İnci Mercan Gerdanlığı -15-

Abdullah ibn Amr ibn As (R.A.)

Rasulullah (s.a.v); bir muallim olarak gönderilmiştir. Varoluşta, dünyada ve ahirette yücelik ilimledir. Her çeşit ilim öncelikle; İslâm ümmetinin benimsediği bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen kuralların devamlılığı ilme bağlı olduğu için Hz. Peygamber ilmi yüceltmiş ve teşvik etmiş, ilmin nâfile ibadetten daha üstün olduğunu söylemiştir.

Ahmet POÇANOĞLU

Emekli Konya İl Müftüsü

   Abdullah b. Amr b. El-As (Radıyallahü anhüma) İbn-i Vail İbn-i Haşim İbn-i Said İbn-i S’ad İbn-i Sehm İbn-i Husays İbn-i Ka’b İbn-i Lüey İbn-i Gailb Hadisi, Allah Resûlünü (s.a.v) şöyle derken işittim: “Kuşkusuz Allah, ilmi kullarının arasından silmek suretiyle çekip almaz. Bilakis âlimlerin vefatıyla ilmi alır. Sonunda hiç âlim kalmayınca, insanlar cahil kimseleri önder edinirler. Onlara birtakım sorular sorulur, onlar da bilgisizce fetva verirler. Böylelikle hem kendileri sapar hem de (insanları) saptırırlar.”

                                                                   (Buhari;100 Müslim: 2673)

   BU HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ  

  Biz bu hadis-i şeriften öncelikle; Allah’ın dini hakkında; kitap ve sünnette aslı olmayan kıyaslara dayanarak bilgisizce görüş beyan etmenin nehy edildiğini yani Kur’an ve Sünnetten hüküm çıkarmaya güçleri ve bilgileri yetmeyen kimselerin  gönüllerine nasıl gelirse, akıllarına ne yatarsa, nefislerinin hoşuna hangisi giderse, buna göre fetva vermelerinin yasak olduğunu öğreniyoruz Şunu da öğreniyoruz ki; cahili işlerimizin başına geçirmek fesada, kargaşaya, sapıklığa sebep olur.

 İlim; Kur’ân-ı Kerim’de en çok zikredilen kavramlardan biridir. Yaklaşık 700 küsür yerde geçer. Pek çok âyetin sonunda Allah’ın (c.c) “el-Alîm” ismi zikredilir: “.. O, her şeyi hakkıyla bilendir. Rabbimiz, Hz. Âdem’den itibaren insanoğluna bir yandan akıl ve duyular vasıtasıyla bilgi edinebilme yeteneği bahşederken, diğer yandan da göndermiş olduğu ilahî vahiy aracılığıyla onu doğru bilgi ile desteklemiştir. Peygamberlerin davetinin özü ilimdir zira ilim peygamberlerden tevarüs edilen bir zenginliktir. Rasulullah (s.a.v); bir muallim olarak gönderilmiştir. Varoluşta, dünyada ve ahirette yücelik ilimledir. Her çeşit ilim öncelikle; İslâm ümmetinin benimsediği bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen kuralların devamlılığı ilme bağlı olduğu için Hz. Peygamber ilmi yüceltmiş ve teşvik etmiş, ilmin nâfile ibadetten daha üstün olduğunu söylemiştir. Bu noktada Mü’mine düşen görev ve sorumluluk, her meselede doğru ve güzel olana ulaşabilmek için kendi sınırlarını zorlayarak ilmini sürekli artırmaya çalışmaktır. Zira Allah ilimle bilinir.Dünya da ahiret de ancak ilim ile elde edilir. Allah’ın rızasına ve takvaya ilim ile ulaşılır. Her türlü cihad ilimle yürütülür.

   Rasulullah efendimiz, İslam’ın ilme ve âlime verdiği değeri şöyle bir benzetme ile dile getirmiştir: “Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, (farklı yapılardaki) topraklara düşen bol yağmura benzer. Bunlardan bazıları temizdir, suyu alır, bol bitki ve ot yetiştirir. Bazıları kuraktır, suyu (yüzeyinde) tutar. Bu sudan insanlar yararlanır; hem kendileri içerler hem de (hayvanlarını) sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir toprak çeşidi de vardır ki dümdüzdür. O ne su tutar ne de bitki yetiştirir. Allah’ın dinini inceden inceye kavrayan, Allah’ın beni kendisiyle gönderdiğinden (hidayet ve ilimden) faydalanan, öğrenen ve öğreten kimse ile (kibrinden) başını bile kaldırmayan ve kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir.”  Rasulullah (s.a.v)  ile gönderilen hidâyet ve ilmin gayesi; insan aklını yanılgıdan, kalbini bozulmadan ve katılaşmadan, uzuvlarını hatalardan ve şahsiyetini de kötü hasletlerden kurtararak onu hem nazarî hem de amelî yönden doğruya yöneltip dareyn saadetine ulaştırmaktır. 

