Ne Dediler?

Kitap, yayıncılık ve okumaya dair kıymetli yazarlarımız Alim Yıldız, Necdet Subaşı ve Mustafa Özel’e sizler için sorduk.

İNSİCAM

(Çizgi: Hasan Aycın)

Öncelikle yazarlarımıza sorularımıza cevap verdikleri için çok teşekkür ederiz.

(Prof. Dr. Alim YILDIZ, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Rektörü)

Soru: Ülkemizde bir okuma kültüründen bahsedebilir miyiz?

Alim Yıldız: Öncelikle bizim medeniyetimizin kitap medeniyeti olduğunu belirtmek istiyorum. Müslümanların Asr-ı Saadet’ten itibaren büyük bir ciddiyetle bütün alanlarda eserler verdiklerine, fethedilen beldeleri ilimle mamur kıldıklarına tarih şahittir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ifadesi hayatımızın temelini oluşturmuştur. Modernizmle birlikte yaşadığımız kopuş bizi kitaptan uzak düşürdü. İnsanın hem kendini gerçekleştirebilmesi hem de içinde yaşadığı topluma faydalı bir birey olması yani bilgi ve değer sunabilmesi için okumalıyız. Aristo’nun, “Okuyup yazanla okumayan arasındaki fark ölü ile diri arasındaki fark gibidir.” sözü kitabın insan hayatına kattığı anlam açısından oldukça önemlidir.

Türkiye’de okuma kültürü yok gibi görünse de gençler arasında kitap okuma alışkanlığı oldukça yaygındır. Her ne kadar okuyan insan sayısı az gibi görünse bile okuma kültürü açısından baktığımızda sağlam bir kültür oluştuğuna inanıyorum. Medeniyetimizin galip olması kitaba yakınlaşmamız veya uzaklaşmamızla yakından alakalıdır.


(Dr. Necdet SUBAŞI, Yazar&MEB Müşaviri)

Necdet Subaşı: Kuşkusuz var. Sanırım soruda yeterlilik ve verimlilik beklentisine yönelik bir ima var. Bu açıdan bakıldığında tatminkâr biri durumdan hatta kültürleşmiş bir kalıp davranıştan söz etmek zor görünüyor. Başka ülkelerin gündelik okuma örüntüleriyle kıyas yapmak yanıltıcı olabilir. Ben en çok da bilginin hayatta nerede ve nasıl kendini açığa çıkardığına bakarak bir değerlendirmede bulunabileceğimizi düşünüyorum. Okumanın en başta entelektüel ilgilerimizi ne yönde şekillendirdiği önemli. Aynı şekilde gündelik hayatın bildik akışını değiştirme potansiyelini de hesaba katmak gerekiyor. Sanırım böyle bakınca okuma denilen olay ve pratiğin belli bir zümrenin elinde dolaşımda olduğu ve dolayısıyla ondan murat edilen şeylerin çoğunun da genel topluma uzak bir şekilde seyrettiği söylenebilir.  Ben şahsen okuma faaliyetinin, iş ve erdeminin biçimini, ona yüklediğimiz anlamların tartışılması gerektiği kanaatindeyim. Dolayısıyla mütemadiyen sürdürülen alışkanlıklarla birer boş zaman etkinliği olarak değerlendirilen ilgiler arasında sıkışmış bir çabanın okuma olarak değerlendirilmesi fazlasıyla kolaycı bir yaklaşım olacaktır.

S: Son yıllardaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler kitabı, kitap okumayı nasıl etkiliyor?

Alim Yıldız: Her şeyde olduğu gibi bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de avantajları ve dezavantajları var. Teknoloji kullanımı ile kitap okuma kültürü arasındaki çatışma, kavramlar arasındaki sınır sorunları yüzünden dinmiyor. Gözlemci sıfatındaki yetişkinlerin baskıcı, ilgisiz ya da tutarsız tutumları ise çocuğun bu çatışmadan olumsuz etkilenmesine yol açıyor. Daha yaygın ve iyi bir okuma kültürüne sahip olmak için, teknoloji kullanımı konusunda da doğru tutumların takınılması bir zorunluluk. Teknolojiye atfettiğimiz değer, onu kullanma biçimimiz okuma kültürü bağlamındaki sorunlarla da ilişkili gözüküyor. Dijital dünyaya açılma konusunda yaygın bir rehberliğe ihtiyaç duyulmaya devam ediyor. Kitaba değerini veren tecrübeler edinilebilir. Kitaba, kültüre ulaştıracak teknolojilerle tanışmalıyız.

