Akif Emre- Söyleşi
Bu metin, Âkif Emre’nin Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıkan “Söyleşiler” adlı kitabından (syf. 115-128) derlenmiştir.

1930 yılında İskoçya’da doğan Abdülkadir es-Sûfî (Ian Dallas) Şazeliyye tarikatı (Darkaviyye kolu) şeyhi ve Dünya Murabitun Hareketi kurucusudur. İslam, tasavvuf ve siyaset teorisi üzerine birçok kitabın yazarıdır. 1967 yılında Fas’ta İslam’ı kabul etti ve Abdulkadir ismini aldı. Daha sonra kendisine es-Sûfî unvanını veren Şeyh Muhammed İbn el-Habib’in müridi olarak Şazelî-Darkavî tarikatına intisap etti. İhtidasından bu yana İslam’ı tebliğ etmektedir ve dünyanın birçok ülkesinde öğrencileri vardır. Hâlihazırda zikir ve İslami ilimler üzerine eğitim verdiği Güney Afrika’da Cape Town’da ikamet etmektedir. Burada 2004 yılında Dallas College adında Müslüman liderler yetiştirmek üzere bir eğitimler merkezi açtı. “Temel İslami Eğitim” isimli eserinde de ifade ettiği üzere İmam Mâlik’in kaydettiği şekliyle İslam’ın başlangıcındaki fıkhi ekole bağlılığı savunur. Bunu İslamî toplumun formülasyonunun esasları biri ve İslam’ın günümüzde yeniden tesisi için bir zorunluluk olarak görür. Bunun yanı sıra Eş’ari’nin akidesini ve İmam Cüneyd-i Bağdadi’nin tasavvufunu benimseyen Abdülkadir es-Sûfî, İslam’ı bütünüyle yeniden tesis etmek düşüncesiyle 1980’lerin başında Dünya Murabitun Hareketi’ni kurmuştur.
Türkçe Yayınlanan Eserleri: Gariplerin Kitabı – Muhammedi Yol – Ayetlerden İşaretler- Sufi Yolunun Önemli Adımları Üzerine Geleneksel Bir Gayret İçin 100 Basamak
Endülüs’ten Osmanlı’ya
Bu röportajın tamamı Islamische Zeitung (Almanya), Mart 1996, Sayfa: 1-3’te yayımlanmıştır.
Ian Dallas ismi Türkiye’de İslami anlayışın belli bir kavrayış biçimi ile özdeş olarak hatırlanır: Batılı, mühtedi ve sûfî.
Kendi İslamlaşma sürecinin dönüm noktalarının birine tekabül eden ulus devlet veya teknoloji gibi sembol ve kurumlara karşı tavrının bizi okşayan bir yanı vardı. Oysaki Abdülkadir es-Sûfî hayatının belli dönem noktalarını takip etmeyenler için çelişkili ve yanıltıcı gelebilirdi. Nitekim Türkiye’de de öyle algılandı. Gerçekten Abdülkadir es-Sûfî bu çelişik görünen Müslümanlık serüvenini nasıl yorumluyordu? Doğrusu konuşma yapmaya giderken kafamdaki sorular bunlardı. Sohbetin akışı içinde konuşmayı sürdürecektim ve nitekim öyle oldu.
İskoçyalı genç bir entelektüel olan Ian Dallas hakikat arayışını sürdürdüğü Kuzey Afrika’da tanır İslam’ı. Burada İslam’ın derin gerçeği ile karşılaşan Ian Dallas, 1967 yılının Ramazan ayının arefe günü Marakeş’teki Karaviyyin Camii’nde Müslüman olur ve Meknes’te küçük bir zaviyede yaşayan Şeyh Muhammed İbn el-Habib’e mürit olarak bağlanır. Onun adı artık Ian Dallas değil Abdülkadir es-Sûfî’dir… Daha sonra İngiltere’ye döndüğü yıllarda kurduğu kültür merkezi ve yayınevi vasıtasıyla bütün dünyanın ilgisini çeken mesajlar vermeye başlar. Abdülkadir es-Sûfî’nin Kuzey Afrika- İngiltere hattındaki serüveni, şeyhini vefat etmesi, başka bir şeyhe bağlanması ve ardından şeyhliğini ilan etmesiyle sürüp gider. Şeyh Abdülkadir, Kuzey Afrika’dan İngiltere’ye, İspanya’dan Almanya’ya çevresinde yüzlerce insanın biriktiği bir oklu haline gelir. Şeyh Abdülkadir es-Sûfî, hayatın bütününde bir “Medine” modeli oluşturma çabasındadır. Avrupa’daki hareket tarzı ise İslamiyetin dünyada ikinci çiçeklenişinin gerçekleştiği Endülüs’ün başkenti olan Granada şehrinde yaşayan Şeyh Abdülkadir es-Sûfî bu dönemde “el-Murabitun” adını alır.