   Esasen insan bilmekle yücelir. Zira bu konuda Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır: “Biz kimi dilersek onu derecelerle yükseltiriz. Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” Yûsuf; 76. Âlim bilgisi ile şükreder, çevresini aydınlatır. Âbid de ibadetiyle ışık verir. “Ancak âlimin âbide üstünlüğü, aydınlatma bakımından ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” Zira bilginin, bireyin sınırlarını aşan ve etrafını aydınlatan bir ışığı, bir nuru  vardır.

    İlim sahibi olmak bir emek işidir. İlim tahsili uğruna kararlı bir şekilde yola koyulan ve bu yolda sıkıntıları göze alan kimseye “Allah, cennetin yolunu kolaylaştırdığı” gibi, ilmin önündeki engelleri de kaldırır. İlmin kaynağı olan Rabbimiz onu, kuşkusuz çalışana, talip olana bahşetmektedir. Zamanımızda okumadan alim, yazmadan katip olma iddiasında olanlar en azından; Rasulullah (s.a.v)’in “İlim ancak öğrenmekle elde edilir.” hadisine muhalefet etmektedirler.

    İlmin ortadan kalkmasının sebebi: Bildiklerini yaşamayan yani ilmiyle amil olmayan, bilmedikleri ile amel eden ve insanları ilim öğrenmekten alıkoyan ve kibirleri sebebiyle öğrenme kabiliyetini kaybedenlerdir…

“Allah, ilmi insanların arasından çekip almak suretiyle almaz”. Yani Allah göğüslerde (zihinlerde) olan ilmi silmek, unutturmak suretiyle almaz. İlmîn ortadan kalkması, alimlerin ölmesiyle olur. “Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.” sözü ne kadar da doğrudur. Zira alimin ölmesi sadece bilginin yok olması ya da bilgi aktarımının kesilmesi değil, şahsiyetli duruşun, dengenin, hilmin ve hikmetin kaybolmasıdır. Âlimin ölümüyle yok olan bilgi, nitelikli, derinlikli, tecrübe temelli, kalbe, zihne ve hayata etki etme gücüne sahip, yönlendirici bir bilgidir. Hadis şârihleri, ilmin yok olması, âlimlerin ortadan kalkması ve bilgisizliğin yayılıp câhillerin toplumların başına lider olması âhir zamanda, kıyamete yakın dönemde olacaktır derler. Kâdî İyâz (ö. 544/1149) “Bu hal ve vaziyet, kesinlikle doğruyu haber veren Resul-i Ekrem Efendimizin söylediği gibi zamanımızda ortaya çıkmıştır” demektedir. Bedreddîn el-Aynî (ö. 855/1451), o kadar çok ulemâ, fukahâ ve büyük muhaddislerin bulunduğu bir zamanda yaşayan Kâdî İyâz’ın böyle söylemesine şaşar. Onların, görüş ve düşüncelerini günümüze aktarmaktan bile âciz olan bizlerin bugünkü halimize ne diyeceğimizi düşünmeliyiz. Gerçekten günümüzde dînî ilimler alanı, o dönemlerle kıyas edilemeyecek derecede bir adam kıtlığı (kaht-ı ricâl) içindedir. Bugün, ortaya çıkan birçok yeni meseleye çare ve çözüm üretilememektedir. İlme yeni katkılar sağlayan ve günlük problemlere çareler üretebilen insanların sayısı sadece ülkemizde değil, İslâm dünyasında bile neredeyse parmakla sayılacak kadar azalmıştır. Özellikle aklına estiği gibi fetvâ verenler, bunların peşinden gidenler, dînî ve ilmî kaygı taşımayanlar çoğaldıkça çoğalmıştır. Eğer ilmin kadr-ü kıymeti bilinmez, ona gereken değer verilmezse, diğer bir ifade ile toplum ilmin ışığında yürümez, âlimler de yerlerine yeni ilim adamları yetiştirmezlerse, ilmin devamlılığı kalmaz, nesillerin önü aydınlatılamaz, yollarını aydınlatacak âlim bulamaz duruma gelirler. Böyle olunca da cahillerin peşine takılır, sonuçta yoldan saparlar. İslam ümmetinin görevi, ilme ve âlime değer vermek, biteviye öğrenmek, alim sayısının artması için çaba sarf etmektir.

