Tenkit Ahlakı

Evet, tenkit yapıcı olmalı, yaralayıcı ve yıkıcı olmamalı, zalimin huzurunda da olsa hakkı dile getirmeli ama üslubu iyiye ve hayra yönlendirici bir üslup olmalıdır.

M. Şerafeddin Kalay

“Tenkid” bir şeyi yanlış, bozuk veya uygun olmayanlardan ayıklamak demektir. Tenkidin geldiği “nakd” kelime kökü de bir şeyin sahtesini asıl ve sahih olanından ayırmak, gerçek olanı ortaya çıkarmak demektir. “Dirhem veya dinar nakiddir” demek, sahtesi yok, ölçümü yapılmış, olması gereken ölçüye ve ayara uygun demektir.

Aynı mana sebebiyle kuşların gagalarıyla çakıllar ve topraklar arasından taneleri birer birer seçerek toplayıp almasına da tenkîd denir.

Bir kimsenin dikkatli nazarlarla baktığı şeyi bakışlarıyla incelemesi, ayıklaması da aynı şekilde adlandırılır.

Ebu’d-Derdâ (ra): “İnsanları tenkid edersen onlar da seni tenkid ederler, sen onları kendi haline bırakırsan onlar da seni bırakırlar” derken kelimeyi insanların kusurlarını arar, onları tecessüs dolu gözlerle takip edersen onlar da seni takip eder, senin kusurlarını ararlar manasında kullanır.

Biz dilimizde tenkid kelimesini kullanırken daha çok sözlerin, fikirlerin, fiil ve tavırların beğenilmediğini ifade etmek için kullanırız. Kelime Arapça asıllı olduğu için İslâmî kültürden gelen kelimelere karşı düşmanlık besleyeneler tarafından “eleştiri” kelimesi ile değiştirilmiş, “tenkid etmek” manasına da “eleştirmek” kelimesi kullanılmıştır.

Eleştiri kelimesi de olumsuz mana taşıdığı için bizim tenkidler de ne yazık ki daha çok olumsuz yönde gelişmiştir.

Tenkidin hedefi, karşı tarafı yıpratmak, kusur bulmak için çalışmak, gerektiğinde açık aramak için gayret sarf etmek, söz ve yazılarda hatalara odaklanmak elbette ki değildir. Doğruyu bulmak, doğrular içinden yanlışları ayıklayarak mümkün mertebe hakikati ortaya çıkarmak, düşünce, söz ve davranışları daha isabetli, daha yerli yerinde, daha erdemli hale getirmek için çalışmaktır.

Bunun için niyet temiz, hedef hayır işlemek, üslup güzel olmalıdır. Misaller muradı anlatmaya yardımcıdır:

Harunu’r-Reşid, ilim ehliyle sohbet halinde iken içeriye bir başka ilim ehli girmiştir. Kolluk kuvvetlerinin halka davranışlarını görmüş, sert bulmuş, karşılaştığı diğer olumsuzluklara bu da eklenince öfkelenmiştir. İçeriye girince selam vermiş, daha oturmadan öfkeli bir ifade ile “Ey Halife seni çok acı tenkit edeceğim, sıkı dur!” demiştir.

Mecliste soğuk bir rüzgâr esmiş, hazır olan ilim ehli acaba ne diyecek diye beklerken Harunu’r-Reşid “Tenkide izin vermiyorum” diyerek mukabele etmiştir.

Öfkeli kişi ne diyeceğini şaşırmış, yutkunmuş, ilim ehli kısa bir tereddütten sonra meydana gelen gergin havayı yumuşatmak için devreye girmiştir. Harunu’r-Reşid’e hitaben “Ey Mü’minlerin Emiri! İlim ehline kulak vermek, nasihatlerini, tenkitlerini dinlemek devlet ricalini küçültmez. Aksine değer kazandırır. Bu nevi tenkitlere gözünüz de gönlünüz de açık olmalıdır. Hikmet ve mürüvvet bunu gerektirir” demişlerdir.

