İNSİCAM

Mart ayı, biraz da Mehmed Âkif ayıdır. Bunu, büyük şairin Aralık ayında doğduğunu (20? Aralık 1873) ve yine bu ayda öldüğünü (27 Aralık 1936) unutmadan söylüyoruz. Neden? Çünkü bu ayın en önemli olayı Çanakkale Savaşı ile neredeyse özdeşleşmiş meşhur şiirin altında onun imzası vardır. Daha da önemli olanı, onun kaleminden çıkan İstiklâl Marşı, TBMM’de 12 Mart 1921 tarihinde milli marş olarak kabul edilmiştir.
Be sebeple bu büyük dava adamı hakkında eserler yazan üç kıymetli yazara, üç soru yönelttik. Bunu yaparken istiklâl ve istikbâl şairimiz merhum Mehmed Âkif’in gündemimizden düşmemesini arzu ettik. Adı geçen savaşın kazanılmasına ve İstiklâl Marşı’nın yazılmasına kan veren, can veren şehîdlerimize, gazilerimize ve şairimiz Âkif merhuma, Rabbimizden sonsuz rahmet dilerken nezaket ve katkılarından dolayı yazarlarımıza cân-ı gönülden teşekkür ediyoruz.
İnsicam

MEHMET DOĞAN
Sizce merhûm Mehmed Âkif’in mütefekkir, şair, dava adamı gibi özelliklerinden hangisi ön plana çıkmaktadır?
Aslında bütün bir şahsiyetten, şahsiyet bütünlüğü olan bir insandan söz ediyoruz. Unsurlardan biri olmazsa, eksik tarif edilecek bir şahsiyet bütünlüğüne sahip Mehmed Âkif.
Böyle bir ön plana çıkmayı/çıkarmayı dikkate almadan Âkif’in önce şairliği üzerinde durabiliriz. Âkif şairliği üzerinden mütefekkirdir, şiiri tefekkür şiiridir. Şiir kabiliyeti yüksek, deha çapında. Saf şiire yönelse, Fuzulî ile, Galip’le, Haşim’le aynı zümrede sayılacak. Belki de bunların en önüne geçecek. Fakat kendi tabiriyle, gül devrinde yaşamadığı için bülbül olamamış. 19. Yüzyılın sonunda ülkesinin, milletinin, âlem-i islâmın vaziyeti onun diliyle şöyle anlatılabilir:
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım.
Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!..
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi… Nasıl yerlere geçmez insan?
Mehmed Âkif böyle bir zamanda çaresizliğin çaresini arayan adamdır. Bu arayış onu bir kimlik şairi yapmıştır. Batı karşısında, modern zamanlarda kendisi olarak, kimliğini kaybetmeden var olmak isteyen güçlü bir karakter. Batı “medeniyeti”ne tam mânasıyla teslimiyetten başka çare kalmadığı düşüncesindeki okur yazarların, hadi “aydınların” diyelim, ekseriyette olduğu bir zamanda, çoğunluğun aksine bir tavır takınarak bunu sonuna kadar savunan güçlü bir karakter. Bir “karakter heykeli”.
Mütefekkirlik şairliğe karşıdır. Düşünce ile şiir imtizaç etmez. Fakat Âkif şiiri fikir için yazar, düşüncesini, daha ötesi inancını kitlelere aktarmak için şiir vasıtadır. Dava da budur! Davası olduğu için, fikrini kitlelerle paylaşmak istediği için şairdir. Velhasıl birbirinden ayrılmaz üç hususiyetin bütünü Mehmed Âkif’dir.
Âkif’in şiirleri söz konusu olduğunda öne çıkanlardan biri de Âsım’da yer alan Çanakkale Şehidleri’ni anlattığı bölümdür. Bu şiir, diğer şiirlerinin yanında nasıl bir yerde durmaktadır?
Âkif’in şiir anlayışı anlatılırken, en başta “sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” mısraı hatıra gelir.
Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim;
İnan ki; her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakikat olsun tek!
Mehmed Âkif ne kadar veya nereye kadar bu mısralarla tarif ettiği şairdir?
