Semantik Asimilasyon

Müslüman, vardığı sonucun ne kadar cılız olduğuna aldırmadan, içine doğduğu çağda insan ruhunun hangi mezbahada boğazlandığını ancak mesuliyet ve temsil yoluyla idrak edebilir.

Şehnaz Fındık

Müslüman, gerek kavramsal gerek ampirik açıdan çağdaş dünyaya ve onun semantik varlığına karşı çıkan bir makale yazmak istediğinde kendi düşünce geleneğini ortaya koymanın gerekliliğini okuyucuya açıklamak durumundadır. İşte bu noktada kuramsal itaatin değişmezliğini ve ayırıcı parçanın bütüne galebe çalmasını reddetmenin ilk adımı, altında durduğumuz gök kubbe ile yaptığımız sözleşmeyi okuyucuya hatırlatmaktır. Buna göre Müslüman, bilişsel becerilerini kazandığı andan itibaren eşyayı anlamak için “ne?” sorusunu sormakla mükellef olan ve semantik özerkliğin hayatîliğini savunan çağlar üstü bir vazifeye taliptir.

Dünyayı anlamlandırmanın meşakkatli bir eylem olduğu ve bu eylemin aklın sınırlarında yüzmekle samimi bir ilişkisi olduğu hakikattir. Müslüman her neyi sorgularsa sorgulasın aklıselimin hudutlarından ayrılmadan, varoluşun Tanrı’dan başlayan ve uhrevi-beşeri varlıklara uzanan hikâyesini kendi özünden anlar. Tasavvur etmek için tahayyül bakiyesini zorlar ve ortaya koyduğu deruni manayı hiçbir merceğin ulaşamadığı sonsuz bir sadelikle harmanlar. Sahi, Müslümandaki bu mana arayışı onu diğer insan teklerinden ayıran bir vasıf olarak telakki edilebilir mi? Cevabımız evetse, bu vasfın gerektirdiği mesuliyet ve temsil bilincinin, şeylerin hakikatini yeniden formüle etmede birer anahtar olacağını görmek gerekir. Öyle ki Müslüman, vardığı sonucun ne kadar cılız olduğuna aldırmadan, içine doğduğu çağda insan ruhunun hangi mezbahada boğazlandığını ancak mesuliyet ve temsil yoluyla idrak edebilir.

Müslümanın kavramlarına sahip çıkma ve yeni kavramlar üretme mesuliyeti bir zaman sonra kendi kavramlarını temsil etme ödevi ile buluşmak zorundadır. Bu anlamda Müslüman, evvelce J. J Rousseau’nun Avrupalıları ikaz ettiği iki temel hususu yeniden ve kendisi için gündeme getirir: ruhu ve Tanrı’yı salt araçsallaşmış malzemelerle bir tutmadan kavramak ve bu kavrayışı maddeden medet ummadan sadece sevgi ve hakikat için yapmak. Esasen vahyin, içinde bulunduğu konjonktürle ilişkisini kendi benliği üzerinden anlamlandırmaya çalışan bir kimse için bu iki husus maddenin ve madde ötesinin meselesi olmaktan uzaktır. Belirli şartlarda Nurettin Topçu’nun “determinizm bilgisizliği” olarak gördüğü bu iki meselenin göz ardı edilmesi, kavramsal yapılanmayı zorlaştıran bir tutumdur. Müslüman, bu meşakkat içerisinde yeni bir Fazlurrahman yetiştirmenin organik temellerini atamaz ve Batılı kavram ve etiketlere meydan okumanın getirdiği mesuliyet ve temsil ödevini hakkıyla ifa edemez.