Onların bu tavrı, doğru bir tavırdır. Devlet idarecisinin huzurunda bu şekilde rahat konuşmalarında Harunu’r-Reşid’in kendilerine verdiği değer ve ahlakî olgunluğunun tesiri şüphesiz büyüktür. Beklemedikleri bir tepkiyle sarsılınca kendileri devreye girmiş ve halifeye nasihatte bulunmuşlardır. Doğrusunu söylemek gerekirse Halife Harunu’r-Reşid’in bundan sonra onlara yaptığı nasihat daha tesirli olmuştur:

“Şimdi siz söyleyin. Rabbimiz bu insandan daha hayırlısını, benden daha şerlisine gönderdi ve «ona yumuşak söz kullanın» buyurdu. Ben Firavun’dan daha mı zalimim, bu kişi Hz. Musâ’dan daha mı üstün ki acı ve saldırgan sözü tercih ediyor? Ben de bir insanım ve hata edebilirim, ne olur acı ve sert söz kullanacağınıza beni de düşünerek yumuşak ve yapıcı söz kullanın. Ben de ders alayım, üzerime düşeni yapmaya çalışayım.”

Evet, tenkit yapıcı olmalı, yaralayıcı ve yıkıcı olmamalı, zalimin huzurunda da olsa hakkı dile getirmeli ama üslubu iyiye ve hayra yönlendirici bir üslup olmalıdır.

Arkadaşlarımız arasında şahit olduğumuz, Hz. Ömer’e söylenen “Seni kılıçlarımızla doğrulturuz” sözü çok iyi bilindiği, Harunu’r-Reşid’in dile getirdiği hikmetin zihinlerde ve gönüllerde olmadığı, çok defa da hiç bilinmediğidir. Ne hikmetse Hz. Ömer’e söylenen sert söz kadar dilden dile, gönülden gönüle yayılmadığıdır.

Evet, yeri gelir tenkit için sert söz de kullanılabilir. Ancak karşımızda Hz. Ömer misali dağlar gibi duracak ve sarsılmayacak yiğide ve sert sözleri kabullenebilecek, idareciye olan ve sadakati değişmeyecek cemiyete ihtiyaç vardır. Yine de her zaman veya sık sık bu sert yolu kullanmak doğru değildir.

Günümüzde kullanılan -özellikle de gençlerin kullandığı- yol, ne yazık ki yaralayıcı, kusur arayıcı, başkalarının açığını bulup en çarpıcı kelimelerle dile getirip kendisini öne çıkarma, göze batma yoludur. Çok defa konuşmaları dinleyen insanlarımızın gözlerinde bile kusur arayıcılığın acı izlerini görebiliyoruz. Bu da daha konuşurken şevk kırıklığına sebep oluyor. 

Unutmayınız, öyle dil yaraları vardır ki bıçak yarasından daha geç iyileşir, belki de hiç iyileşmez.

Şayet acı ve hürmet duygularından uzak olan tenkitler, hidayet rehberimiz, yolunun yolcusu olduğumuz Rasûlullah’a, onun ashabına, onun mirasçıları olan ilim ehline kadar uzanıyorsa bunun vebali çok büyük olduğu gibi dil uzatanları küçültür, rezil ve zelil hale getirir, belki de ebedî nâra kadar sürükler. Tanınmanın, meşhur olmanın sağlayacağı hiçbir kazanç kaybedilenlerin milyarlarda birini bile karşılamaz.

Şayet uzatılan dil Rasûlulah’a ise -hangi gerekçeyle olursa olsun, hangi süslü kelimelerle örtülürse örtülsün- nasıl bir mana taşıdığını anlamak için şu âyete kulak veriniz:

“Kim Allah’a ve Rasûlü’ne ezâ verirse, Allah dünyada da âhirette de onlara lanet eder ve onlar için alçaltıcı, zelil edici bir azap hazırlar.” (Ahzab 33/57) 

Âyetin nasıl ağır bir mana taşıdığını tekrar tekrar düşününüz.

Tarih boyunca bataklıkların pis kokuları ve balçıkları arasında kaybolan nice küstahlar görülmüştür. Günümüzde de nice adayları vardır.

Sahabîlere dil uzatmak da ayrı bir bayağılık eseri olarak kendini göstermeye başladı.

