Selçuklu Kartalı

Bir dev derin uykularından kalkıp esneyerek Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne, Kazan’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada uyanıyor. Bir millet, bir ümmet ayağa kalkmaya hazırlanıyor.

Arif ALTUNBAŞ

Tanrı Dağları beyazlara bürünmüş, ak saçlı, aksakallı, ak sarıklı bir Alperen gibi bütün heybetiyle dimdik karşımda duruyor.
Alacakaranlığın arasından sessizce şafak sökerken, bütün zirvelerde milyonlarca yıllık tarihe şahitlik yapmış dağların zirvelerindeki masal perilerileriyle birlikte Manas Ata’nın ulusunu buradan kuşbakışı seyrettiğini görür gibi oluyorum.

Dağların doruklarından kopup gelen sert rüzgârlar, tepelerden, vadilerden aşarak Kırgızistan’ın, Kazakistan’ın, Özbekistan’ın ve Asya bozkırlarının saçlarını tarayıp Hazar Denizi’nin sahillerindeki dağlar gibi köpüren dalgalarla kucaklaşıyor. Oradan da Hazar’ın karşı yakasındaki Kafkaslara uzanıyor.

Bembeyaz karlarla bürünmüş bozkırlarda, boz üylerde (1) yaşayan çocuklar üşüyor. Soğuktan pembeleşmiş tombul tombul yanakları, burunları iki çeşme, iki dirhem bir çekirdek bakışları aydınlık yarınlara gebe… Boz üylerin eşiğinde sadık dostlar olarak yaz kış nöbet tutan çoban köpekleri üşüyor.

Kar altındaki otları tırnaklarıyla eşeleyen yılkılar(2), taylar, kulunlar(3), kara koyunlar, ak koyunlar üşüyor. Uçsuz bucaksız bozkırların tüm sakinleri üşüyor.

Sabah ezanı dalga dalga Tanrı Dağları’nın yamaçlarından tırmanarak gökyüzüne, zirvelere ulaşıyor. Oradan doğuda; Çin Seddi’ni aşarak Urumçi’nin, Turfan’nın, Kaşgar’ın yüreğine bir muştu gibi yayılıyor.

Batıya doğru yankılanan ezan sesleri Orta Asya bozkırlarında doludizgin koşan atlar gibi özgürce Mâverâünnehir’i şimşek gibi geçerek, Semerkant’ı, Buhara’yı selamlayıp Horasan erlerinin ve erenlerinin akıncı ruhunu kuşanarak, Anadolu içlerine sımsıcak bir güneş ışığı gibi doğuyor. Buradan Anadolu steplerini, boğazları, bir solukta atlayarak Tuna boylarına, Adriyatik kıyılarına, Viyana önlerine, Afrika sahillerine ulaşıyor.

Evet. Tanrı Dağları’nın üstünde süzülen Türk Hava Yolları uçağındaki sürgün bir Akıncı, düş görüyor. Çift başlı Selçuklu Kartalı gibi gökyüzünde süzülen uçak, iki pençesini açmış vaziyette yere inişe hazırlanıyor.

Anadolu’nun bağrından ata yurduna kopup gelen bir Osmanlı çocuğu, evinden barkından, anasının merhamet kanatlarından, babasının dağ gibi gölgesinden, sevdiklerinin sımsıcak bakışlarından, esenlik yurdu vatanından çok uzaklarda atalarının ruhuyla tanışmak için Narn’da, Talas’ta, Karakol’da, Celalabat’ta, Osh’ta, Kızılkaya’da, Balasagun’da, Almaata’da, Aktav’da, Çimkent’te doğuyu tekrar zapt edecek, batıya Alpaslanlar gönderecek kardeşleriyle kucaklaşmaya geliyor.

Hoca Yesevi’nin, Mahtum Kuli’nin, Buhari’nin, Ali Şir Nevai’nin, Mevlana’nın, Hacı Bayram’ın, Yunus’un sevda yüklü kervanlarını denkliyor ufuklar. Kuşluklar, zamanın şah damarına ölümsüz mesajlar sunacak çağın süvarilerini arıyor. Vahyin süvarilerini, Kur’ an fedailerini, İmamı Yesevi’nin, Serahsi’nin talebelerini… Tanrı Dağı’nda uyuyan Manas Destanı’nın masal kahramanlarını…

Bişkek, Almaata, Taşkent semalarında yankılanan ezan sesleri, akın akın Çin Seddi’nin duvarlarını yalıyor, tekbir tekbir soğuk çan seslerini bastırıyor.

Çift başlı Selçuklu Kartalı bütün haşmetiyle Tyanşan Dağları’nın eteklerine oturan Uluslararası Manas Havaalanı’ndaki şahinlerinin yuvasına konuyor. Sanki Dede Korkut kanatlanmış, atından inerek bin yıllık destan kahramanı olarak diriliyor.

Hayal kahramanları, ayrılık hasretiyle yanıp tutuşan kardeşlerin yüreklerini birleştiriyor. Alatoğ’ın dondurucu rüzgârları, Isık Göl’de dem alırken, emperyalist işgalcilerin aramıza ördüğü buz dağları zaman ve mekânın anlamını yeşertiyor.

Karşılıklı uzanan sevgi, saygı, kardeşlik ve dostluk elleri, tüm Orta Asya Mankurtlarını dokuz şiddetinde bir depremle derinden, ama çok derinden sarsıyor. “Uyan! Ey Milletim! Ey milletim uyan” çağrısı, Muhammed İkbal’in gür sesiyle Hindikuş Dağları’ndan Hind Okyanusu’na, oralardan buralara kadar bir muştu gibi uzanıyor Bu diriliş çağrısı, bölgenin paslanmış kölelik zincirlerini bir bir kırıyor.

Bir dev derin uykularından kalkıp esneyerek Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne, Kazan’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada uyanıyor. Bir millet, bir ümmet ayağa kalkmaya hazırlanıyor.

Asya bozkırlarından kopan bir fırtına Anadolu’yu bir solukta geçip, Tuna boylarında koşan aslan yeleli akıncı atları oluyor. Asya’da, Afrika’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da alnı ak, yüzü pak geziyor Selçuklu Kartalları…

Baharı saçlarından tutup getirmek için Orta Asya bozkırlarının rüyalarına konuk oluyor akıncı beyleri, Anadolu’nun erenleri, Kur’an bülbülleri, Yeni Türkiye’nin süvarileri, aydınlık savaşçıları, İmam Yesevi ve Nakşibendî’nin talebeleri…

Orta Asya steplerinde yılkılar, taylar, kulunlar, çocuklar ve bozkırlar üşüyor… Gözümün önünden akıp giden hatıraların sıcaklığına rağmen ben üşüyorum, yanardağ yüreğim üşüyor… Osh, Andican, Semerkant, Buhara üşüyor.

Güneş yine bütün parlaklığıyla dağları ve bozkırları kucaklamak ve bağrına basmak için doğuyor. Düş gören bir Akıncı, derin ve o soylu düşlerinden uyanıyor… Selçuklu Kartalı’nın iki yana açılmış kanatları, hafif bir sarsıntı ile dev bir masal kuşu gibi Manas Meydanı’na konuyor.

Talas Savaşı’nın ruhuyla düş gören atlar, kılıçlar, mızraklar ve yiğitler yeni bir güne, belki yeni bir çağa uyanıyor…

Dipnot:

1-Keçeden çadır

2-Yaban atı

3-Yabani atın tayı