Ülkemizin Manevi Mimarlarından Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’yi Talebesi Kasım Aykut’a Sorduk

Hocaefendi Hazretlerini tanıdıktan sonra şunu gördüm: O, bütün Müslümanların dertleriyle dertliydi. Hiçbir ayrım yapmadan bütün cemaatler arasında İslâm’ı anlatıyordu. Ara ara da tasavvufun önemli sırlarından bahsediyordu. Hocaefendi ile ilk tanışmam böyle oldu.

İNSİCAM

Fotoğraf: Betül Yavuz
  1. Kasım Bey, kendinizden kısaca bahseder misiniz?

1949 Tokat doğumluyum. Tokat İmam Hatip Lisesi’nin orta kısmını bitirdim. Sonra Bursa İmam Hatip’in lise kısmını bitirdim. Erzurum’da İslâm İlimleri okudum, 1970’lerin başı. Sonra da oradan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne Arap-Fars Dili filoloji bölümüne girdim. Oradan mezun oldum. Mesleki yola devam etmedim. Ticarete atıldım.

  1. Hocaefendi ile tanışmanız nasıl oldu?

İskenderpaşa’da ikindi namazlarından sonra Pazar sohbetleri yapıyordu. O zamanlar Hocaefendi Ramuz el-Ehadis okumaları yaptırıyordu. Tabi cemaat azdı, cami de küçüktü o zamanlar.

Hocaefendi Hazretlerini tanıdıktan sonra şunu gördüm: O, bütün Müslümanların dertleriyle dertliydi. Hiçbir ayrım yapmadan bütün cemaatler arasında İslâm’ı anlatıyordu. Ara ara da tasavvufun önemli sırlarından bahsediyordu. Hocaefendi ile ilk tanışmam böyle oldu.

  1. Hocaefendi’nin gençlerle hususi ilgisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bilhassa üniversite öğrencilerine yönelik ilgisinin özel bir sebebi var mıydı?

Bu Gümüşhanevî tekkesinin özelliği ile alakalıdır. Ahmet Ziyaüddin-i Gümüşhanevi Hazretleri, hayatın o kadar içinde olmuş ki ziraat bankası ilk kurulduğu zaman yaptığı ilk iş, cemaatim asla faize bulaşmasın diye, kendi cemaati arasında yardım kuruluşu kurmak olmuş. Cemaatin ihtiyacını oradan karşılamak için yani. Ramuz eserlerini de oradan bastırmış. Kendisi 116 tane halef yetiştirdi. Anadolu’nun ve İslâm âlemini muhtelif yerlerine gönderdi. Cemaatinden bir alay kuruyor ve Osmanlı- Rus Harbine katılıyor. Tabi bu tekkenin bir özelliği var. İslâmi ilimlerde çok iyi bir âlim olacaksınız, şeyh efendi olacaksınız. İlminiz olacak ve halvetiniz olacak. Halvet Musa Aleyhisselam’ın, 40 gün tur dağında kalmasına yani erbain çıkarmasına denir. Gümüşhanevî Tekkesinde Halvet görmemiş insanlara hilafet verilmiyor. Kendi başına tekke kuracak olanlara verilen yetki belgesine hilafet deniliyor. Hilafet bugünkü anlamda yetki belgesidir. Medrese olursa icazet olur ama tarikatta, tasavvufta hilafet deniliyor. Tasavvufun da iki tane ana kolu vardır. Bunlardan birine Nakşi denir. Ebu Bekir (r.a.)’dan Efendimiz (s.a.v)’e kadar gelir. Gümüşhanevî Tekkesi’nden Mehmed Zahid Hocaefendi’ye gelene kadar hep mekteplilerle, okullularla ilgilenmiş. Tekkede daha çok tıp kökenli profesörler var. Ortalama daha zeki talebelerin alındığı yerler.  Onların kafalarındaki problemlere hitap eden bir Hocaefendi görmek hoşlarına gitmiş. Okumuş yazmış insanların da ilgisini çekmeye başlıyor bu durum. İşte Hocaefendi’nin pozisyonu buydu. Kerametlerle değil de gönülle insan kazanmaktı. Özel olarak bu yönü, gençlerin ilgisini, alakasını çekiyor.