Sünen-i Tirmizî’de Abdullah İbn Muğaffel’den bir hadis rivayet edilir. Abdullah (ra) rivayet eder: “Allah Rasûlü’nün (sav) şöyle dediğini duydum:

 “Ashabım hakkında Allah’tan korkun! Ashabım hakkında Allah’tan korkun! Benden sonra onları hedef seçmeye kalkmayın. Onları seven beni sevdiği için onları seviyordur. Onlara buğz eden de bana buğz ettiği için onlara buğz ediyordur. Onları inciten, onlara ezâ veren kesinlikle bana ezâ vermiş olur. Bana ezâ veren mutlaka Allah’a ezâ vermiş olur. Kim Allah’a ezâ verirse azabın onu yakalaması çok yakındır.” 

Müttefekun aleyh olan bir başka hadise de kulak veriyoruz:

“Ashabıma dil uzatmayın. Bir kimse Uhud Dağları büyüklüğünde altın infak etse, bu sadaka onlardan birinin verdiği bir ölçeğin faziletine, hatta yarısına bile denk olamaz.” 

Onlar, Rabbimiz tarafından övülen nesildir. Muhacirleri ayrı övülür, ensârı ayrı övülür, Bedir gazileri ayrı övülür, ölümü göze alarak Rasûlullah’a biat edenleri ayrı övülür. Bazen de Rasûlullah’ın adı zikredilerek övülür:

“O, Allah’ın rasûlü Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları Allah’ın inayetini ve rızasını arzulayarak hep rükûda ve secdede görürsün. Onların yüzlerindeki nişaneleri secdelerinin eseridir…” (Fetih 48/29)

Bazen de ümmet olarak övülür:

“Siz, insanlar için var edilen en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği, hayrı, adaleti emreder, kötülük ve haksızlıktan alıkoymaya çalışırsınız ve Allah’a iman edersiniz…” (Âl-i İmrân 3/110)

 Daha nice âyette, âyetlerin mana kıvrımları arasında sahabîlerin faziletlerine vurgu vardır. Cihatla ilgili, hicretle ilgili, Allah’a verilen ahde sadakatle ilgili, hatta her şart altında Allah’ı hatırlamak ve anmakla ilgilidir.

“Onlar, ticâretin, alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla edâ etmekten ve zekât vermekten alıkoyamadığı, kalplerin ve gözlerin dehşetle sarsılıp allak-bullak olacağı o günden korkan kimselerdir” (Nûr 24/37) âyetinde olduğu gibi.

Unutulmamalıdır ki hayatta iken cennetle müjdelenen birçok sahabî vardır. Vefatından sonra Allah Rasûlü (sav) tarafından cennet bahçelerinde olduğu müjdesi verilenler vardır. Uhud Şehidleri gibi şehadetine Allah Rasûlü’nün şahidlik edecekleri vardır.

Yine unutulmamalıdır ki sahabeye hürmet, onların faziletini takdir ehl-i sünnetin şiârındadır.

Bir gerçeği güçlü bir şekilde haykırıyoruz: Sahabîlere, müctehidlerine, âlimlerine, hak yolun yolcusu ecdâdına hürmet etmeyen asla hürmete layık değildir!

Allah Rasûlü’nün dostlarına, Allah yolunda nice çile ve yokluğa katlanan, acılar ve sıkıntılar karşısında yılmayan, sarsılmayan, geri adım atmayan ve Allah Rasûlü’nden sonra hak davayı yeni diyarlara, ufuklar ötesine taşıyanlara dil uzatanlar insan sayılmaya bile layık değillerdir.

İmam Serahsî otuz ciltlik eseri Mebsut’u kuyu hapsinde olduğu için hiçbir kaynağa müracaat etmeden, edemeden yazdırmış bir insandır. İki ciltlik fıkıh usulü de bu kuyuda iken kuyu ağzında halka olmuş talebelere yazdırılmıştır. İçinde binlerce âyet, binlerce hadis, âlimlerin sözleri, birbirlerine verdikleri cevaplar ve deliller vardır. Dehşetli bir hafızaya sahip olduğu her ilim ehlinin kabul ettiği bir gerçektir. Mezhep imamlarını, geçmiş âlimleri hep hürmetle yâd eder. Aynı zarafet birçok âlimde görülür. Akıllara durgunluk verecek daha nice ilim ummanı vardır. Onlara baktığınızda hep büyüklerini hayırla yâd edişlerine şahit olursunuz.