Büyük ölçüde Âkif bu mısraların mazmununa bağlı kalarak şiirlerini yazmıştır. Gerçekçidir, sözünü doğrudan söyler, tebliğ eder. Bazan o gerçekçilik saf şiir sevenleri rahatsız edecek noktalara kadar varır.
Edebiyat eseri, şiir, hakikati dahi tahayyülî olarak ifade eder. Edebî eserin gerçeği, hayâl edilmiş hakikattir. Hakikatin hayâlle, buna sanatla da diyebiliriz, anlatılması sıradan gerçeklerin ötesine geçen bir ifade kudretine ulaşabilir. Bazen hakikat en güçlü şekilde anlatılmak için hayale muhtaçtır. Gerçek şiir böyle bir ifade kudretine sahiptir. Âkif, manzumede kalmak istese de zaman zaman kendi tarifinin üstüne yükselerek söyler şiirini. Çanakkale Şehidlerine şiiri işte bu tarz şiirlerin en yüksek mertebesindedir. Âkif, bir an gelir ki, şiirinin bu yüksekliğinin sırrını saklayamaz: “Ruhumun vahyini duysam de geçirsem taşına!” der.
Kâbe’nin mezar taşı olduğu bir şehid kabrinden söz etmektedir. Bu onun ölçülerini zorladığı bir andır. Kâbe mezar taşı olacaksa, sıradan sözler onun üzerine yazılamaz. Ancak şairin heyecan kasırgasına kapılarak zaptedilmez bir coşkunluk hissiyle “ruhunun vahyini duyarak” söylediği mısralar kazınabilir. İşte bu Çanakkale Şehidlerine şiiridir!

Âkif bu muazzam şiiri 9 sene yayınlamaz. Öyle anlaşılıyor ki, bu saklanmayacak büyüklükteki şaheserini hiç kimseye de göstermez. Bir şairin bütün ölçüleri altüst eden bir şiirini bu kadar uzun süre herkesten saklaması zordan da öte bir şeydir.
Hilâl uğruna batan güneşler, kanı tevhidi kurtaran şehidler, Bedr’in arslanlarına benzetilirler. Şehide dar gelmeyecek mezarı kim kazabilir? O tarihe bile sığmaz. Onu ancak sonsuzluklar içine alabilir. O kabrin üstünü ancak gök kubbe örtebilir, böylece şehidin kabri yeryüzü olur, mor bulutlar türbesinin tavanı olur. Yedi kandilli Süreyya onun avizesidir. Mehtab ta fecre kadar türbedarı gibi bekletilir, gündüzün fecr ile avizesi doldurulur, tüllenen mağrib yarasına sarılır…Ve bütün olağanüstülükler sayıldıktan sonra en son noktaya gelinir: Onun kabri toprakta olamaz, Peygamber onu kucağını açmış beklemektedir, tabii ki cennette!
Bu coşkunluk, bu yüksek dozlu lirizm Âkif için aşırıya gitmektir. Mehmed Âkif bu şiiri yazmıştır, ama yayınlamaktan uzun süre imtina etmiştir. Şiirin 1915’te, Arabistan seyahatinden dönerken, El Muazzam adlı küçük bir istasyon binasında zafer haberi alındıktan sonra gözyaşları içinde yazıldığı iddiası hayli kuvvetlidir. Âkif bu muazzam şiiri 9 sene yayınlamaz. Öyle anlaşılıyor ki, bu saklanmayacak büyüklükteki şaheserini hiç kimseye de göstermez. Bir şairin bütün ölçüleri altüst eden bir şiirini bu kadar uzun süre herkesten saklaması zordan da öte bir şeydir. Nihayet 1924 yılının temmuzunda Sebilürreşad’da “Âsım’dan bir parça” başlığı altında uzunca bir bölüm içinde yayınlar ve zaten bir ay sonra da Âsım kitabı çıkar. Böylece onu bir muhteva içinde değerlendirir. Müstakil olarak yayınlasa idi, çok daha fazla dikkat çekecekken, bunu bilerek yapmaz.