Şeyh Abdülkadir es-Sûfî, modern topluma karşı en incelikli eleştirisini “bankacılık sistemi” üzerine yoğunlaştırmıştır. Şeyh Abdülkadir es-Sûfî ile gerçekleştirdiğimiz Cezayir’deki FIS hareketinden Filistin direnişine, Heidegger’den Nietzsche’ye uzanan bu uzun soluklu söyleşinin Onun tanınmasına bir katkı olacağını düşünüyorum.
Âkif EMRE
-Konuşmamıza doğrudan sizin şahsınızı da ilgilendiren bir soru ile başlamak istiyorum. Bildiğim kadarıyla batıda Müslüman olanlar arasından Sufizmi seçenler veya sufizm kanalı ile Müslümanlığı tanıyanlar bir hayli yekûn tutuyor. Basit olarak modernizm karşısında sufizm ne söylüyor? Modernite karşısında sufizmi cazip kılan şey nedir? Böyle bir olgudan bahsetmek mümkün mü?
-İslâm’ı seyahat ettiğim bir sırada, bir Müslüman ülkede tanıdım. İbadetin nasıl yapıldığını Fas gibi, Türkiye gibi bir İslam ülkelerinde görerek öğrendim. Bir ilham neticesinde tanıdığım sufizm benim ilgimi çekmişti. Aldıkları eğitim gereği gerçekte tüm Avrupalılar tam bir cahiliyet içerisindedir. Entelektüel anlamda durumları gerçekten felaket… Gerçekte burada özellikle sorduğunuz anlamda okullarda okutulduğu şekilde sufizmden bahsetmemiz mümkün değildir. Söz konusu olan, nihilizm, demokrasizm gibi bir felsefe değildir. Söz konusu ettiğim gerçekte tasavvuftu.
–Doğru isimlendirme ile?
-Evet, işin ilginç olan tarafı, entelektüel anlamda hangi kelime ile ifade edileceği tartışmasından da uzak bir konu aslında. Tevazuun ve samimiyetin öne çıktığı bir konum. Benim tanıştığım tasavvuf, sufizm değil, kendini kendine özgü bir mantalite ile, başka bir yöntemle insanlara aktarılan bir şeydi. Ben, öğretimin bir kompüter programı gibi algılandığı bir atmosferde büyüdüm. Delikanlılık dönemimde, okulda iken güzel bir kadın olan öğretmenimiz, -ama özellikle çok güzel bir genç kadındı-bana birini seçmem için 2 kitap uzattı, hediye etmek üzere… Seçtiğim kitap, Burckhardt’ın “Civizilazition of Renaissance” ( Rönesans Medeniyeti) adlı kitabıydı. Genç kadın, seçtiğim kitabı görünce” isabetli bir tercih yaptın” dedi. Bu genç kadın bana adeta bir miras bırakmıştı. Kitabı açtığımda batılı eğitim sisteminden farklı bir bakış açısını hemen fark ettim. Sanki eğitimi veriyordu. Bir bakıma hayatta size verilen bilgileri araştırmak, sorgulama ihtiyacını duyuyordunuz. Tüm bunlardan sonra tasavvuf hakkında okumaya başladığımda adeta buna hazır halde idim. Böylece harmoniyi tamamlamış oldum.
-Eğer müsaade ederseniz Müslüman olduktan sonraki hayatınızda bazı ‘dönüm noktaları’ olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce merkez olarak İngiltere’de Norwich şehrini seçtiniz. Bildiğim kadarıyla Norwich Hristiyanlığıyla öne çıkan bir şehir. Merkez olarak bu şehri seçmenizin özel bir nedeni var mı?