Recai Kutan, Erbakan Hoca, Nevzat Köseoğlu, Nevzat Kor, Osman Çataklı da var bu etkilenenler arasında.  En son da Özdemir Bey bu SİHA’ların İHA’ların babası olan. O da böyleydi. Tabi bu insanları ikna edebilmek için bunların iş dünyalarına da hitap edebilmek gerekiyor. Hocaefendi’nin kendisi de sanayi mektebi mezunudur.

Şimdi ben daha umumi bir şeyden yola çıkayım, daha temel bir konudan. İslâm’dan.

İslâm’ın temeli 3 ayağa dayanır: Ulûhiyet, ahiret, nübüvvet.

Ulûhiyet, Allah’ın sonsuz kudretiyle kâinatı yaratması ve 99 ismiyle, tecellileri ile yönetmesi demek.

Ahiret de biz doğmadan evvel, ölümden sonra da bir hayatı yaşayacağımız hakikatidir. Dolayısıyla ahiret, bütün İslâm inancının temelini teşkil eder. Hocaefendi şöyle diyor: Ben bir gün Beyazıt Camii’nde Abdulhakim Arvasi Hazretleri’nin vaazına rastlamıştım. Söylediği şuydu, “Kuran-i Kerim’in ayetlerinin yüzde 99’u ahiretle ilgilidir.”  Ahiret dediğiniz zaman insanların önüne koyduğunuz bir hakikatle yüzleşmesi gerekiyor. Hak, hukuk, mizan, kul hakkı… Kul hakkı denince, bilhassa bizim bu tasavvufi neşvede büyük zatların özelliği şudur: Önce boğazdan geçen lokmanın helal olmasına dikkat ederler. Helal ile de yetinmezler “tıyb” bir üstü olan helal lokmanın “tiyb” olmasıdır. Nedir bu “tiyb” mesela? Cuma vaktine yakın bir zamanda, helal da olsa ticareti bırakmaktır. O esnada ticaret belki “tiyb” olmasına manidir, bırakmak gerekir, bunun gibi şeylerde hassas olmak gerektir.

Bir de nübüvvet var, üçüncü temelde. Nübüvvet şudur: Allah var, ahiret var, bir de Allah ile kullar arasında irtibat kuracak zatlara ihtiyaç var. Melek olsa herkese vahiy gelmesi lazım, bu olmayacağına göre başka şey olması gerekiyor. Allah ile kulları arasında bu irtibatı kuran zatlara peygamberler diyoruz. Nübüvvet, Âdem Aleyhisselam ile başlayıp Efendimiz (s.a.v) ile hitame ermiş oluyor. Ondan dolayı Hatemu’l Enbiya diyoruz. İşte tasavvufun vücut bulması da bununla başlıyor. Yani Efendimizle (s.a.v) Ayşe validemizden bir hadis naklediliyor. Geliyorlar soruyorlar annemize, “Efendimizin ahlâkından bahseder misin?” diye.

Söylediği şudur: “Siz Kur’ân’ı okumuyor musunuz?” “Okuyoruz, Ey Müminlerin annesi” denilince, “İşte Efendimizin ahlâkı Kur’ân’dır.” diyor. Sahabe nesli, tabiun ve tebeu’t-tâbiîn olmak üzere üç nesil, Hocaefendi Hazretleri’nin özel ifadesiyle şöyledir: “O kadar manevi iklime açıklardı ki kulaklarına hakikat değdiği zaman gönülleri açılırdı.”

İnsanlar yüz-iki yüz sene sonra, dünyaya sarılmaya başlıyorlar. Efendimiz (s.a.v)’ın zühd ve takvası unutulmaya başlıyor. İşte tasavvufun doğuşu da bu unutulan hayatın ihyası üzerine oluyor. Biz Efendimizin (s.a.v) hangi sünnetini okuduysak, gördüysek, tatbikini Hocaefendi’de gördüğümüz için örnek alıyoruz. Sade yaşayan ve lükse şiddetle karşı çıkan bir takva ile yaşıyor. “Bu kadar Müslümanın açlığı varken birilerinin öyle saltanatlı hayatlar yaşamasını Rasulullah görse ne derdi?” derdi. Bu çok önemli bir soruydu. Tasavvufta Müslümanlar, davete icabet etmiş, Müslüman olmayanlar da davete icabet etme ihtimali olanlar olarak tabir edilir. Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, haber ulaştığında böyle bir neşveden nasiplenme ihtimali vardır. Böyle söylerdi.

