Taha Kılınç ile Son Kitabı Bir Rüyayı Hatırlar Gibi’yi Konuştuk

Gazeteci-Yazar Taha Kılınç 1980 Anamur (Mersin) doğumlu. Kartal Anadolu İmam- Hatip Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 2011-2016 arasında Sabah gazetesinde editör ve dış haberler müdürü olarak çalıştı. 2016’dan beri Yeni Şafak gazetesinde, haftanın iki günü Ortadoğu ve İslâm dünyası merkezli yazılar yazıyor. Yayımlanmış 17 kitabı olan Taha Kılınç, aynı zamanda aylık Derin Tarih dergisi ve gzt.com/mecra internet sitesinin de genel yayın yönetmeni. Kılınç, geçtiğimiz ay 2005 yılında basılan “Şam Kitabı” adlı eserini, “Bir Rüyayı Hatırlar Gibi” adıyla ve içeriğinde önemli değişiklikler de yaparak yeniden okuyucuyla buluşturdu.

İnsicam Dergisi olarak Taha Kılınç ile son kitabı “Bir Rüyayı Hatırlar Gibi -Savaştan Önce Suriye-” üzerine konuştuk.

İNSİCAM

İsterseniz önce seyahat etmekten söz edelim. Millet olarak seyahat konusunda tembeliz galiba, ne dersiniz?

Ben seyahatin önemini yeterince kavramadığımız kanaatindeyim doğrusu. Seyahatin insana kazandırdığı ufuk ve derinlik, olması gerektiği kadar dikkatimizi çekmiyor. Daha çok yorgunluğa ve külfetlere takılıyoruz. Oysa o yorgunluk ve külfetlerin arkasında bize sunulan muhteşem nimetler var.

Öte yandan, hem önemini kavramamak hem de “seyahat” deyince sadece çok uzun mesafelere masraflı yolculuklar yapmayı anlamak söz konusu. Oysa bulunduğumuz şehir ve bölge içinde bile kaliteli ve derinlikli seyahatler yapmak mümkündür. Dolayısıyla ben “Seyahat edemiyorum, çünkü maddî imkânım yok” şeklindeki mazeretleri de geçerli görmüyorum.

Seyahat konusundaki temel eksikliğimizi “meraksızlık” şeklinde tanımlıyorum ben. Yaşadığımız şehri merak etmiyoruz, etrafımızı merak etmiyoruz, yakınları da uzakları da merak etmiyoruz. Aile geçmişimizi, soyadımızın öyküsünü, evimizin bulunduğu sokağın adının hikâyesini, semtimizin tarihî serüvenini… Neredeyse hiçbirini merak etmiyoruz. Bunların hepsi birer seyahat aslında.

Seyahatlerin size kazandırdıkları nelerdir? Birçok insan dil bilmemenin seyahat etmeye engel olduğunu düşünüyor. Ne dersiniz, yabancı dil bilmemek yurt dışına çıkmaya, seyahat etmeye mani midir?

Seyahat, gerçekten ön yargılardan ve ön kabullerden azade bir şekilde gerçekleştirilirse, insanı taassuptan kurtaran bir süreç. İslâm dünyasının farklı noktalarında yaşananlar, diğer Müslümanların tecrübeleri, her alanda ortaya konan eserler… Tüm bunları gözlemlemek, insana inanılmaz bir ufuk kazandırıyor. Doğruların sadece sizin alıştıklarınızdan ibaret olmadığını fark ediyorsunuz. Bazı yanlışlarınızı düzeltme imkânı buluyorsunuz. Coğrafyanın ve kültürün algılar üzerindeki tesirinin, zannedilenden çok daha fazla ve derin olduğunu görüyorsunuz mesela. Benim seyahatlerimden bana kalan en keskin sonuçlardan biri de budur.