–Hayır hayır, özel bir nedeni yok. Bakın ilginç bir şey söyleyeyim. Müslüman olmadan evvel sürdürdüğüm iyi bir hayat tarzım vardı. Müslüman olduktan sonra İslam’ın da sosyal bir din olduğu varsayımı ile işe başladım. İslam’ın Budizm gibi, insanların yalnızca özel alanlarıyla ilgilenen bir din olmadığı düşüncesinde idim. Bir topluluk, bir cemaat oluşturmanın gerektiğine inanıyordum. Müslüman etnik gruplardan Arap, Türk, Faslı kim olursa olsun tümünü kucaklayan bir cemaat oluşsun istiyordum. Ondan sonra tebliğe dönecek ve İslâmi çalışmalar yapacaktım. Bu arada alışık olduğum hayat standardını sağlayan kaynaklar kesilmiş ve parasız kalmıştım. Bunun üzerine( belediyeye ait) boş bir evi işgal edip yerleştik. Kısa sürede sempatik bir yer halini aldı burası. Tıpkı Türk stili, Osmanlı meclisi gibi oturabileceğimiz bir mekân oluştu. Bu arada polis gelip binayı terk etmemizi isteyip duruyordu. Zamanla dünyanın her yerinden gelen Müslümanların ilgisini çekmeye başladı. Müslüman olanların sayısı arttıkça mekân sorunumuz ortaya çıktı ve zamanla başka binalara yerleştik. İş yerleri açarak, işlettiğimiz üç dükkânımız ve yayınladığımız bir dergimiz oldu.
–Sanırım o devre çıkardığınız dergini ismi İslam idi, değil mi?
-Evet. Bu devrede kafaya koyduğumuz tek şey vardı. Büyüyüp gelişmek. Cemaatimizden biri Norwich yakınlarında büyük bir satın almıştı. Bu gerçekleşir gerçekleşmez bir gecede oraya taşındık. Anglikan Kilisesinin politik merkezi gibi olan bu şehre taşınmış olduk.
-Peki, şöyle bir düşünceniz var mı idi: Hangi dinden olursa olsun dindar bir toplumun İslâm’a geçmesi daha kolay olabileceğinden hareketle Hristiyanlığı ile tanınan bir bölgeyi merkez seçmek gibi?
– Hayır hayır, Hristiyanlar gerçekte hiçbir şeye inanmıyorlar. Hristiyanlık bitti. Katolik kilisesi bile iflas etmiş durumda! Kendi ölümlerini hazırlıyorlar.
– Daha sonra İspanya’ya, Granada’ya yerleştiniz…
– Bu arada Amerika’ya gidip tebliğ faaliyetlerinde bulunduğumdan bahsetmedim. İspanya’ya yerleşmem Amerika’dan döndükten sonradır.
–İspanya, bize Endülüs’ü yani İslam medeniyetinin muhteşem geçmişini hatırlatıyor. Buraya taşınmakla çalışmanızı yeni bir çevreye, çerçeveye oturtma düşüncesi var mıydı? Yani bir medeniyetin mirası üzerine yeni bir yapı kurmak gibi?
– Hayır, hayır… Tüm bunlar kültürel yaklaşımlardır ve kültür de seküler felsefenin bir uzantısıdır, hiçbir önemi yoktur. Benim Fas’taki şeyhim, Medine geleneğinin yaşatılması yolunda idi. Mezhebi anlamda değil ama mezhep öncesi bir dönemden bahsedilebilir. Hanefi, Maliki, tüm mezheplerin kökü Medine yaşayışıdır. Medine okulunun en büyük temsilcilerinden sayılan birçok ulema Granada’dan, Sevilla’dan yetişmiştir. Bu yönü ile Avrupa İslâmı’nın üstündeki örtüyü çekip kaldırmalıyız. Endülüs Osman Gazi’nin kız kardeşi sayılır. Çünkü Medine’den neşet eden dini, Medine halkının yaşayış tarzını alıp batıya taşıdılar. Endülüs düşerken, Batıya başka koldan ilerleyen Osmanlı yeşermeye başladı, aralarında böyle bir bağ var. Medine yaşantısı ile aramızdaki bağı yeniden kurmalıyız.
