Kahhâr olanın adıyla.
Aylar öncesi, yıl sonuna kadar yayınlayacağımız dosyalarımızın konularını belirlemiştik. Kasım sayımız, İslamcılık konusuyla çıkacaktı. Önüne gelenin atıp tuttuğu, ağzını açıp gözünü yumduğu, bazılarının geçmişlerinden teberri ettiği İslamcılık mevzuunu ele alalım dedik. Hazırlıklarımızı yaptık. Bize göre İslamcılık, müslümanca yaşamanın, müslüman kalmanın ve müslümanca ölmenin adıydı, davasıydı, gayretiydi.
Ancak 7 Ekim cumartesi sabahı HAMAS’ın (el-Hareketü’l-Mukâvemetü’l-İslâmiyye: İslami Direniş Hareketi) Filistin’de, siyonist işgalcilerin baskı ve dayatmalarından dolayı hayatın dayanılmaz ve katlanılmaz bir noktaya gelmesi sebebiyle başlattığı Aksâ Tufanı, bütün dünyada tüm gündemleri değiştirdiği gibi bizi de ek bir dosya yapmaya itti.
Bir kez daha anladık ki, dünyada İslam hâkim olmadıkça, yeryüzü ve insanlar asla ve kat’a rahat ve huzur göremeyecekler. Hak, hukuk, adalet gibi kavramlar, batıların ağzında sakız olmaya devam edecek. Yıllardır kendilerinin dışındaki toplumları ve insanları, ezilmesi gereken bir böcek gibi gören batı, Amerika ve Avrupa’sıyla terörist devlet İsrail’in işbirlikçisi, günah ortağı değil, bütün siyonistlerin damarlarında dolaşan kandır, hayat iksiridir. Bunu bir kez daha gördük, yaşadık.
Dünyadaki yahudileri, yirminci yüzyılın başında Filistin’e toplayan İngiltere, bölgeden resmen çekildikten sonra, arkasında her gün akacak kan ve gözyaşı bıraktı. Şu ekim ayının son gününe kadar yaşananlar, anlatılması imkânsız vahşetlerdir. Sözüm ona modern dünyanın ileri (!) devletleri, terörist devletin maskarası olmuşlardır. Batılı devletler ve onların güdümünde olanlar hissizlikte, suskunlukta, edilgenlikte, dilsizlikte, körlükte, kalpsizlikte tavan yapmış durumdalar. Yaşanan bir savaş değil, trajedidir. İnsanlık bu cinayete etkin, köklü, kesin ve kalıcı bir tepki göstermediği takdirde kendi sonunu getirecektir.
Filistin’de, Gazze’de yaşayan, daha doğrusu hayatta kalmaya çalışan kardeşlerimize, en kalbî dualarımızı, desteklerimizi gönderiyoruz. Çaresizliğimizi ve zayıflığımızı, çaresizlerin ve zayıfların Rabbine arz ediyoruz.
Ve diyoruz ki:
Ey yerin ve göğün sahibi, ey mazlumların, müstazafların sığınağı, ey İbrahim’i ateşten kurtaran, ey Musa’yı denizden geçiren, ey İsa’yı katillerin elinden kurtaran, kulu Muhammed’i Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürerek ona inşirah sağlayan, sekînet indiren! Bize merhamet et, bize katından yardım gönder, zafer ihsan et! Peygamberlerin İbrahim’in, İshak’ın, Yakub’un, Davud’un, Süleyman’ın, Musa’nın, Harun’un, Zekeriya’nın, Yahya’nın, İsa’nın topraklarını, son peygamberin isra ve miracı yaşadığı toprakları eli kanlı zalimlerden koru! Sen Kahhâr’sın, Sen Azîz’sin, Sen Cebbâr’sın, Sen Züntikâm’sın!
Peygamberin Nuh’un dediği gibi yakarıyor, yalvarıyoruz Sana:
“Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını şaşırtırlar ve sadece bozguncu, nankör (insanlar) doğururlar.” (Nuh suresi, 26-27)
Kahhâr olana emanet olunuz.
Aralık sayımızda daha güzel günlerde buluşmak niyazıyla O’na emanet olunuz.
Prof. Dr. Mustafa Özel
Genel Yayın Yönetmeni