Dil bilmek, elbette çok önemli. Ama “Seyahat etmiyorum, çünkü dil bilmiyorum” şeklindeki ifadelerin kuru bir mazeret olduğunu düşünüyorum. Çünkü dünyanın neresine giderseniz gidin, derdinizi anlatacak bir vesile bulursunuz. Hele de günümüzün dünyasında, dil bilmemek asla seyahate engel olamaz. Biraz merak ve biraz cesaret kâfi.      

Gazetede köşe yazıyorsunuz. Dergilerde yazılar yayınlıyorsunuz. Yazdıklarınız genelde İslam dünyasıyla alakalı. Türkiye Müslümanları, İslam dünyasını ne kadar tanıyor, izliyor, biliyor?

İslâm coğrafyası, küçüklüğümden itibaren benim doğal gündemim ola geldi. Henüz hiçbir şeyden habersiz bir çocukken bile, babamların arkadaş ortamında Afganistan’dan, Filistin’den, Mısır’dan, Bosna’dan bahsedilen bir çevrede büyüdük elhamdülillah. Önce “kulak mollası” oldum, yani kulak dolgunluğu oluştu. Ardından okumalar, seyahatler ve yazı süreci geldi. Hâlen de devam ediyor. Büyük bir iştiyakla, ders çalışır gibi, İslâm coğrafyasını çalışıyorum. Görebildiklerimi göstermeye gayret ediyorum.

İslâm dünyasından haberdar olmak deyince, benim çok şaşırdığım bir durum var: 1960’larda, 1970’lerde, 1980’lerde vs. Türkiye Müslümanlarının İslâm coğrafyasının dört bir yanında olan biteni ayrıntılı bir şekilde takip ettiklerini, dertlendiklerini, hayaller kurduklarını, yumruklarını sıktıklarını gözlemliyoruz. Sayısız dergi dosyası, gazete yazısı ve kitap, bunun ispatı. İletişim ve ulaşım imkânlarının bugünle asla kıyas edilemeyeceği o dönemlerde, bu bilgi akışı nasıl sağlanıyordu? İşte buna çok şaşırıyorum. Bulabildiğim cevap ise yine aynı: Meraklıydılar, hem de çok meraklıydılar. Aynı zamanda endişeli ve coşkuluydular.

Türkiye Müslümanları İslâm dünyasını bugün yakından izliyor. Teknolojinin sağladığı imkânlar çok fazla. Ulaşım da son derece geliştiğinden coğrafyanın her yerini adımlamak artık mümkün. Lâkin ben, bütüncül bakış konusunda hâlâ kat etmemiz gereken uzun mesafeler olduğunu gözlemliyorum. Mısır’ı sadece İhvan üzerinden, Tunus’u sadece Nahda üzerinden, Filistin’i sadece Hamas üzerinden okumak türünden duygusal ama gerçekçi olmayan alışkanlıklarımız var. Bu noktalarda ufkumuzu ve bilgimizi genişletmemiz gerekiyor.     

Kudüs Yazıları, Ortadoğu’ya Dair Yirmi Tez, Coğrafyamızı Adımlarken Hatırda Kalanlar, Seyrüsefer gibi kitaplarınız hep bir acının, derdin, sızının yansımalarını barındırıyor içinde. Bunları dile getirmek, sizi nasıl etkiliyor? Endişelendiriyor mu umutlandırıyor mu? Bu acılı, kederli coğrafyayı yazmak nasıl bir duygu?

İslâm coğrafyasıyla kurduğum ilişki aynı anda hem yoğun okumalar hem de sık seyahatler şeklinde gelişti. Okumalarım içinde de elbette tarih çok büyük yer tutuyor. Halihazırda bir tarih dergisinin genel yayın yönetmenliğini de sürdürüyorum zaten. Bugün yaşadığımız her şeyin tarihte bir karşılığının ve benzerinin olduğunu görüyorum. Bu da bana güç veriyor. Ümitsizliğe kapılmak ve ye’s içine düşmek yerine, halimizi tarihteki hangi dönem ve olayla kıyaslayabileceğimi bulup, ona göre vaziyet almaya çalışıyorum. Çünkü ortada yaşanmış bir örnek ve ulaşılmış sonuçlar var. Bu da sürekli bir okuma ve anlama çabası demek.

