Açlık ve susuzluktan kırılan insanların yaşadığı mahallelerde, istisnasız her bakkalımsı yerde gördüğümüz tek şey maalesef COLA idi. Ekmek yoktu ama cola çoktu. Milyonlarca dönüm arazi gördüm, bomboş, hem de nehir kenarında.
Deniz Cedimoğlu

1440 yılı Ramazan ayında Sierra Leone’ye gidebilmek için çok dua etmiş, Musa Bangura’ya sarılıp hayır duasını almayı o kadar istemiştim ki! Buradan Musa kardeşime bir selam çakmadan geçemem bu sebeple. Nasibimizde yokmuş bu sene Sierra Leone, olsun! Rabbim ömür verirse eğer, gideriz bir gün, kim bilir?
Pasaportlar cepte, yürekler heyecan ile çarparken Sierra Leone vizemiz olumsuz sonuçlandı. Niyet etmişiz bir kere yol hazırlığı tamam olmuş, durur muyuz? Tabii ki hayır! “Sudan” dedim bu sefer, “Kesele” dedim. Orta mektep yıllarımdan bu yana her aklıma geldiğinde ciğerimi dağlayan memleket. Yol arkadaşım, kardeşim Rasim Doğu sordu:
- Hadi Musa Bangura’yı anladık, adam örnek bir davetçi. Kendini O’na yakın hissetmen doğal. Sudan ülkesi Kesele bölgesinde ne var kardeşim?
İnternet büyük nimet (!) kıymetini bilene, hemen Google efendiden istedim, en üstte, ciğerimizi delercesine canımızı yakan bir resim ile dondu kaldı kardeşim Rasim. Korkunç bir akbaba ve ölmesini beklediği, sürünerek kendinden kaçmaya çalışan küçük siyahi bebeğin resmi var ya… “Vay be” dedi, “demek tüm dünyayı ayağa kaldıran bu resim Sudan’da hem de Kesele’de çekilmiş ha?”. Hani Pulitzer ödülünü aldıktan sonra kendisine ”Peki çocuğa ne oldu?” diye soranlara, ”Bilmiyorum” dedikten sonra, akbaba ve çocuğun resmini çekip, çocuğa yardım etmeden dönüp gitmenin verdiği vicdan azabıyla canına kıyan adamın çektiği meşhur fotoğraf.
Biz bu hüzün girdabında boğuladuralım, haberlerde ”Sudan’da darbe” başlıkları üzerine, ülkenin karıştığı söylemleri de ilave edildi ve biz “Acaba gidemiyor muyuz?” endişesini iyiden iyiye taşımaya başladık. Derken biletlerimiz alındı ve hayallerimizde binlerce kez boğazını sıkarak kafasını kopardığımız akbabaya, çocuğun hesabını sormak üzere yola çıktık. Orada tüm yokluğa ve zorluğa rağmen bizi en ince detaylara kadar dikkat ederek misafir eden Bilal ve Fethullah kardeşlerimiz ile ilk sahurumuzu yaptık, tavsiyeye uyup biraz dinlendikten sonra Kesele’ye doğru yaklaşık on bir saat sürecek kara yolculuğumuz başladı. İlk iftarımızı yolda bir kaç yudum su ve her ihtimale karşı çantamızda taşıdığımız bir avuç çerez ile yaptık ve oldukça yıpratıcı olan yolculuğumuz ikinci sahura doğru Kesele’de son buldu.