Evet Âkif, Çanakkale’yi görmemiştir. O Arabistan vazifesinde iken Harbiye Nezareti şairleri, yazarları toplar Çanakkale cephesine gönderir. Savaş devam etmektedir, edebî heyetteki şairler yazarlar barut kokularını, kan kokularını ve savaşın havasını hissederek İstanbul’a dönerler. Bu heyetle Çanakkale’ye giden edipler bir hayli şey yazarlar. Bugün onların yazdıklarını değil de Çanakkale cephesinden binlerce kilometre uzakta şiirini yazan Âkif’in Çanakkale Şehidlerine şiiri bize bu harbin hakikatini hissettiriyor. Âkif Çanakkale’yi maddi gözleri ile görmemiştir, fakat aynel yakin görmüştür. Çanakkale şehidlerine şiiri o yüzden de büyük şiirdir.
Merhûm şairimiz hakkında “Camideki Şair Mehmed Âkif”, “İslâm Şairi İstiklâl Şairi Mehmed Âkif” ve “Mehmet Âkif: Çanakkaleden Sakaryaya” adlarında üç değişik kitap yazdınız. Bir de yolda olan var: “İstiklâl Marşı -Bin Yılın Destanı-”. Sizin gibi Âkif hakkında bu kadar kitap yazan sadece bir iki kişi var. Sizi böyle üç ayrı kitap yazmaya iten sebep nedir? Bu kitapları, şaire dâir yazılan kitaplardan ayıran özellikler hakkında neler söylersiniz?
1970’li yıllardan beri Âkif’le hemhal oluyoruz. Eserini okuyoruz, hayatını öğrenmeye çalışıyoruz. Düşüncesini çözümlemek ve mücadelesini anlamak için gayret sarfediyoruz. Bunun bir şairi tanımanın ötesinde bir anlamı olduğundan şüphe yok. Âkif’i tanımak yakın tarihimizi bilmek yönünde zorlu bir cehd aslında. Onu tanımakla kendimizi tanımak yolunda adımlar atıyorsunuz. Birçok şairi yazarı, okursunuz, araştırırsınız, tanırsınız. Bu bir yerde biter. Âkif bitmez, tükenmez! Bildikçe, tanıdıkça daha derinlemesine tanımak arzusu uyanır. Aslında Âkif’le ilgili olarak oturup, belli bir zaman ayırarak kitap yazmış değiliz. Muhtelif zamanlarda, muhtelif vesilelerle yazdığımız yazıları bir araya getirerek ilk kitabımızı meydana getirdik. Aynı şekilde tanıma cehdinin ikinci, üçüncü verimleri de ortaya çıktı. Üç kitap kâfi mi? Ömrümüz oldukça, gücümüz yettikçe Âkif’le ilgili yazmaya devam edeceğiz.

ÂLİM KAHRAMAN
Sizce merhûm Mehmed Âkif’in mütefekkir, şair, dava adamı gibi özelliklerinden hangisi ön plana çıkmaktadır?
Baktığınız noktaya göre değişir.
Edebî açıdan bakarsanız şairlik gücü daha fazla dikkatinizi çeker. Türk şiir tarihinde oynadığı rolle de ilgilenirsiniz. Sade bir Türkçeyle şiir yazmaya verdiği önem, dönemi için ayrı bir kıymet taşır. Mütevazı bir kişiliğe sahiptir Âkif. Halka yakındır. Halk içindeki bilge (ârif) kişileri bulur ve onlara ayrı bir değer verir. Dostları içinde böyle simalar çoktur. Geniş toplum kesimlerine ulaşmaya ayrı bir önem verir. Onların dertlerine ilgi duyar.