    İlmin ortadan kalkması; dengenin kaybolmasına neden olacaktır. Zira ilim, fertlerin iç dünyasından başlayarak bütün toplumu inşa eder. Bu bakımdan ilmin yok olması toplumsal düzenin de yıkılması anlamına gelir. Bunun neticesinde insanları birbirlerinin canlarına, mallarına ve kişilik değerlerine el uzatmaya götürecek karmaşa ve karışıklıklar ortaya çıkar. İlimsiz fetva vermek; herhangi bir alanda yol göstermek, adeta bir cinayettir, telafisi mümkün olmayan sonuçlara sebep olur. İnsanın hem dünyasını hem ahiretini karatır. Cehalet kadar insanı, insanlığı, rezil eden, perişan eden, yolda bırakan başka bir şey yoktur. Nitekim günümüzde bir takım cahiller Kur’an-sünnet, dünya-ahiret konusunda bilgisizce fetva vermek suretiyle hem kendileri sapmakta hem de insanları saptırmaktadırlar.Bidatler kitap ve sünnetin önüne geçmektedir.Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır, her bid’at bir sünneti ortadan kaldırır. “İlim dindir” bu sebeple dinimizi iyi öğrenmek ve kimden öğrendiğimize çok dikkat etmek mecburiyetindeyiz.

    Allah insanlığı sapkın cahillere kapılmaktan ve faydasız ilimden korusun.

    ABDULLAH İBN-İ AMR (Radıyallahü Anhüma)

  Hicretten yedi yıl kadar önce Mekke’de doğdu. Babası Amr ibn-i Âs (r.a), annesi Râita binti Münebbihdir. Abdullah babası Amr b. Âs’tan önce müslüman olmuş ve hicretin 7. yılından sonra babasıyla birlikte Medine’ye hicret etmiştir. 

   Abdullah ibn-i Amr (r.a), Bedir ve Uhud savaşından başka bütün harplerde Hazreti Peygamberin yanında bulunmuştur. Peygamberimiz zamanında birçok gazâlara ve seriyyelere süvari olarak katılmış, harbe katılacak askerleri ta’lim ile onları harbe hazırlamak gibi mühim vazîfeleri ifâ etmiştir. Son derece cömert olduğundan eline geçen her şeyi, hemen dağıtır ve herkesi memnun ederdi.

  Abdullah ibn-i Amr (r.a),  geniş hadis ve fıkıh bilgisinden dolayı abâdile arasında yer almıştır. Yazısı da çok güzeldi. Bu sebeple Hz. Peygamber’den duyup da ezberlemek istediği hadisleri unutmamak için not ederdi. Bazı sahâbeler, duyduğu her sözü kaydetmesini doğru bulmayınca Resûl-i Ekrem’e müracaat etmiş, o da kendisinden duyduğu her sözü ve her davranışını yazabileceğine dair izin vermiştir. Abdullah Rasulullah (s.a.v)’in izin vermesini şöyle anlatır. “Resulullah’dan duyduğum her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve ‘Resulullah (s.a.v) kızgınlık ve sükûnet hallerinde konuşan bir insan iken, sen ondan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın?’ dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resulullah’a arzettim. Eliyle ağzına işaret ederek; ‘Yaz, canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki buradan haktan başka bir şey çıkmaz.’ buyurdu.”(Ebu Davud, ilim,3).

   Onun hadis konudaki otoritesi, bizzat bir başka otorite olan Ebu Hureyre (r.a) (57/677) tarafından dile getirilmiştir. Ebu Hureyre’nin bu konudaki sözleri şöyledir: “Abdullah b. Amr’ın dışında Rasulullah (s.a.v)’in ashabından hiçbiri benden daha fazla hadis bilmez. Çünkü o hadisleri yazar, ben ise yazmazdım.”

   Resûlullah’tan işittiği bütün hadîs-i şerîfleri, “Sahife-i Sâdıka” adı verilen bir mecmûada (kitapta) toplamıştır. Topladığı bu hadisleri bir sandıkta dikkatle korur ve kendisini hayata bağlayan şeylerin başında Ṣaḥîfe’nin geldiğini söylerdi. Hatta kendisine yöneltilen bazı soruların cevabını da sahife’ye bakarak verirdi. Hadîs-i şerîf râvîlerinden Ebû Kubeyl, bu husûsta şöyle der: Abdullah bin Amr bin Âs’ın (r.a) yanında bulunuyorduk. Kendisine, Kostantiniyye (İstanbul) ve Roma şehirlerinden hangisinin daha evvel feth edileceği soruldu. Abdullah suâli dinledikten sonra bir sandık getirtmiş ve şu cevabı vermişti: “Bir gün Resûlullah’ın (s.a.v) etrâfında oturmuş, hadis yazıyorduk. Derken Resûl-i Ekrem’e şöyle soruldu: Konstantiniyye veya Roma şehirlerinden hangisi daha evvel fethedilecek? Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki: “En önce Herakliyus’ün şehri olan Kostantiniyye (İstanbul) feth olunacaktır.”  Bu eser daha sonra Abdullah’ın büyük torunu Amr b. Şuayb’a intikal etmiş ve onun tarafından rivayet edilmiştir. Eserin büyük bir bölümü, Amr b. Şuayb’ın rivayetiyle Ahmed b. Hanbel’in Müsnedinde (II, 158-226) yer almıştır.