Necdet Subaşı: Olumsuz yönde etkilediğine dair sayısız veri ve done var. Doğrusu çeldirici ve manipüle edici bir hayat diskuru karşısında ciddi okurun okuduklarıyla ne kadar direnebileceği konusunda benim de şüphelerim var. Ama bir başka açıdan da şunu söylemek gerek. Evet, öyle ama eskiden de okumak zordu, okumaya niyetlenenler bir sürü şeyi göze almak durumundaydılar. İnternetin, yapay uğraşların, yeni toplumsallaşma biçimlerinin baskın tabiatıyla şekillenen bir yaşama üslubu içinde okumanın da kayda değer bir hasarla karşı karşıya geleceğini öngörmek zor değil. Öyle de oldu ama bana kalırsa yine kitap ve okumak kazanacak. Hiçbir şeyin kitabın yerini bize veremeyecek kadar zayıf ve kenarda kalmışlığı vaat ettiğini söyleyebiliriz. Hayat değişse de kitaba olan rağbet hep aynı düzeyde ilerleyecek, öyle inanıyorum.


(Dr. Mustafa ÖZEL, Bilim ve Sanat VAKFI)

OKUMA KÜLTÜRÜ

Mustafa ÖZEL

Bu kısa yazı şu iki sorunun cevabı olarak kaleme alındı: 1. Ülkemizde bir okuma kültüründen bahsedebilir miyiz? 2. Son yıllardaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler kitabı, kitap okumayı nasıl etkiliyor?

Ehl-i Kitab’ın okuma tarzında köklü bir devrimin içindeyiz. Bu yazıyı okuyacak olanların çoğu gözlerini devrim sürecinde dünyaya açtılar. Ben ise Geleneğin son halkasına mensup olanlardanım. Elektrikle ergenlik yıllarıma doğru tanıştım, televizyonu lise tahsilimden sonra gördüm; ilk bilgisayarımı aldığımda kırkıma merdiven dayamış, ellisinden sonra internete “girmeye” başladığımdaysa epey bocalamıştım. Gelenek ehli, “hayat dört şeyle kaimdir” derdi, anasır-ı erbaa: Hava, su, toprak ve ateş. Son yarım asırda yaşadıklarım bana “medenî hayat altı şeyle kaimdir” dedirtti, anasır-ı sitte: Dört unsur artı yazı ve para. Her ikisine de çocukluk yıllarımızda aşinaydık elbette, ama edilgen bir ilişki içinde. Yazmayı biliyor fakat sadece bize söylenenleri yazıyorduk. Parayı kullanıyor fakat bize nasıl hükmettiğini göremiyorduk.

Yeni iletişim teknolojileri Gelenek’le aramızı açıyor ve Gelenek’ten uzaklaştıkça, Ehl-i Kitab olmanın anlamı ve ruhu bir ölçüde buharlaşıyor. Yüzlerce (belki binlerce) yılın alışkanlığı, bütün soruların cevabını “Kara Kaplı Kitap”ta aramaktı. Şimdi ilk mektep çocukları bile sosyal medyada her gün yeni bir kitap yazıyor, en çetrefil meselelerde pervasızca görüş belirtiyorlar. Müçtehid bolluğundan geçilmiyor. Benim çocukluk yıllarımın başlıca medyasını oluşturan iki Kara Kaplı Kitap, Molla Celaleddin’in hâlâ adını bilmediğim başucu kaynağı ile babamın bilhassa uzun kış gecelerinde bize (ve komşularımıza) yanık sesle okuduğu Sîret adlı kitabıydı. Battal boylu devasa kitabın ortasında manzum Hz. Ali cenkleri, yan kısmındaysa mensur Battal Gazi cenkleri vardı. Molla’nın kaynak kitaptan okuduğu her hangi bir hükme itiraz etmek, büyüklerimizden hiçbirinin aklından geçmezdi. Kitaba, şüphelerimizi gidermek, inancımızı pekiştirmek için müracaat edilirdi. Kitapta ne yazıyorsa, Hakikat oydu. Anlamak, inanmak demekti, inanmak ve sevmek. Babamın cenklerini daha çok severdik pek tabii. Ertesi gün aynı cengi mahalle içinde canlandırırdık.