(14 Mart 1996)
Para Sisteminde Rönesans
S: Avrupa’da İslâm’ın geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslümanlar bir Avrupalı İslâm geleneğini oluşturabilirler mi?
- Avrupalı İslâm’ın geleneğinin merkezi Granada ve İstanbul’dadır. Yani, bu anlamda oluşmuş bulunan bir geleneğimiz var.
S: Geleneğin beslendiği kökleri anlamında mı?
- Demek istediğim, bu geleneğin yeni olmadığıdır. Zaten mevcut olan bir gelenekten bahsediyorum. Sadece bunun üzerine bir şeyler yapmamız, yaşadığımız zamana ve modern dünyaya bunu taşımamız gerekiyor. Esas mesele ümmetle alakalı… Avrupalı zaten İslâm’a gelmek zorunda… Osmanlı da tespit ettiğim önemli bir özellik var, Osmanlılaştırma uygulaması… Yani Hristiyanlara tedrici bir yöntemle yaklaşmış olmasıdır. Hristiyanlar hiçbir zaman kendilerine inanç konusunda zorlama yapılacağı endişesine kapılmadılar. Dinlerini değiştirme yönünde bir baskıya uğramayacakları konusunda güven içerisinde idiler. Zaman içinde, aşamalı olarak gönüllü bir İslâmlaşma söz konusu oldu Osmanlı uygulamalarında. Batı da fethedilen Bizans topraklarında yaşayanların Müslümanlaşması, çoğunlukla Anadolu sûfileri eliyle yavaş yavaş, adım adım gerçekleştirilmiştir.
Bugüne gelecek olursak; Avrupa bitmiştir. Ülkenizden Almanya’ya giden, hayli sağlam Müslüman olan kardeşlerimizin durumu çok kötü. Sahip oldukları herhangi bir haktan bahsedilemez. Sorunun iki farklı boyutu var. Almanlar imparatorluk geleneğine sahip bir ulus olmalarına karşın bu durum Yahudi marifeti ile 1945’te sona erdi. Bir diğer husus da kendilerine olan saygılarının kalmamış olmasıdır.
Ama Türkler ne yaptı? Zamanla İslâm’ı Almanlara empoze etmeye başladılar. Bundan hiçbir zaman vazgeçmediler. Zira başka çıkış yok. Çünkü ne zaman Yahudilere gitseler, dedelerinin onlardan nefret ettiği ortaya çıkacak ve utanacaklar.
S: Sizin tasavvufi deneyimizden sonra yazdığınız bir “Cihad” kitabı var. Sanıyorum bu, hayatınızdaki önemli dönüm noktalarından biri idi?
- Evet, kesinlikle öyle…
S: Şimdi bu kitabı entelektüel serüveniniz içinde nereye koyuyorsunuz?
- Gerçekten çok önemli ve derin bir soru. Doğrusu buna en iyi cevabı verebilmeme için zamana ihtiyacım var. Çünkü bunun tam cevabını henüz verebilmiş değilim. İslâm’a girdiğimde önüme çıkan iki sorun vardı. Bir yanda tasavvufa karşı yöneltilen saldırılan diğer tarafta modern devletin uygulamaları… Buna cevap verebilmek için Arabistan’a bakma ihtiyacını hissettim. Ancak, gördüğüm onların öğrettiklerinin İslâm’la alakasının olmadığı idi. Allah ve Resûlü’nün haram kıldığını helal sayan bankacılık uygulamalarına yer veren modernize edilmiş bir İslâm söz konusu idi. İslâm ümmetinin halifesine başkaldırarak kendi kendilerini asi ve zındık durumuna düşüren Araplardan kaynaklanan bir İslâm anlayışı vardı orta yerde. İslâm’ı tahrip eden felsefi bir cinayetle karşı karşıya idik…
Bu nedenle Cihad kitabı üzerine çalışma zorunluluğunu hissettim. İşin ilginç yanı, bazıları görülmedik biçimde sahte bir biçimde direniş göstermeye başladı kitaba karşı. Aslında entelektüel Müslümanlar arasında kitapta yaptığım muhtemel hatalarımın tartışılmasından çok kıvanç duydum. Bu konuda gerçekten samimiyim. Bu arada demokrasinin çifte standardını ortaya çıkarması bakımından, mesela Çiller hükümetinin kitabı hâlâ yasaklıyor oluşunu öğrenmekten mutlu olduğumu da belirtmeliyim.