Fikrî yönü, dava adamlığıyla birleşmiştir. O, dönemindeki İslamî uyanış hareketleriyle yakından ilgilidir. Rusya içlerinde Müslüman topluluklar (Türkler), Mısır’da Abduh Hareketi, Hindistan’da İkbal’le temsil bulan uyanış hareketi (Pakistan devletinin kuruluşuyla sonuçlanmıştır) hep Âkif’in ilgisi içindedir. Türkçesiyle Rusya Müslümanlarını etrafında toplar. Arapçasıyla Mısır’da yazılanları izler (çeviriler yapar), Farsçasıyla İkbal’i tanır. Özellikle hayatının son döneminde Mevlâna’yı defalarca okur. Kur’an tercümesine ara verdikçe Mesnevi’yi okur.
Baştan itibaren Sadi yolunu (hikemî şiir) kendine ölçü almıştır, ayrıca. Osmanlı edebiyatından Fuzulî (Leyla ile Mecnun) ilk okuduğu şairdir. Bağdatlı Ruhi, Ziya Paşa, Muallim Naci kendine üstad seçtiği isimlerdir.
Dava adamlığı, şiiri ve kişiliğini milletin, toplumun hizmetine adamasıyla bambaşka açılımlar kazanır. Yıkılış ve kuruluş süreçleri içinde bulunur. Millî Mücadele’nin manevî önderi olur. Bu mücadele devam ederken “İstiklâl Marşı”nı yazmak ona nasip olur.

Osmanlı edebiyatından Fuzulî (Leyla ile Mecnun) ilk okuduğu şairdir. Bağdatlı Ruhi, Ziya Paşa, Muallim Naci kendine üstad seçtiği isimlerdir.
Âkif’in şiirleri söz konusu olduğunda öne çıkanlardan biri de Âsım’da yer alan Çanakkale Şehidleri’ni anlattığı bölümdür. Bu şiir, diğer şiirlerinin yanında nasıl bir yerde durmaktadır?
Çanakkale’de savaş devam ederken Âkif, devlet ve millet hizmeti için Berlin’de ve ardından Necid çöllerindedir. Çanakkale’den gelen zafer haberlerini çöl şartları içinde, bir tren istasyonunda alır. Şiirin tohumu orada filizlenmeye başlar.
Bu parça, onun lirik-destanî şiirleri içinde en fazla okunan ve sevilen eserlerinden biri olmuştur. Âkif’te lirizm (yürekten kopup gelme) esastır. Fakat bu şiirde üst dereceli bir başarıya ulaşır dil ve söyleyiş. Âkif, Çanakkale’de bulunamaz belki ancak bir parçası olan bu mücadelenin destanını yazar.
Mehmet Âkif -Tutuşmuş Bir Yürek, Adanmış Bir Hayat- adlı kitabınızı, şimdiye kadar yazılan kitaplardan ayıran özellikleri hakkında neler söylersiniz?
Âkif’in biyografisi ile ilgili birçok belge son dönemde ortaya çıkmıştır. Öncekilerle beraber bunları topluca değerlendirme fırsatım oldu. Ayrıca bu araştırmam sırasında elime geçen yeni bilgiler oldu, onları da koydum kitaba. Âkif’e bizde genellikle belli açılardan yaklaşılmış, bazı yönleri çok öne çıkmadan kalmıştır. Mümkün olduğu kadar bütün yönleriyle, geniş bir perspektiften onun hayatı, sanatı ve dava adamlığını ortaya koymayı amaçladım.
Yaklaşım perspektifinin genişliği önemsediğim bir ölçü oldu.

MUSTAFA ÖZÇELİK
Sizce, merhûm Mehmed Âkif’in mütefekkir, şair, dava adamı gibi özelliklerinden hangisi ön plana çıkmaktadır?
Mehmet Akif, şairliği, mütefekkirliği, mücadelesi, ahlakı itibariyle elbette çok yönlü bir şahsiyettir. Ama kanaatimce en ön plana çıkan özelliği elbette “inanmış bir dava insanı” oluşudur. Çünkü diğer yönleri bu yönü dikkate alınmadan anlaşılamaz. Mesela şiiri millet dertlerini dile getirmede vasıta kılması onun dava adamlığı ile ilgilidir. Yine tefekkürü, mücadele hayatı ve diğer hususları da buna göre şekillenmiştir. Mehmet Akif’in davası ise inanç, ibadet, ahlak, tefekkür, edebiyat, millet, devlet hayatımızın yeniden inşası davasıdır. Onun hayatı böyle bir mücadele içinde geçmiştir. Bu sebeple meseleyi sadece şiirle, yazıyla dile getiren bir insan olmamış, hakikat diliyle konuşmuş, en önemlisi de hakikat ölçülerine göre yaşamıştır. İşte onu dava adamlığında bu tür iddialarda bulunanlardan temel farkı bu samimi ve hakikatli tutumu olmuştur.