Acılı ve kederli bir coğrafyayı yazıyorum, doğru. Ama sürekli acı ve keder de yazmıyorum. Çünkü bu coğrafyada aynı zamanda birbirinden ilginç, renkli, sürükleyici ve merak uyandırıcı hikâye de mevcut. Ayrıca, sadece acı ve kederden bahseden bir üslubun, genç nesilleri “ümmet” diye bir mefhuma inanmamaya sürüklediğini ve ümitsizleştirdiğini de gözlemliyorum. Bilinç aşılayacaksak eğer, önce dikkatleri çekmeliyiz. Dikkat çekmek de ancak merak ve ilgi uyandıracak öyküler yoluyla gerçekleşiyor. Ben biraz bu türden anlatımların peşindeyim.

Şam Kitabı, ilk göz ağrınız. Şimdi bu kitap, Bir Rüyayı Hatırlar Gibi adıyla yeniden önemli değişikliklerle okuyucuların karşısına çıktı. Sizi bu değişikliğe ne sevk etti?

Şam Kitabı 2005’te ilk yayınlandığında, Suriye ile alakalı ve pratik gezi rehberi hüviyetinde bir kitap Türkçede mevcut değildi. Bu yüzden, kitap hak ettiğinin çok üzerinde bir teveccüh gördü. Benim de ilk kitabım olduğu için kitleler beni Şam’la tanıdı. Kitap üst üste baskılar yaptı o dönem. Ancak sonrasında yayınevi faaliyetlerine ara verince, kitap da bulunmaz oldu. Sürekli olarak, “Tekrar yayınlansın” türünden talepler gelmeye başladı. Hele de 2011’den sonra Suriye’nin tarihî şehirleri harabeye dönüşünce, “Acaba savaştan önceki Suriye nasıldı?” sorusu eşliğinde kitaba rağbet yoğunlaştı. Ama ben Şam Kitabı’nı 2005’teki haliyle yayınlamak istemiyordum. Çok şey değişmişti çünkü. Kitabı o haliyle yayınlamak, okuyucuyu yanıltmak anlamına gelecekti. Ayrıca ben de Suriye’yi ziyaretimden itibaren geçen 20 yıl boyunca İslâm dünyasının her yerine seyahatler yapmış, birçok meseleyi zihnimde olgunlaştırmış, farklı tecrübeler kazanmıştım.

Derken, geçtiğimiz haziran ayında bir gün bilgisayar başına oturup dosyayı açtım. “Acaba kitabın neresini tadil edeyim?” derken, metni en baştan ve yeniden, yeni bir üslupla yazmam gerektiğini fark ettim. Böylece ortaya yepyeni ve tamamen farklı bir kitap çıktı. “Şam Kitabı” 170 sayfaydı, “Bir Rüyayı Hatırlar Gibi” yaklaşık 400 sayfa. Sadece bu fark bile, okur için bir fikir verir diye düşünüyorum.          

Bence Bir Rüyayı Hatırlar Gibi ansiklopedik bir muhtevaya sahip. Zengin bir içerikle karşı karşıya okuyucu. Tarih, coğrafya, biyografi, siyaset, din gibi birçok konu Suriye’yi anlamamız için ele alınıyor. Fotoğraflar ayrı bir tat katmış kitaba. Bu kadar malzemeyi yoğurmak zor olmadı mı?