S: Sizin de bağlısı olduğunuz gelenek açısından da önemli olduğunu düşündüğüm bir konu var. Çoğunlukla sûfî geleneğin ‘dünyayı terk etme’ gibi söylemi var. Öte yandan dünyayı mücadele edilmesi ve kazanılması gereken bir alan olarak gören bir başka yaklaşım söz konusu. Buradan hareketle sizin medeniyet konusundaki yaklaşımınızı öğrenmek istiyorum. Gerçekten Müslümanların bir medeniyet oluşturmaları gerekiyor mu?
-Gerçekten çok ilginç bir soru sordunuz. Her şeyden evvel modern dünyada insanın sahip olduğu hiçbir şey mevcut değil. Temelde insan bir aldatılış içinde…
Finansal kurumlar açısından da kapitalin gerçek değeri ortadan kaldırılmış durumda. Sürekli bir değerler kaybı söz konusu. İnsanların sahibi oldukları bir dünya söz konusu değildir. Bankacılık sistemi mevcut olduğu sürece durum budur. Spesifik anlamda yeniden inşa etmek zorunda olduğumuz bir medeniyetten bahsedemeyiz. Modern sosyolojinin terminolojisini kullanmaktan hiç hoşlanmıyorum. Çünkü sadece tek bir türden para hareketinden bahsetmektedir. Antropolojiden sosyolojiye tarih biliminden sanat tarihine kadar bütün modern sosyal bilimler, tıpkı bir futbol maçında tüm gözlerin topa odaklanması gibi bir noktaya yoğunlaşmış durumda.
Bu bakımdan yeni bir yapılanmaya girmek zorundayız. Bununla Batılı anlamda bir ilerlemeciliği kastetmiyorum. Bu farklı bir diyalektiktir ve kocaman bir yalandan ibarettir. Eğer bunun başarısından bahsedilecek olursa en iyi örneği Almanlar gerçekleştirdi. Çok çalıştılar. Neticede gelinen noktada sanayileşme, işçi haklarındaki geriye gidişi, Alman Mark’ının değer kaybını ispat etmeye yaradı sadece. Belli bir azınlığın milyoner olmasını sağladı.
Para sistemini değiştirecek yeni bir yapılanmaya gitmek zorundayız. Para konusunda yapılacak bir rönesansla toplumda da bir Rönesans gerçekleştirebiliriz. Halk için para umuttur zira… Entelektüel olarak bu alanda yapılacak çalışmalar, paranın gerçek değerine kavuşması noktasındaki reel bir değeri ifade etmektedir.
Mevcut yönetimlerin yaptığı şey sadece halkı aldatmaktan ibaret… Bakın mesela, İngiltere’deki muhafazakâr hükümet toprağı elinde tutan hâkim bir sınıfın temsilcisi durumundadır. İşlenebilir toprağın yüzde sekseni kendisine ait bankalara aittir. Bunun için istatistiklere bakılabilir. Bu hükümet parayı değil bankaları özelleştirmeye kalkışarak eldeki değeri kâğıt paraya dönüştürmüş oldu. Bunun neticesinde Türkiye’deki çiftçinin bile elinde bulunan toprağı alınmaya, kâğıda dönüştürülmeye başlandı farkına varılmadan.
(15 Mart 1996)
Esas Olan Cihaddır
S: İsterseniz sizin entelektüel serüveninizi izlemeye devam edelim. ‘Letter to African Muslim’ (Afrikalı Müslümana Mektup) başlığı ile yayınlanan bir kitabınız daha var. Sanıyorum içeriği bakımından sizin düşünce hayatınızın seyrini ele veren dönüm noktalarından biri sayabiliriz. Bu kitap, entelektüel olarak geldiğiniz nokta bakımından neye karşılık geliyor?