   Muhaddisler, hadis kaynaklarına Abdullah b. Amr’ın hadislerinin, Ebu Hureyre’ninkinden daha az sayıda intikal etmiş olmasını bazı gerekçelere dayandırarak şunları zikretmişlerdir: O dönemde hadis öğrenim merkezi Medinedir ve Abdullah b. Amr hayatının önemli bir bölümünü Medine’den uzakta, Mısır’da geçirmiştir. Abdullah b. Amr’ın yahudilerin kutsal kitabını da okumuştu. Bu sebeple kendisinden hadis almak isteyenlerin, özellikle de tabiin’in büyüklerinin, onun hadislerine israiliyyata ait unsurların karışmış olması endişesiyle, Abdullah b. Amr’dan hadis alma konusunda tereddütleri olmuştur.

   Babasıyla birlikte Şam’ın fethinde ve Yermük Savaşında bulunmuş, bu savaşta babasının sancaktarlığını yapmıştır. Sıffîn Savaşına katılması için babasının ısrar etmesi üzerine onunla beraber orduda yer almış, fakat müslümanlara silâh çekmemiştir. Savaş sırasında her biri Ammâr b. Yâsir(r.a)’i kendisinin öldürdüğünü iddia eden iki kişi, Hz. Muâviye’nin huzurunda tartışırken Abdullah söze karışmış ve bunun iftihar edilecek bir şey olmadığını, çünkü Ammâr’ın âsi bir topluluk (el-fietü’l-bâğıye) tarafından öldürüleceğini bizzat Peygamber (s.a.v)’den duyduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Muâviye, “Öyleyse sen aramızda ne arıyorsun?” diye sormuş, o da babasının evvelce kendisini Peygamber’e şikâyet ettiğini, Resûl-i Ekremin, “Hayatta olduğun müddetçe babana itaat et, sakın ona karşı gelme” dediğini, bu sebeple savaşa katıldığını ve fakat savaşmadığını söylemiştir. Sıffîn’de bulunmuş olmaktan çok üzülmüş, ayrıca müslümanlar arasındaki savaşlara fiilen katıldığından dolayı da babasını tenkit etmiştir.

   İbadetle fazla meşgul olduğu, devamlı oruç tuttuğu, hâfız olması sebebiyle her gün Kur’an’ı hatim ettiği için aile hayatını ihmal etmiştir. Rasulullah (s.a.v) daha az oruç tutmasını, daha az Kur’an okumasını kendisinden istemiş, fakat Abdullah kuvvetini ve gençliğini ibadetle değerlendirmek arzusunda olduğunu ısrarla söyleyince, bu defa yedi günden (bazı rivayetlere göre üç günden) daha kısa bir sürede Kur’an’ı hatim etmemesini, Hz. Dâvûd gibi bir gün oruç tutup bir gün tutmamasını, ibadetten artakalan zamanını aile fertleriyle birlikte geçirmesini ve dinlenmesini tavsiye etmiştir. Abdullah, yaşlandığı zaman Hz. Peygamber’in kendisine gösterdiği kolaylıklardan yeteri kadar faydalanmadığından dolayı pişmanlık duymuştur.

   Abdullah b. Amr’ın hicrî 63, 65, 68 ve 69 yıllarından birinde Mısır’da vefat etmiş ve Fustat’ta babasının yaptırdığı Amr b. Âs Camii’nin yanındaki evine defnedilmiştir. Yüzlerce talebesi arasında tâbiînin önemli simalarından olan torunu Şuayb b. Muhammed, ayrıca Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Tâvûs, Şa‘bî, İkrime, Atâ, Mücâhid, Hasan-ı Basrî gibi şahsiyetler bulunmaktadır. Abdullah bin Amr (r.a), Rasulullah (s.a.v) efendimizden 700 hadis rivayet etmiştir. 8 hadis Buhari’nin, 20 hadis münferiden Müslim’in Sahîḥ‘inde yer almış, 17 hadiste ise ittifak etmişlerdir.

    Allah Ondan razı olsun.