Peki, yaşanan bu sünnet, Efendimizin (s.a.v) o yüksek ahlâkı nasıl olacak? Burada da seyrü süluk tabiri kullanılıyor. Ne demek bu? İnsanın manevi yolculuğu demek. İnsan neyden ibaret? Bir ceset ve bir ruh. Adına can diyoruz. Allah öyle bir özellik vermiş ki bu vücut, onunla kaim ama vücûd olmadığı zaman da onu göremiyoruz. Vücut ruhla kaim. İşte, bu vücut ruhla görünüyor ve burada ruhun seyri başlıyor. Bu vücudun içerisine Allah bir cevher koymuş. Adına ne dersen de. İşte bu cevher ruhtur. Özelliğinden dolayı da Allah emanetini, göklere ve yerlere arz etmiş. Onlar demişler ki Ya Rabbi biz bu emaneti taşıyamayız demişler. Kim taşır? İnsanoğlu “Ya Rabbi ben taşırım!” demiş. Nasıl taşırsın? Sonuçta insanı Cenabı Hak sevdiği için yaratmış. Sevmese yaratmazdı. Yaratmak onun kudretinde değil mi? “Ya Rabbi sen yardım eder el tutarsan biz bu emanetin üstesinden geliriz” demiş. Cenabı Hak da “Ben de bunun karşılığında size cennetimi ve Cemalullahımı veririm” demiş. İşte, bu ruhun yolculuğudur. Peki, bu nasıl elde edilecek? Bu kolay değil.

Son noktada insanın içerisinde bir meydan savaşı yaşanıyor. Bu meydan savaşında ruh var, melek var, iyilik var, iyiler var, iyilerle kötüler arasında bir savaş var yani. Öteki tarafta da güçler var, makam var, mevki var. Bu savaşı kazanmanız lazım, bu savaşı kazanabilmenin yolu da bu savaşa girmiş ve kazanmış büyük zatları bulacaksınız. Bu tabiri onlar kullandığı için söylüyorum. Onlar bu savaşın nasıl kazanılacağının Efendimizin (s.a.v) hayatını tam onun istediği emrettiği şekilde yaşadıkları için biliyorlar, buna sımsıkı sarılmış ve kurtuluş yolunu da burada bulmuşlar. Tin suresinde insan tam böyle yerle gök arası bir mesafede seyrediyor ya hani, öyle. Ezelde Allah ile akdettik. İnsan bu akde sahip çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Tasavvuf budur. İşte yolculuk budur. Medreseler çok aristokrat yaşıyorlar, halkla irtibat kuran her derdine deva olan yardım eden bun yüzden tasavvuf erbabıdır. Medrese ehli hakla aristokratik mesafede olurlar ama tasavvuf erbabı hakla birdir.

Hocaefendi’nin sık verdiği bir misal: “İnsan niye bu kadar aciz ve nankör bir varlık?

Allah ona böyle bir cevheri ve iman gibi bir devleti nasip etmiş buna dört elle sarılmayıp cenneti kazanamaz ise ne olacak? Bizim tek hedefimiz var; o da ahiret üzerinden dünyaya bakmaktır. Çünkü insan, ahiret üzerinden dünyaya baktığında helali, iyiliği, faziletli olmayı, iyilikle ve iyilerle beraber olmanın devletini yaşadığı zaman güzelliği görür, Allah dünyayı da güzelleştirir ahireti de. Dünyada cennet, ilim, zikir ve sohbet meclislerinin olduğu yerlerdir. Buralar cennetten birer numunedir. Çünkü orada melekler vardır, Rasulullah’ın (s.a.v) ruhaniyeti vardır, kemâlât vardır, ahlâk, fazilet, edep, nezaket, Resulullah kelamı, sünnet, hak, hukuk, adalet, kardeşini kendinden öne çıkarmak hissi vardır. Bu değerler kayboldukça üzülüyoruz. Hocaefendi konuşurken “biz öyle bir zamanı yaşadık ki şimdi bize bu gördüklerimiz çok tuhaf geliyor” diyordu. Şimdi Hocaefendi Hazretleri’nin o tuhaf dediği zamanların bile çok güzel zamanlar olduğunu fark ediyoruz.