–Her şeyden evvel bağlı olduğum tarikat nedeni ile Fas’ta, Afrikalı Müslümanlarla sürekli bir ilişkim olmuştur. Burası bankaların yağmasından göreceli olarak uzakta kalabilmiş bir yerdi. Bozulmamış olan asli hayatı sürdürme konusunda yeterli bilgiye sahipler. Tıpkı Somali’de veya Güney Afrika’da olduğu gibi… Afrikalı Müslümanlar üzerinde bu kitabın büyük etkisi olduğunu görmüş bulunuyorum. Ayrıca Amerikalı siyahlar üzerindeki etkisini de tespit etmiş olmak beni gerçekten mutlu ediyor. Sonunda Güney Afrikalı Müslümanlar beni, bir ziyaret yapmam için davet ettiler. Bunlar arasında özellikle ‘Zulular’ın İslâm toplum siyasetini kavrama noktasında hayli istifade etmiş olduklarını, buna hayli yatkın olduklarını tespit ettim. Özellikle ırk ayrımcılığı konusundaki fikirleri çok ilginçti. Bizde diyorlardı, şöyle bir düşünce gelişti: “Irk ayrımcılığı hiç önemli değil. Yeter ki çıkarılan altını mücevheri bize verin, ayrımcılığa devam edin. Bizce hiç sakıncası yok…” Irk ayrımcılığı koca bir yalandan ibaret aslında. IMF’den aldığınız kredileri zamanında ödeyemezseniz bırakın altın işlemeyi, Rusya’dan altın almak zorunda kalırsınız. Gerçek ayrımcılık bundan böyle rengi esas alan ayrımcılık değil, paranın bölüşümü üzerine kurulacaktır Güney Afrika’da. Şimdilerde, iki yıl içinde Johannes Town’da yüzlerce yeni zengin ortaya çıktı.
S: Özellikle son dönemlerde geliştirdiğiniz söylem gereği sistemin önemini vurguluyorsunuz. Dünyada tekelci, kapitalist vs. bir sistem mevcut ve bu egemen dünya sistemine karşı, sizce Müslümanlar nasıl bir yapılanmaya gitmeliler ki kendilerine özgü bir yapılanmayı gerçekleştirebilsinler? Yani Müslümanlar nasıl bir cevap geliştirmeliler? İçe dönük kapalı devre bir sistem mi kurmalılar, yoksa sistemle ilişkiye mi geçmeliler?
–Yahudi bankerlerin uydurduğu bir yalan vardır, eğer bizim banka sistemimize entegre olmazsanız size besleyen hayat damarlarınız kurur!
S: Tipik tehditler…
–Evet aynen. Bu tamamıyla bir aldatmacadan ibarettir. Onların sistemi artık işlememektedir. Daha önceleri olduğu gibi, bir yandan kazanmaya, diğer yandan işbirliğini artırmaya devam edecektir bu sistem içinde. Bu harita ile varabileceğimiz menzil buraya kadardır. Bu sosyal yapı içerisinde sistematik olarak bankerlerle bir masa etrafında oturup konuşabilirsiniz, hatta bazıları çok medenidir de. Ancak matematik olarak, kesinlikle bir ilişki kuramazsak…
Kavramsal olarak çıkar ilişkisi üzerine kurulu bankacılık yönetimi iflas etmiştir. Fakat meşruiyetini tanıdığınız sisteme karşı da direnemezsiniz. Randevu istemeye gittiğiniz kurulu sistem, sizin sıkıntıya düşmenizden kazanmaktadır.
Pazarı kontrol edemezsiniz. Çünkü Pazar aslında “fitre”nin bir bölümüdür. Ve onlar fitreyi hiçbir zaman kontrol altına alamazlar. Yapabilecekleri sadece dışardan müdahale etmeye çalışmak olacaktır, tıpkı genetik mühendisliğinde olduğu gibi. Genetik, sadece doğal gelişim süreci içinde, toplum yapısının izin verdiği ölçüde müdahaleyi kaldırabilir. Tıpkı evlenme gibi, toplumsal ilişki esasına dayanan seremonilerde olduğu gibi… Finansal sistem de bunun gibi doğal gelişime tabidir.