Âkif’in şiirleri söz konusu olduğunda öne çıkanlardan biri de Âsım’da yer alan Çanakkale Şehidleri’ni anlattığı bölümdür. Bu şiir, diğer şiirlerinin yanında nasıl bir yerde durmaktadır?
Akif, zor bir zamanda yaşadı. Şiirini bir taraftan toplum meselelerini dile getirirken bir taraftan da verilmeye çalışılan yeniden varoluş mücadelesini destanlaştırmaya çalıştı. İşte bu destanın İstiklal Marşı öncesindeki en büyük ve en önemli parçası Çanakkale Şehitleri şiiridir. Bu şiir, bütün gücüyle bize saldıran emperyalist Batıya karşı hem bir direnişin hem de savaşan askerlerin niyet ve gayretleri açısından baktığımızda bir direnişin destanıdır. Gerek bu şiir gerekse bu şiirin yer aldığı Safahat’ın “Asım” bölümü Âkif’in düşünce dünyasının anlaşılması konusunda önemli ipuçlarını barındırmaktadır. Buna göre bu savaşta iki güç çarpışmaktadır. Bunlar hak ve batılı temsil eden güçlerdir. Şiirde tasvir edilen düşmanın en büyük gücü ise tekniğidir. Mehmetçiğin ise sadece imanı vardır. Böylece şiir realiteden hareket ederek imanla küfrün ezeli kavgasının gerçeğini vermektedir bize. Bu kavgayı veren ise “Âsım’ın neslidir.” Âkif’in “Nesilmiş gerçek” dediği vatanını çiğnetmeyen, düşmanın “namahrem elini mabedine” değdirmeyen, kanıyla “tevhid”i kurtaran nesildir.

Âkif’in “Nesilmiş gerçek” dediği vatanını çiğnetmeyen, düşmanın “namahrem elini mabedine” değdirmeyen, kanıyla “tevhid”i kurtaran nesildir.
Merhûm şair üzerine birden fazla kitap yazanlardansınız. Son eseriniz “Bir Hisli Yürek Mehmet Akif Ersoy”u, şimdiye kadar yazılan kitaplardan ayıran özellikleri hakkında neler söylersiniz?
Mehmet Akif, ortaokul yıllarımdan beri okuduğum, daha sonrasında hakkında yazılar, kitaplar yazdığım bir isimdir. Onunla ilgili ilk kitabım olan “Mehmet Akif ve Gençler İçin Safahat” kitabımda gençlerin onunla buluşmasını amaçladım. İkinci kitabım “Mehmet Akif ve İstiklal Marşı”nda İstiklal Marşı’nın bizim için ne anlam ifade etmesi gerektiği üzerinde durdum. “Mehmet Akif ve Çanakkale” kitabımda ise Çanakkale’nin anlam ve önemini onun Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiirden hareketle vermeye çalıştım. Bir arzum da onun biyografisini yazmaktı. İşte “Bir Hisli Yürek” kitabı genel anlamda bir Akif biyografisi olma özelliği taşıyor. Şimdiye kadar başka yazarların kitaplarından ayıran özelliği ise benim gözümdeki ve gönlümdeki Akif’i anlatıyor olmasıdır. Bu konuda benim başka bir söz söylemem uygun olmaz. Bu kıyaslama okurlar ve eleştirmenler tarafından yapılması gereken bir konudur. Her kitabın muhatabı farklı kişiler olacağı için bu tür kitapların ne kadar çoğalırsa o kadar iyi olacağını da burada belirtmek isterim.
