Dört Mevsim Ürün Veren Topraklar Afrika’da

Malum olduğu üzere Afrika’nın kuzeyi yani Mağrib bölgesi tamamiyle halkı Müslüman ülkelerden meydana geliyor. Orta ve güneyinde ise daha farklı bir görünüm mevzu bahistir. Coğrafi bakımdan da nüfus bakımından da farklılık arz ediyor.

Mucahid YILDIZ

Doksanlı yılların ortalarında, İspanyollar tarafından işgal altında bulundurulan Fas topraklarına ait Meliliyya şehrine yaptığım bir seyahatte dünyanın ikinci büyük kıtası Afrika ile ilk kez tanıştım. Merhum Abdulkadir es-Sufi’nin Almanya’daki müridanı ile Fransa ve İspanya üzerinden Cebelitarık boğazını araba vapuru ile geçerek uzun ve yorucu bir yolculuk yaptık. Daha sonra Meliliyya şehrindeki bir tekkede yaklaşık bir hafta kaldık. Mescidde yatıyorduk. İzzeti ikram gayet yerinde idi. Ayrılık vakti geldiğinde bir haftalık masrafımız her kişi tarafından noksansız ödendikten sonra vedalaştık.

Burada bulunduğumuz süre içinde bir cuma günü şehrin en büyük camisine cuma namazına gitmek üzere belediye otobüsüne bindik. Meliliyya şehrinin nüfusunun büyük çoğunluğu Faslılardan meydana geliyor. Otobüs yolcularının neredeyse tamamı Faslı gençlerden müteşekkildi, istisnasız hepsinin elinde birer küçük torba çekirdek var ve çıtlıyorlar. Fakat çöplerini otobüsün ortasına fırlatıyorlardı. Otobüsün orta yeri boydan boya çekirdek kabuklarıyla kaplıydı. Amerika’dan Almanya’ya gelerek çocuklarıyla birlikte Weimar şehrine yerleşen bir Müslüman arkadaşla birlikte gidiyorduk. Arkadaş Almanca öğrenmişti ve bu gençler için ‘hepsi de domuz gibiler’ deyiverdi. Bunların hepsinin de birer Faslı Müslüman çocuğu olduğunu düşününce utancımdan arkadaşa ne diyeceğimi bilemedim.

Malum olduğu üzere Afrika’nın kuzeyi yani Mağrib bölgesi tamamiyle halkı Müslüman ülkelerden meydana geliyor. Orta ve güneyinde ise daha farklı bir görünüm mevzu bahistir. Coğrafi bakımdan da nüfus bakımından da farklılık arz ediyor.

İkinci Afrika seyahatimi ise milenyuma bir yıl kala kıtanın güney doğusundaki Etiyopya’ya yaptım. Diğer adıyla Habeşistan’a yolculuğumuz İstanbul’da başladı. Ancak Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya gidebilmek için önce Frankfurt havaalanına gitmemiz gerekiyordu. Buradan Mısır’ın başkenti Kahire’ye inerek yakıt ikmali yapan uçağımızdan hiç inmeden Addis Ababa’ya devam ettik. Sanırım bu mola ile birlikte toplam on saatlik bir uçuş yaptık.

Nihayet Addis Ababa’ya vardık. Burada hükümet yetkilileriyle görüşerek, getirdiğimiz nakti yardımı gıda yardımına dönüştürüp ihtiyaç sahiplerine dağıtmak istediğimizi belirttik. Memurlar bizi gayet kibar bir şekilde karşıladılar ve ellerinden gelen her türlü yardıma hazır olduklarını ifade ettiler. Her ne kadar Ortodoks Hristiyan olsalar da Müslümanların bağışlarını yine Müslümanların yaşadığı bir bölgede dağıtmamızın daha uygun olacağını söylediler. İsmini şimdi hatırlayamadığım devletin bir yardım kuruluşuna bizi yönlendirdiler. Diredava adı verilen bir büyük şehrin civarındaki bölgede hem açlık felaketinin daha çok olması hem de daha çok Müslümanların bu bölgede yaşadığını göz önüne alarak yardımları burada dağıtmamızı tavsiye ettiler.

