sosyal Bi̇li̇mler Dergisi Cilt: 1 Sayı: 2 Aralık: 2013.