Tavsiyem üzerine sabahın erken saatlerinde başladığımız çalışmalarımız, önce her gittiğimiz noktada bizi şiddetle sarsan sıcağa (Antalyalı olduğumu ve sıcağa karşı biraz tecrübe sahibi olduğumu sanıyordum) sonra anlamsız bir boşluğa en sonunda da bu boşluğu doldurabilmek için yoğun çaba gösterdiğimiz konuşmalara dönüştü. Aç ve susuz insanlarla dolu olan bir memleket geziyorduk. Lakin dünyada en bilinen nehirlerden NİL yanı başımızda sakin ve sessiz bir edayla akıyor, sanki varlığını hissettirecek olursa “Nehrin yanında insanlar aç ve susuz kalır mı kardeşim?” diye bir soran olur ve biz bu soruya cevap veremez utanırız, diye incelik gösteriyor ve bizi utandırmamak adına sakin ve sessiz akışına devam ediyordu. Yani herkes bir avuç toprak kazsa Nil’den köye dere olur akar, cinsi bir durum var… Lakin bunu aklının ucundan dahi geçiren kimse görmedik. Hanelerin en değerli üyesinin merkepler olduğunu gördük. Evin erkeği sabah doğan güneşle beraber, merkebin sırtına sardığı iki tane bidon ile akşama doğru eve su getirmekle görevli. Tanıdığımız kim varsa, bu düzenin değişebileceği ile ilgili hayal bile kurmaktan uzak yaşıyordu. Sanırım, ihanet neymiş anladık, bu halleri müşahede ederken. (rüşvet vermeden neredeyse bir adım dahi atamayacağınız bu mazlum coğrafyada, köye su getirmek için büyük bir baraj yapacak kadar bir avanta vermeniz lazım desem abartmış sayılmam.) İnsanların neleri çalınıp götürülebilir? Her birimiz kendi tecrübelerimiz doğrultusunda cevap verebilir bu soruya, iyi de insanların “umudu” da çalınmaz ki birader!
Açlık ve susuzluktan kırılan insanların yaşadığı mahallelerde, istisnasız her bakkalımsı yerde gördüğümüz tek şey maalesef COLA idi. Ekmek yoktu ama cola çoktu. Milyonlarca dönüm arazi gördüm, bomboş, hem de nehir kenarında. Okullar gördük mesela, Kur’an kursları ve hafızlık merkezleri. Bizim buralarda, oradaki hafızlık merkezlerinin yoğunluğu hakkında hep sitayişle bahsedilir. Sordum çocuklara ve büyüklere, keşke sormasaydım. “Çocuğum burada iki öğün yemek yiyebiliyor” cevabı, canımızı daha çok yaktı. Ne kadar güçlü bir motivasyon! İki öğün yemek için okula-hafızlık merkezine gitmek. (Buradan mezun olunca gideceği hiçbir yer olmayan, geleceğe dair umudu olmayan büyük kalabalıklar vardı bu kurumlarda, birkaç istisna dışında)
Akbaba fotoğrafının çekildiği yerleri gördüm, nereden bilebilirdim ki? Fotoğraftaki akbaba, Sudan, Eritre ve Etiyopya özelinde Afrika üzerinden dünyayı sömüren vampirlerin, ülkesini ve milletini bir 4×4 arabaya satan hainlerin suretiymiş meğer. Açlık, susuzluk, yoksulluk en önemlisi çaresizlik içindeki bu insanları, başlarındaki işbirlikçi rüşvetçiler ve kan emici sömürücüler ile birlikte bırakıp eve döndük. Lütfen “Peki oradaki insanlara ne oldu?” diye sormayın! Bu seyahatim sonucu Pulitzer tarzı bir ödül beklemediğim gibi, canıma kıymak da istemiyorum. Akbaba ve avenesi orada hala duruyor. Tüm yer altı ve yer üstü kaynakları hortumlamaya devam ediyorlar, Kanada orada mesela; Norveç, Danimarka, Almanya hatta İzlanda bayrağı bile gördüm. ABD, İngiltere ve Fransa’yı saymama zaten gerek yok. İsrail dahi meydanı boş bulup ufaktan çalışmalara başlamış. Adı Zeynep, Ali, Muhammed olan kardeşlerimizin memleketlerinde, neden gelip çalışmasınlar ki! Onlar, inandıkları her ne ise, o doğrultuda ellerinden gelenden fazlasını yapıyorlar. Biz ise sadece ağlıyoruz. Oysa üstad ne diyordu (Erbain, Mazot, s. 143)?
“Ağlamadan
dillerim dolaşmadan
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
üzerime yüreğimden başka bir muska takmadan konuşmak istiyorum.“