Hocaefendi parayla ilgili, “Ben, hayatım boyunca parayı anlamamışımdır” derdi. “İnsanın paraya değer vermesini anlayamamışımdır!” diye devam eder. “Parasız da olmuyor, hayır yaparız, talebe okuturuz, tamam bunlar da doğrudur. Paranın insana verdiği bir onur vardır, para ona bir güç verir. İşte bu güç çok tehlikelidir. Olmadığında sabredersin. Dolayısıyla paranın gücü Allah’a teslimiyette noksanlık getirir,” diye eklerdi.  Para çok tehlikelidir.

  1. Hocaefendi’nin ibadet hayatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Hocaefendi ibadeti çok üst seviyede yapıyordu. Benim o zamanda gördüğüm, 7-8 saatin altına düşmüyordu. İnsanların başına gelecek birçok musibetler dualarla, ibadetlerle ve Allah’a yalvarmalarla önüne geçilebilir. Efendimizin de hadisi şerifleri vardır: “Sadaka birçok belayı defeder.” Misafir eve gelecek musibetleri engeller. Hocaefendi Hazretleri bunu tam tekmil yaşayan biridir. Yaşadıkları ve ağzından dökülen bir cümle bile sizin tüm hayatınızı değiştiriyordu. Bu neden önemlidir? Şundan dolayı önemlidir: Din, yaşanmak için gönderilmiştir. Yaşanamayan din, kültürdür. Din yaşandığı zaman, Allah’ın istediği o zühd ve takva yolu kendiliğinden açılmış olur. En ufak bir şeyde savrulan o insanlar, dini ile bağlantısı zayıf olan insanlardır. O din kalpten içeri girip de yaşadığı hayata yansımadığı zaman bilgi adamı kurtarmıyor. Bilgi, ihlasa dönüşünce kurtarır. Bilgi, insanı kurtarmıyor. İşte Hocaefendi’de bilgi, ihlasa dönüşmüş durumdadır “Aziz kardeş” hitabını çok kullanırdı. “Aziz kardeş, siz bu bizim tarif ettiğimiz derslerin ne olduğunu gözler kapandıktan sonra anlayacaksınız. Daha dünyada ne görüyorsunuz ki?!” gözler kapandıktan sonra ne olacak? İşte ölüm diyoruz buna. Bu sebeple Nakşi tarikatında ölümü anma olmazsa olmazdır.

Hocaefendi Hazretleri Hakikat-i Muhammedî’ye inanırdı. Cenab-ı Hak bu kâinatı yaratmaya karar vermiş. Bunun nesi lazım? Kâinat sonradan olma olduğu için ezeli tabiri kullanılmaz. Ezeli ve ebedi olan sadece Allah’tır. Bunun başlangıcı nasıl başlayacak? İşte Cenabı Hak, bu başlangıcı Efendimizin nuru ile başlatıyor. Diğer peygamberlerin peygamberliği sonradan gelmiştir. Efendimiz gelmeden O’nun nuru gelmiştir. Kâinatın başlangıcı O’nun nuru iledir. Evveli de ahiri de O’dur. Bütün gelen peygamberler mevzi gelmiştir. Bir peygamber bir şehre gelmişse öbür peygamber başka şehre gelmiştir. Musa (a.s.) diyoruz, kardeşi Harun (a.s.) diyoruz, işte Musa (a.s.)’ın kayınpederi Şuayb (a.s.) diyoruz. Hepsi belirli bir yere geliyor. Ama Efendimizin özelliği hatemül enbiya olmasıdır. Nübüvvet mührü, son mühür onunla basılmış. Din tamamlanmış, nübüvvet bitmiş, kapı kapanmış. “Bugün ben sizin dininizi tamamladım” ayeti geldiğinde Ebubekir (a.s.) ağlıyor. Neden ağlıyorsun, bak dinimiz tamamlandı.” Diyorlar. “Dinin tamamlanması demek O’nun gitmesi demektir. Tamamlandı demek Resulullah’ın gitmesi demektir.” Diyor.

O’nun dini ile hayat idame edilecek ve kıyamete kadar bu dinle yaşanacak. “Habibim biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Bir peygamber-i zîşân düşünün ki bütün âlemlere, inse, cinne gönderiliyor. Eline hiç ölmeyen ve bir kelimesi bile değiştirilemeyecek bir kitap veriliyor. Taşıdığı sancak bu rahmet sancağı, herkesi bu sancağın altına davet ediyor. Daveti de kıyamete kadar böyle devam etmiş oluyor. Onun için Hocaefendi hazretleri gibi zatlar buna o kadar çok önem veriyorlardı ki. İnsanın maddi ve manevi merkezi olduğu söylenir. Maddi merkezini kalp kabul ediyorlar. Beyin diyenler de var. Kalp yumruk kadar, kanı süzen bir madde, işte o kalbin üzerindeki bir yerde insanın manevi kalbi, gönül denilen yeri var. Burası insanın manevi yeridir, diyorlar. Burada bir kirlenme olduğu zaman, burada bir istikametsizlik olduğu zaman, bütün vücut kaybetmeye başlar diyorlar. 