Müslümanlığın insanlığı rayına oturtma mesuliyeti, içinde yaşadığı “pornografik simülasyon evrenine”[1] karşın semavi kavramları aktarmadaki temsil gücünden gelir. Bu haliyle, Muhammed İkbal’e göre Müslüman’ın icra ettiği fiil, görünen maddi dünyanın hiçbir yerinde ne bir boşluk ne de bir kopukluk olmadığı gerçeğine mütemadiyen temas eder. Dolayısıyla boşluk ve kopukluğun olmadığı yerde hakikatlerin çarpıtılması; sansür ve cilalama yoluyla manipüle edilmesi bir semantik asimilasyon doğurur. Bunun sonucunda insanoğlu, sabah 9 akşam 5’ci özgürlüğü (!) doruklarına kadar yaşamak için dünyanın farklı coğrafyalarındaki ırkına karşı ihanet içerisine girmekten kaçınmaz. Bu uğurda aklını ve ruhunu katledenler için uyandırılmaktan başka çare yoktur. Kendinden mahrum bırakılan insanın çağa mahkûm olmadaki heves ve iştiyakını enfüsî addedenlere karşı ancak Müslümanın âfâkî olanı temsil etmedeki ısrarı kurtarıcı olabilir.

Öte yandan Batılı ve seküler zeitgeist için Müslüman aklı, hala ilk günkü gibi, üretilen yeni din dışı kutsalların birer fazilet olarak sunulmasına engeldir. Hayatı, yaşamak külfetine karşı değerli kılan Müslüman aklı, İslam’ı yalnızca bir din olarak değil; bir düşünce, yaşamsal bir zorunluluk ve bir dünya görüşü olarak temsil etmenin peşindedir. Bu temsili günlük dile çevirdiğimizde Müslüman, sanatta, sporda, bilim ve teknikte, psiko-sosyal işleyişte ve kolektif bilincin ortaya koyduğu gelenek ve yaşam tarzlarının tamamında dini sadece bir tapınma ve dua olmaktan öteye taşır. Haliyle Batılı semantik tarafından fazilet olarak nitelendirilen reziletler karşısında kavramsal mücadeleyi bırakmayan Müslüman aklının daima tehlikeli görülmesi kaçınılmazdır. Nitekim nesiller boyu aktarılan İslamiyet, bir vahdet müessesesi olarak, prensip ve kökleri itibariyle hangi şekillerle karşılaşırsa karşılaşsın, semantik asimilasyon karşısında mevzilenmiş bir kurtarıcı olmayı sürdürmüş ve sürdürmektedir.

Fakat kavramlarına ipotek konmuş Müslüman aklının, insanlığın hezeyanlarına karşı sözde aklıselim duruşunun niteliğine de itiraz etmek gerekir. Cemil Meriç, bu itirazı “insanlığın kendisini imhası yahut gerçek manada insanlaşması” ayrımına giderek yapar. Bu öz eleştiri ile Müslümanca bir hareketin Batılı medeniyet tasvirlerinin kisvesinden kurtulması ve sahip olunan ihya mesuliyetinin de başka maksatlara tebdil edilmemesi anlayışı yeniden hâkim olur. Bilhassa şahsi eksikliklerimizi cemiyetin aslındaki hastalıklar olarak sunmazdan evvel, semantik özerkliğin kafamızın içindeki seslere dahi sirayet etmesinin ehemmiyeti kavranır.

İranlı şair Örfî-i Şîrâzî, Müslümanın şiddetli bir iştiyakla sarılmadığı mesuliyet ve temsil şuurunun sebep olacağı netice hakkında şöyle haber verir:

“Şayet yüreğin serab ile aldanmamışsa anlayışının keskinliğiyle övünme,

Zira senin hayal görmekten âzâde olman, senin arzunun eksikliğindendir.”

Arzunun eksikliği, Müslümanların taklid ve re-aksiyonel tavrındaki kolaycılıktan kaynaklıdır. Elindeki külçe altını eritmekten aciz birine, vereceğiniz birkaç dirhem günü kurtardığından caziptir. Zira altını eritmek için zaman, mekân, bilgi ve hareket gerekir. Ancak İslam’ın yerli Jakobenlerinin her memlekette farklı tezahürlerini gördüğümüz yerel Bonapartizm sevdası ve mülk asabiyetinden öte gitmeyen siyasası, günü kurtaran bilginin taklidine sığınarak kavramsal üretimi yüz yıldan fazladır defansif bir çizgiye hapsetmiştir.