Bugün bir fıkıh kitabında hangi konular işlenir, konu başlıklarını sayar mısınız? diye bir sorsanız sayamayacak kimseler, Ebu Hanife, İmam Şafiî, İmam Malik… beğenmez oldu.

Unutmayınız Rabbimiz sonraki asırlardaki mü’min nesillerin duasına dikkat çekiyor ve onları övüyor:

“Rabbimiz! Bize ve bizden önce gelip geçmiş mü’min kardeşlerimize mağfiret eyle! Kalplerimizde iman edenlere hiçbir kin ve öfke bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli ve sonsuz merhamet sahibisin!.” (Haşr 59/10)

Ebu Hanife (rh.a.) ilim yolunun yolcusu oğlu Hammad’a münazarayı yasaklamıştır. Hocası Hammad’ın adını verdiği oğlu, son derece terbiyeli ve ilim yolunda azimli bir gençtir. Bir gün dersten dönerken insanların Kûfe Camiini ağzına kadar doldurduğunu, dışarı taştığını görmüştür. Vakit namaz vakti değildir. Yaklaşarak ne olduğunu sormuş, “Baban içeride biriyle münazara ediyor” cevabını almıştır.

İnsanlardan müsaade isteyerek içeri kadar girmiş, kendisine açılan bir yere oturarak münazarayı sonuna kadar takip etmiştir. Ebu Hanife (rh.a.) çok iyi bir münazaracıdır ve konuyu son derece güzel bir üslupla derlemiş, toplamış, karşısındaki insanın da gönlünü alarak onu kendi fikrine çekmeyi başarmıştır.

Eve gelindiğinde Hammad dayanamayarak babasına sormuştur: “Baba bize münazarayı yasakladın, ama kendin yapıyorsun. Bugün seni camide gördüm, münazara ediyordun. Şayet münazara zararlıysa veya doğru değilse neden kendin yapıyorsun? Şayet faydalıysa ki -bugün faydasına bir kere daha inandım- neden bize yasakladın?”

Babası Ebu Hanife şöyle cevap vermiştir: “Yavrum biz münazara ederken karşımızdaki insanın başında bir kuş var kabul ederiz. O insanı sarsmadan, o kuşu ürkütmeden o kimseyi kendi savunduğumuz fikre nasıl getiririz, onu hesap eder, cümlelerimizi ona göre kurar, ona göre davranırız. Siz ise karşıdakini düşünmüyor, saldırıyorsunuz. Ne zaman o kimseyi de kendiniz gibi düşünür hale gelirseniz münazara sizin için de serbesttir.”

Bizim arzu ettiğimiz de, anlatmak için çırpındığımız da budur. Tenkitlerimiz yapıcı, hatalar varsa tamir edici, şevk kırıcı değil, teşvik edici olmalıdır. Hedef galip gelmek değil aynı inancı, aynı düşünceyi, aynı fikri taşıyan insanları çoğaltmak, onları da kazanmak olmalıdır.

Hz. Cafer’in Necaşi’nin önündeki konuşmasını unutmayınız. O insanların üzerimizdeki hakkını da…

O halde tenkitlerimiz;

Doğruyu bulma hedefli ve niyetli,

Kırmayan, yaralamayan hatta incitmeyen,

Şevk kırgınlığına yol açmayan, aksine teşvik edici olan,

Ufuk açan, unutulanları hatırlatan,

İtibar kazanma hedefli değil, tenkid edilen de dâhil herkesi kazanma niyeti taşıyan,

İlmî hakikatlere ve akl-ı selime uygun olan,

Bilgi kirliliğine sebep olmayan, aksine bilgileri, duygu ve düşünceleri berraklaştıran,

Kibir ve riyadan uzak, ilimle yoğrulu olduğu gibi edeb ve tevazu ile de değerine değer katan tenkitlerden olmalıdır.

Tenkit eden hatırlandıkça hayırla yâd edilmelidir.

Dile getirmek için çırpındıklarım yüksek lisans ve doktora tezlerinin tenkidi için de geçerlidir. Filizlenen gençlere onların gelecek günler için hayrını isteyen büyükler olduğumuzu da öğretelim. Bu yönde örnek olalım.

İstikameti doğru, özü sözü bir olan gönüller tarafından hayırla yâd edilmek büyük bir nimettir.

Bu hakikati unutmayalım.