Eğer benim sahip olduğum güzel bir masa var ve siz de bunu almak istiyorsunuz, para verirseniz bunun karşılığı bir değişime sahip olursunuz. İşte bu ticarettir ve Allah buna izin vermiştir. Eğer bu değişimde kendiliğinden bir artım söz konusu ise cinayet başlamış demektir. Gayrisafi milli hasılasının artması düşüncesi tamamen bir fanteziden ibarettir. Burada bir artma söz konusu değil, yer değişimi söz konusudur. Peki, değişen şey nereye gidiyor?
Eğer sizden Osmanlı Bankası’nın yöneticilerinin listesini istesem bunu elde etmem mümkün değildir. İngiltere’nin en iyi gazetelerinden Sunday Times bir araştırma grubu kurarak bu konuyu içerden araştırmaya çalıştı. Tam iki yıl boyunca Osmanlı Bankası’nın yöneticilerinin listesini elde etmeye uğraştı. Gerçekte para kimlerin elinde toplanıyordu. Osmanlı Bankası hiçbir zaman Osmanlıların olmadı. Fransız Yahudileri tarafından kurulmuştur. O günden itibaren hilafetin yıkılmasında en önemli rol oynayan unsurlardan biri oldu.
O günden bu yana emirler dışarıdan gelmekte ve ona göre siyasi hareketler organize edilmektedir. Onun için birinci gelen partiye hükümet kurdurulmamıştır Türkiye’de. Alınan kararlar gereği Erbakan’ın hükümet kurmasına izin verilmemiştir. Karar o iki parti tarafından değil, dışarıdaki pazarı elinde tutanlarca alınmıştır. Demokratik sistemde olup bitenleri izah etmek için hiç de entelektüel gayret göstermek gerekmiyor.
S: Bu aşamada İslâm dünyasında geleneksel anlamda, gerekse siyasi anlamda İslâmi bir yönetime talip olan pek çok hareket var. Bunları genel nasıl değerlendiriyorsunuz?
- İsterseniz bunları üç örnekle açıklayalım: İlk olarak Filistin’deki hareketi ele alalım. Samimi olarak gerçekleştirilenleri İslâm’la bağdaştıramıyorum. Müslüman olsalar bile yapılan bombalamalar, yüzlerce kişinin zarar görmesi birer cinayettir. Yapılan ne olursa olsun Yahudilerin verdiği cevap çok daha büyük cinayettir ve hiçbir savaş hukukunda yeri olmayan, düşünülemeyecek şeylerdir.
Esas olan terör değildir. Esas alınması gereken cihaddır ve onun da kuralları vardır. Cihadın birinci kuralı insanların kalbine ve beynine hitap edebilmektir. İnsanlara yakından bakınca İslâm hakkında bir şey bilmediklerini hayatta Bismillahirrahmanirrahim’i bile işitmediklerini, Allah kelamını bile hiç telaffuz etmediklerini görürsünüz. Bu durum benim için trajedi üstüne trajedidir.
Gelelim Cezayir’e… FIS gerçekten çok değerli insanlara sahip. Ancak stratejileri tam bir felaket… Bir genç neslin tamamını kurban verdiler. Diyelim ki FIS sonunda mücadeleyi kazanacak. Sonra ne yapabilecek? Biz Cezayir ulusuyuz, biz bağımsız ulus devletiz diyerek Birleşmiş Milletlere büyükelçi atayacaklar; IMF’ye müracaat edip kredi almak zorunda kalacaklar. İslâmi hareketin liderleri yirmi beş yıllık komünist yönetim boyunca içe kapanmak ve ağızlarını açmadan sessiz kalmak zorunda idiler. Şimdi bunlara işin neresinden başlayacaklarını sormak zorundayız.