Yazarken, kitabın içeriğinin ve kapsadığı sahanın, yıllar içinde zihnimde birikip demlendiğini fark ettim. Yaşanan olayların da bunda tesiri var elbette. Okunan, görülen, yaşanan ve tecrübe edilen birçok şey üst üste geldi. Dolayısıyla malzemeyi yoğurmak zor olmadı. Ama anlattığım konu ve dönemleri yakından bilmeyen ve takip etmeyen okur için manzarayı net biçimde tasvir etmeye çalışmak biraz yorucu oldu. Çünkü nihayetinde bu belli bir coğrafyayı, belli bir bakış açısıyla ele alan bir kitap. Fakat genel okura da hitap etmesini istedim.

Bir Rüyayı Hatırlar Gibi’de, Suriye’nin ilmî yapısını, önemli âlim ve kanaat önderlerini, kurumlarını ve bunların siyasetle ilişkilerini ayrıntılı biçimde ortaya koymaya gayret ettim. Bazı bilgiler, Türkçe bir kaynakta ilk kez benim bu kitabımda bir araya geldi. Bu da benim için hamd vesilesi. Kitabın, bu yönüyle daha ayrıntılı araştırmalar ve okumalar için de başlangıç noktası olacağına inanıyorum.           

Eserin başında, Başlarken’de Şam Kitabı’nın ilk baskısında, 7 Kasım 2005, yaptığınız öngörülerin çıktığını belirtiyorsunuz. Bu kadar değişken bir coğrafyaya dair yorum yapmak, değerlendirmede bulunmak riskli değil mi sizce?

Evet riskli. 20 yıl kadar önce bu riski alacak kadar cesurmuşum demek ki. O tarihten günümüze doğru bakınca, hem okumalarım hem seyahatlerim hem de tecrübelerim çerçevesinde aynı cüretkâr satırları bugün yazamam belki. 2005’te “Bugünkü Suriye günün birinde yıkılacak, o zaman bu satırlar şahit kalacak” minvalinde şeyler yazmıştım. Doğrusu bu öngörünün bu kadar çabuk gerçeğe dönüşmesi de acı verici biraz.    

Bir Rüyayı Hatırlar Gibi’nin alt başlığı, Savaştan Önce Suriye. Şunu öğrenmek istiyorum: Savaştan önceki Suriye’den ne kaldı bugüne ya da ne kadarı kaldı?

Savaşın ortaya çıkardığı yıkımı, “insanî” ve “mimarî” şeklinde iki ayrı noktada değerlendirmek gerekiyor. İnsanî yıkımın içinde katliamlar, sürgünler, mülteci hareketleri ve bütün diğer felâketler var. Mimarî yıkım ise Halep’in baştanbaşa harabeye dönüşüyle sonuçlandı. Humus da aynı şekilde tamamen yıkıldı. Şam’ın merkezinde yıkım gerçekleşmediyse de dış mahalleler ve banliyöler tümüyle bombalandı. “Eski Suriye”nin yerinde -maalesef- yellerin estiğini söyleyebiliriz. Çünkü ne insanî ne de mimarî kayıpları yerine koymak mümkün değil.

Savaştan Önce Suriye’yi anlatmaya çalıştınız bu eserinizde. Suriye’nin bugününü ve yarınını nasıl görüyorsunuz? Savaş bittiğinde, savaştan önceki Suriye’nin ne kadarını bulabileceğiz?

Savaş, yeni bir Suriye meydana getirdi. Nüfusu yarı yarıya azalmış, birçok açıdan “homojen” hâle gelmiş, siyasî ve dinî alanda Baas rejiminin dilediği gibi at koşturabileceği bir Suriye… İran’ın “Şiî bir Suriye” oluşturmak için istediği bütün şartlar şu anda hazır. Kitapta, İran’ın Suriye’yi yeniden dizayn etme projesinin bütün detaylarını anlatmayı da ayrıca önemsedim. Çünkü Türkiye’de maalesef çok az bilinen konular, ama yakın gelecekte bu durumun acı sonuçlarını bütün İslâm dünyası yaşayacak. 

Zaman ayırıp dergimiz İnsicam’ın sorularına cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz.

Estağfirullah. Tüm dostlara sizin vesilenizle selam ediyorum ben de…