Peki, sahibi olduğu son mülkü olan “kavramları”na el konulmuş Müslüman’ın müesseselerini de tıpkı aklı gibi “Batılı” ve “millî” olacak şekilde ikiye ayırması ne vakit son bulur? İçtimaiyat ve hayvanat arasında bocalayan Batılı vicdanın yek vücûd atfettiği eşyanın tümüne karşı Müslüman bir başkaldırının organize edilmesi çok vakit alır mı? Bu soruya cevap verirken vakit yerine metot tayin eden Nakib el Attas, “dil ve aklın Batılı unsurlardan kurtarılması” operasyonu ile “seküler din” oluşumlarının yerini yeniden “medeniyet” organizasyonlarının almasına mümkün gözüyle bakar. Nitekim yüksek bir teyakkuz ve şuurla disipliner olarak inşa ettiğimiz “umran” ve “medeniyet” mefkûreleri kronolojik ve sistematik bir kavramsal üretimin sonucudur. Bu manada Müslüman aklının, insanlığın kriz anlarında Endülüs kartını devreye sokabilecek müktesebata sahip olduğu ortadadır.

Peki, ya Batılıların semantik krizleri insanoğlunun yeni bir Müslüman Rönesans’ı için aradığı ortamı oluşturmuşsa? Zira insanlığı cinsiyetlerinden, milletlerinden, fıtratından, hayallerinden, vicdanından ve köklerinden uzaklaştırmanın sonuçlarıyla baş edemeyen Batı düşüncesinin zamana verdiği tahribatı, Müslüman aklının ortaya koyacağı semantik özerklik onarabilir. İnsanlığa yeniden insanlaşmanın; âdemliğin vasıflarına sahip çıkmanın ve şartlar ne olursa olsun sevgi ve hakikat bağının gözetilmesinin hatırlatılması için bu devşirilmişliğin son bulması gerekir. İzzetbegoviç’in Batılı olmaktan çok Batıcı olan Müslüman devletler için bilhassa özgün bir Müslüman akıl tarifinde bulunması da bundandır. Bilim ve teknikteki söylem üstünlüğü ile Batılı akıl; pragmatist, seküler ve pozitivist sirkülasyonda insanlık için yaşatıcı ve kuşatıcı bir sistem üretemez. Zaten böyle bir amacı, davası ve ülküsü de yoktur. Öte yandan kendi kavramlarıyla ilimleri tasnif eden, özlük şuuruna sahip olmakla insanlık mirasını koruyan Müslüman akıl, Kurtuba, Bağdat, Semerkand ve Kudüsleri birer medeniyet merkezi olarak tarihin yalnızca belirli bir safhası için değil, zamanın bütünündeki krizler için meydana getirmiştir.

Elhasıl, nükleer tehdit silinip giderken, modern dünyanın özellikle yeni kaygıları ve farklı mitleri güdüleyen başka türden bir asimilasyonu tetiklemesi, Müslüman aklının aradığı “dönüştürme” fırsatını yeniden ayağına getirmiş olabilir. Bütün bir biyosferi tehdit eden tuhaf formlar, varoluşsal anlamsızlığa sürükleyen psikolojik hastalıklar ve ruhi bunalımların getirdiği dağınıklık hissi, beklenen “Uzay Çağı”na değil yeni bir Orta Çağ’a girildiğinin işareti olabilir. Öyleyse Batının travmatik hafızasının aksine, ahlaki ve kavramsal bir inşa sürecinden geçmiş olan Müslüman akıl için iktisadi, idari ve ilmi fabrikaların yeniden kurulmasının vakti gelmiş demektir.


[1] Kavram için bknz: Tahsin Görgün, “İlahi Sözün Gücü”.