Petrol çıkan her yerdeki oluşumlar sabote edilerek Amerikan petrol piyasasının korunması sağlanmaktadır. Irak, İran, Çeçenistan, Libya gibi…
Refah hareketine gelince: Önce Allah’tan Erbakan’a yardımcı olmasını diliyorum. Gördüğüm kadarı ile o şunu fark etmiş durumda: Mesele Dolmabahçe Sarayı’nda ölen kimsenin tartışılmasından çok Dolmabahçe’nin neden yapılmış olduğudur. Dolmabahçe Sarayı’ndan önce Topkapı Sarayı adeta küçük köy gibi bir yerdi ve farklı bir yönetim anlayışı hâkimdi. Bunu Erbakan fark ettiği için koalisyon görüşmelerinde ona Merkez Bankası’nı vermek istemediler. İşte burası İslâm’ın geldiği, İhvanı Müslimin’in ulaşabildiği sınırdır. Bu yüzden hareketler Erbakan’ı desteklemeye, onu takip etmeye başlamışlardır. Çünkü o paranın ne anlama geldiğini kavramış durumdadır. Mesele altın ve gümüş meselesidir, ticarettir ve zekâtın esas alınmasıdır. Müslüman liderlik zekâtı toplamak zorundadır.
S: Sizin ve etrafınızdaki takipçilerinizin yazı ve çalışmalarında Heidegger ve Nietzsche’ye fazlaca vurgu yaptığınızı, referans gönderdiğinizi görüyorum. İşte felsefi olarak Nietzsche ‘la ilahe’ demiştir, Heidegger ‘ilallah’ı tamamlamıştır gibi mülahazadan mı harekete ediyorsunuz? Eğer öyle ise, kendi söylemimizi geliştirirken bile Batı düşünce geleneğine mensup çizgiyi sürekli referans göstermek, Batı düşüncesinin evrenselliği iddiasına hizmet etmez mi?
-Bakın bu gerçekten önemli bir soru. Avrupa’da Nietzsche ve özellikle Heidegger, Frankfurt Yahudilerinin şiddetli saldırılarına maruz kalmışlardır. Frankfurt felsefe okuluna mensup Yahudiler, Heidegger felsefesinin bittiğini, Nietzsche’nin nihilizminin umudun tükenişi anlamına geldiğini söylemişlerdir.
Daha derin bir konsept olarak yeni aşama gelmektedir. Heidegger, geleceğe ilişkin olarak, ama fütüristik anlamda değil, bir büyük adamın söyleyeceği türden şunu belirtmiştir: “Neden Avrupa’yı bu denli öne çıkarıyoruz?”
Avrupa geleceğe, mevcut felsefi geleneğine yaslanarak yürüyemez. Gerçekte, Heidegger felsefenin bittiğini söylemiştir. Sırada başka bir şey var. Felsefe sadece yapısal birtakım sistemlerle, hükümetlerin işlevlerini yerine getirmesi, hizmet sunabilmesi gibi düşünce ve fikirlerle ayakta duruyor. Sistem ise, piyasa gücü ile uyumlu bir dünya sistemidir. Ancak, piyasa gücünün ne olduğu konusunda kesin bir tanımlama da elimizde yok. Tekelci dağıtım döneminden beri gerçek anlamda bir ticaretten bahsedilemez. Teknik olarak zorlayacak bir piyasa mevcut değildir. Sadece deveran eden bir nakit para akışı mevcut. Bu durumda bir keşmekeş halinde dönen para piyasası yerine, kendi para birimimizi oluşturmak durumundayız. Örneğin Güney Amerika, Arjantin petrole dayalı bir çeşit kendi para birimini oluşturdu.
Şimdi Heidegger’ den bahsetmemiz Batı düşünce geleneğinin evrenselleştirilmesi anlamına gelmez. Sadece bir felsefi geleneğin sona erdiğini, özellikle egzistansiyalizme dayanarak söylemiş olmaktan ibarettir. Yani bir sistem olarak değil, uygulama açısından… İnsanlar birbirlerini taklit ederler. Tıpkı sufizmde olduğu gibi. Bir zamanlar İslâm toplumunda sufizme ihtiyaç yoktu. Tekkeler bir bakıma rehabilitasyon merkezleridir. Oralarda Allah’ı anarak yakınlaşmaya çalışırsınız. Ve sufizmin tarifi de pratik, uygulamayı esas alan bir yöntemdir.
S: Bize bu önemli açıklamaları içeren sohbet imkânını verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.
(16 Mart 1996)
