Havf, Recâ ve Yakarış: Cahit Zarifoğlu

Yüreğine yerleşen o “şey” yükseldikçe başı öne eğilmiş, ama gözleri hep yukarı bakmıştır: Yardımı da bağışlanmayı da hep O’ndan dilemiştir.

Selinay KELEŞ

Her şey zıttıyla kâimdir. Kâinatın kusursuz düzeni de bu sebeptendir belki de: Zıtlıklara rağmen uyum içinde olmak. Necip Fazıl’ın da dediği gibi “bütün zıtlar hem kavgada hem barışta”dır. Gündüzü gece olmadan, iyiliği kötülük olmadan ya da sıhhati hastalık olmadan anlamamız zordur. Bu zıtlıklar arasındaki deverânımızdır yaşamak öyküsü. Aynı zamanda zıtlıklar arasındaki bu koşuşturma evrenin ve yaşamanın bir kuralıdır da. Sabitlik, eşyaya mahsustur; insan ise “canlı” olandır. Biz insanlara düşen ise, kâinata yerleştirilmiş zıtlıklardaki sırları ve hikmetleri keşfetmeye çalışmaktır.

Böyle baktığımızda “Yaşamak” adlı kitabına “Ne çok acı var.” diyerek başlayan da Zarifoğlu’ydu, “Kapı aralığından baktığımda görebildiğim en güzel şeydir yaşamak.” diyen de. Çünkü Cahit Zarifoğlu da biliyordu ki “yaşamak” dediğimiz o güzel şey, acılar olmadan olmazdı. Geldiğimiz bu dünya bir imtihan dünyasıydı ve imtihanı kazanmak ancak mutedil olmakla, yani “ümmeten vasaten” olmakla mümkündü. Ne acıyla yatıp acıyla kalkmak ne de dünyadan bîhaber yaşamak. Halktan biri olup “seçkin olmamak” ama Hak’la olup seçilmişlerden olmak. Evet, Zarifoğlu tam da böyle biriydi. Kendisini her ne kadar “Seçkin/Bir kimse değilim/İsmimin baş harfleri ‘acz’ tutuyor” (Sultan, Şiirler, syf. 531) diyerek tanımlasa da o kişiliği ve yaşayışıyla insanların arasında seçilen biriydi.

Yazmanın yaşamakla doğrudan bir ilişkisi vardı. Bazı şeylerin “yaşamadan bilinemeyeceği” gibi, aynı zamanda “yaşamadan yazılamazdı” da. Zarifoğlu’nun yazılarına ve şiirlerine baktığımızda yaşadığı ve sahip olduğu değerlerin kalemine en zarif hâliyle yansıdığını görürüz. Özellikle, şiirleri bir “kâl” ilmi olmaktan ziyâde bir “hâl” ilmi olan tasavvufla yoğrulmuştur. Tasavvufta “tarikat” dediğimiz bidâyetten, “hakikat” dediğimiz nihâyete uzanan bir yol vardır. Bu yolun ve bu yolda yürürken yaşadığı hallerin, Cahit Zarifoğlu’nun kaleminin mürekkebine yansıdığı âşikârdır.

Zarifoğlu’nda oluşan bu anlayışın temelinde çocukluğundan beri tasavvufi geleneklerin korunup yaşatıldığı bir ailede yetişmesi ve gençliğinde tanıştığı, kendisi için rehber olarak kabul ettiği büyük isimler vardır. Özellikle Necip Fazıl ve Fethi Gemuhluoğlu’nun sözleriyle, dünyanın gelip geçici olduğunu ve bu gelip geçiciliği anlamlı kılacak olanın Hak dostlarıyla kuracağı muhabbetle olacağını anlamıştır.

Sonrasında ise gönlünde oluşan bu istek, amacına ulaşmış ve asıl hakikat yolculuğu, şeyhi olarak bildiğimiz Abdurrahim Reyhan Efendi’ye intisap etmesiyle başlamıştır. “Ve gözüm eşyamda değil/Yoruldum maddemden/Ta ki dünya bitti/Köşk kurdum sakin oldum” (Ayna, Şiirler, syf. 330) diyerek maddeden sıyrılıp, ruhuna yönelmiş ve dünyasını bir kenara bırakarak asıl yurdu için hazırlığa başlamıştır. Zarifoğlu, bu yola çıktıktan sonra hayata hem dünya hem ahiret penceresinden bakmaya başlamış ve bir “yaşar” olmanın ötesine geçmiştir.

Zarifoğlu, hayatının bu evresinden sonra da zıtlıkların arasındaki koşuşturmasını bırakmamış ve bu yolun gerekliliklerinden biri olan “havf ve recâ”yı hayatının merkezine yerleştirmiştir. Bu durum, onun son şiir kitabının adına, “Korku ve Yakarış” olarak yansımıştır. Yüreğine yerleşen o “şey” yükseldikçe başı öne eğilmiş, ama gözleri hep yukarı bakmıştır: Yardımı da bağışlanmayı da hep O’ndan dilemiştir. Geçen ömründen emin olmamış ama affedecek olandan da ümidini hiç kesmemiştir. “Sultan” şiirinde içindeki o korku ve ümit deverânını, “Hayat boş geçti/Geri kalan korkulu/Her adımım dolu olsa/İşe yaramaz katında/Biliyorum” (Sultan, Şiirler, syf. 531) diyerek dile getirmiş ve son dizede “Bağışlanmamı diliyorum” diye ekleyerek bir yakarışı da ihmâl etmemiştir. Aslında Zarifoğlu’nun yaşamak öyküsü, bu üç kelime arasındadır: Havf, recâ ve yakarış. Yaşamının bir ucuna korkuyu bir ucuna umudu yerleştirerek, dilinde yakarış cümleleriyle sâ’y edercesine bu iki uç arasında gidip gelmiştir.

Zarifoğlu, sadece “şair” denilerek geçilecek bir yaşam sürmemiş ve daima bir arayış içerisinde kendini bulmaya çalışmıştır. Kimi zaman bir pilot, kimi zaman bir öğretmen, kimi zaman bir güreşçi olarak karşımıza çıkmıştır. Üzerine birden fazla kıyafet giymiş ama en sonunda asıl olanın kıyafetin içindekine yönelmek olduğunu anlamıştır. Kendine yöneldikten sonra varlığa hikmet nazarıyla bakmış ve ondaki mânâyı görmeye çalışmıştır. Gördüğü o mânâyı kalemine yansıtmış ve hakikati bazen bir kuşun kanadına bazen bir ağacın dalına gizlemiştir. Onun kaleminin mürekkebi, gördüğünden ve yaşadığından ibâret hâle gelmiştir.