İmam Azam Hazretleri’ni çok seviyordu Hocaefendi. Şöyle derdi: “İmam Azam Hazretleri, ramazan geldiği zaman günde iki hatim yaparmış.” Bir gece bir gündüz yaparmış. Hocaefendi Hazretleri yirmi yedisinden sonra hafız olmuştu. “Çok gayret gösterdim ancak ramazan günleri bir hatim yapabildim,” demişti. İşte o, böyle bir zattı.

“Şeyhlik dünyevi bir makamdır. Dünyevi olan hiçbir şeye talip olmayın.” demişti.

Vefatında söylediği sözler bana çok çarpıcı gelmiştir “Hacılık da boş şeyhlik de boş hocalık da boş. Dört elle Allah’a sarılın. İşte bütün kurtuluş şeriat, hedef, hakikat, marifet, tasavvuf nedir? Allah’ın razı olduğu bir kul olmaktır. O razı olmuş ise tüm dünya bir araya gelip savaş ilan etse ne?! Ölürsen şehit olursun ama Allah’ın razı olduğu bir kul olmuş olursun.” Allah’ın razı olduğu bir kul olarak onun huzuruna gideceksin.

Hocaefendi buyuruyor: “İnsanın hak ile beraber olmasından daha büyük bir devlet yoktur. Cehennem azabından daha büyük azap da Allah’tan uzak olmaktır.”

“İnsan bir günah işlediği zaman acı duyar ‘Ya Rabbi istiğfar ettim. Yanlış yaptım, hata ettim’ diye gözyaşı döker. İyilik işlediğinde de sevinç duyar, der ki ‘Ya Rabbi bu ne güzel ibadettir, bana nasip ettin, sen nasip etmeseydin yapamazdım’ der. İşte bu imanın alametidir. ” derdi Hocaefendi.

Hocaefendi hazretleri bir simgedir. Bu simge neyi karşılıyor? Bunu anlatmaya çalıştık. Aslolan da bize gereken de bu simgedir. Bu Hocaefendi Hazretleri, sadece bir Hocaefendi Hazretleri değildir.

Firavun, Musa (a.s.) gelmesin diye, dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz çocuk katletmiş. Siz onu tek bir Musa zannedersiniz ama o, dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz çocuğun da ruhudur. Hocaefendi de şimdi bir simgedir.

  1. Hocaefendi’nin cenazesinde bulundunuz mu?

Evet, erkenden gittik biz. Mezar kazılıyordu o esnada. Osman Çataklı, “bu mezar kaçırılabilir” dedi. Bir taşla işaretledik. Hocaefendi’nin yokluğunun günlerce etkisinde kaldım, bana hüzün getirdi. Çünkü benim ruh dünyamda bambaşka bir yeri oldu Hocaefendi’nin. Allah biliyor ki Hocaefendi’yi biz çok sevdik o da bizi çok sevdi. Sevgi aşağıdan yukarı gitmez, bilirsiniz, yukarıdan aşağıya gider.

  1. Hocaefendi neler okurdu?

Gazali’yi çok severdi. İhya’dan çok misaller verirdi. Hocaefendi’nin çok üzerinde durduğu ve okunmasını tavsiye ettiği bir zat idi.

  1. Hocaefendi’nin diğer Hocaefendiler ile münasebeti nasıldı? Ziyaretler olur muydu?

Sami Efendi ve Ali Haydar Efendi hocaları ziyaret ederdi. Bir tekkeden başka bir tekkeye derviş getirmeye çalışanları hırsızlıkla suçlardı. “Adamın, bir fabrikada yetiştirdiği ustabaşını çalmak ne ise bu da odur.”

“Bir de ‘Allah demek için bir şeyhe mi gitmek lazım ya, Allah diyen deli olur’ diyorlar. Vallahi de yalan. Allah diyen veli olur” demişti.

Üslubu da çok güzeldi, ibretlik kıssalar anlatırdı.