Bu cenkler öylesine abartılıydı ki, Hz. Ali her savaşta binlerce kâfiri çift ağızlı Zülfikârla doğrardı. Otuzlu yaşlarımda okuduğum Muhammed Hamidullah’ın Hz. Peygamber’in Savaşları kitabı, bu bakımdan beni büyük bir hayal kırıklığına (!) uğratmıştı: Medine’deki on yıllık devrede (622-632) İslamiyet iki milyon kilometre karelik bir alana yayılırken gerçekleşen kırk kadar çatışmada toplam 146 Müslüman şehit olmuş, buna mukabil 244 müşrik öldürülmüş! (Şaka gibi ya, bunların hepsini Ali Efendimiz haklamış olsa bile, ne yazar!)

Yarım asır içinde, iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler Kara Kaplı Kitaba müracaat kültürünü de dönüştürdü. Bizim nesil için bütün kitaplar kara kaplıydı bir bakıma. Benim Kara Kaplımı Necip Fazıl yazmıştı, seninkini Nazım Hikmet; Müslüman yahut Marxist, herkes kendi kara kaplısına başvuruyordu. Parodi yaptığımı, eskiyi amansızca eleştirdiğimi ve yeniyi yücelttiğimi düşünmeyin. Sanço’dan değil, Don Kişot’tan yanayım hâlâ; sabit fikirli adalet nöbetçisinden. Sanço kendisine ne zaman yeni bir fikir önerse, hemen “Kitap’ta yerini göster!” diyordu. Çocuk Don Kişot saydığım Tom Sawyer da fidye kelimesinin anlamını bilmediği halde, güya kaçırmayı planladıkları zenginleri fidye karşılığında serbest bırakmaları gerektiğini söylediğinde, şaşkın arkadaşları itiraz ediyordu: Fidyenin ne olduğunu bilmiyorsak, bu işi nasıl yaparız? Tom’un cevabı, geleneksel kültürün icmaliydi: “Kitaplarda hep böyle yazıyor. Ne yani, Kitab’a uygun hareket etmeyip, her şeyi berbat mı edelim?”

Modernlik, ehl-i kitap olmayı anlamsızlaştırmaya, toplumu bireylere bölerek Bütün’den koparmaya, böylece “her şeyi berbat etmeye” çalışırken, Gelenek’ten beslenenler sabırla direndiler. Kitab’a yüz çevirmeden de kitaplara müracaat edebilir, Kitab’ın hakikatini kitaplara bölüştürebilirdik. Gençlik yıllarımızda omuz verdiğimiz ve ilk kitaplarımı neşreden İz Yayınları’nın şiarı, “Bütün kitaplar tek bir Kitab’ın daha iyi anlaşılması için okunur” idi. İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı’nda “Şivekâr’ın Yolculuğu”nu benzer bir kaygı ve hissiyatla dillendiriyordu:

Eskiler iz sürerdi.

Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.

Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize

Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

Eskiler aramaz, iz sürerdi.

Bilirlerdi Evet’le Hayır arasına Belki

Sokulduğunda

Felaket gelir.

Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden

Nelerin koptuğu besbelli.

İz sürmeyi gerçekçi yahut sürdürülebilir bulmayanlar, bugüne kadar beklentilerinde yanıldılar. Bilim ve teknolojideki ilerlemelerin Kitab ile teması sona erdireceğini, dinlerin toz olup havaya savrulacağını düşünüyor ve iddia ediyordular. Bu alanlardaki “ilerlemeler” insanların büyük kısmını eskiye nazaran daha mutlu kılmadığı gibi, büyük metafizik sorulara yeni cevaplar da getiremedi. Gelenek ehli araçlarda modernliğe ayak uydururken, aklı başında modernler de amaçlarda Gelenek’e kulak vermeye başladılar. Yeni araçlarla iz sürmek, yeni bir medeniyetin eşiğine yaklaştırıyor bizi.

Yeni medeniyette anasır-ı erbaa (toprak, hava, su ve ateş) paraya dönüşüyor, para yazıya. Yazı ise artık görüntüden ibaret, sabit değil, akışkan. Akışkan modernliğin mahiyetine nüfuz edemeyen dindar insan, çocuklarıyla aynı dili konuşamayacaktır.