Uçakla Diredava’ya gittik. Burada elimizdeki nakitleri Etiyopya para birimine çevirdikten sonra şehrin pazarını dolaşmaya başladık. Buralarda halkın temel gıda maddesi ‘sorgam’ adı verilen bir çeşit tahıl ürünü. Bunu öğüterek unundan çeşitli yemekler yapıyorlar. Biz de burada sorgam ve sıvıyağ dağıtmanın yerinde olacağını düşündük. Pazarda bir toptancı bulduk ve yaklaşık 20 kamyondan fazla gıdayı üç hafta boyunca Diredava civarındaki açlık felaketi yaşanan köylere dağıttık.

Kıyafetlerimize ve görünüşümüze bakan buranın insanları, özellikle gençler, bizi Fransız sanıyorlardı ve Frans Frans diye bize uzaktan bağırıyorlardı. Yardım dağıttığımız büyük bir köyde yaklaşık yirmiden fazla genç bir aradaydı ve ellerinde Kur’an-ı Kerim vardı. Birine selam verip Kur’an’ı kendisinden istedim ve Yasin Suresinin bulunduğu sayfayı açarak sesli bir şekilde okumaya başladım. Gençler başıma toplandılar ve hayretle bakmaya başladılar. O zamana kadar bizim Müslüman olduğumuzu bilememişlerdi. Tabi bu onların değil bizim kabahatimizdi. Zira onlara anlaşılan İslam’ın selamıyla ‘selamunaleykum’ bile dememiş olmalıyız ki bilememişler.

Sonra gençler bu köy ile şu kadar mesafedeki bir başka köyden bahsettiler. Orada bir medresede okuduklarını ve çok sayıda öğretmenlerinin olduğunu ifade ettiler. Ancak yeterince kitaplarının olmadığını fizik, matematik, kimya gibi dersleri de okumak istediklerini belirttiler. O zaman birlikte yolculuk yaptığımız, isimleri bende saklı kalsın, arkadaşlara burada gıda dağıtmaktan ziyade insan yetiştirebileceğimiz okullar açmak gerektiğini, kendi kendilerine yetebilecek ilmi öğrenmeleri gerektiğini söyledim. Kulakları çınlasın bir kardeşimiz ‘Ooo yaşasın İmam-Hatipliler, dünya imam-hatipleri elele’ gibi hafif meşrep sözlerle alay etmişti.

Burada dikkati nazara şayan bir başka hadise ile de karşılaştım. Gençlerle sohbet ettiğimi gören genç bir bayan yanımıza yaklaştı. Kendisinin BM yardım faaliyetlerinde çalışan Hristiyan bir görevli olduğunu söyledi. O da diğer insanlar gibi açlık nedeniyle çok zayıf bir haldeydi. Anlaşılan onlarla birlikte kader birliği yapmıştı. Bu bayan esas felaketin açlıktan ziyade buradaki kabileler arasında hiç bitmeyen kavgaların ve acımasız savaşların olduğunu bize söyledi. Örnek olarak da bir ihtiyarı elinden tutup yanımıza getirerek bize gösterdi. İhtiyar doksanından fazla gibiydi. Zayıf ve çelimsiz olmasına rağmen saçlarını taramış, başına türlü süsler takmış belinde de boyunun yarısı kadar bir kılıç vardı. Bayan bu insanların işte böyle kılıç kuşanıp birbirlerine meydan okumayı bildiklerini, fakat dört mevsim ürün alınabilen bu munbit topraklarda tarım yapmaktan bihaber olduklarını söyledi. Bu insanların Müslüman olduklarını düşündüğümde utancımdan yine bir şey söyleyemedim.

Diredava’da yaptığımız seferlerin birinde bahçeleri yemyeşil sulak bir köyden geçiyorduk. Kısa bir dinlenme molası verdik. Burada bahçelerde çalışıp gölgede dinlenmekte olan insanlarla karşılaştık. Bu köy bir Hristiyan köyü imiş. Bu insanlarla kısa bir sohbetimiz oldu. Kızılhaç bunlara özellikle yardım ediyormuş. Fakat bunu bir şarta bağlamış. Kim bahçelerini ekip biçerse o ailede bulunan kişi sayısınca her ay bir çuval sorgam veriyormuş. Yani beş nüfuslu bir aile bahçesini ekip biçiyor ise her ay beş çuval sorgam alabiliyor. Ve bu köye dört kilometre uzaktan su getirmişler. Her aile bahçelerini sürüyor, ürün alıyormuş. Bu yüzden köyün her tarafı yemyeşil.

Afrika’nın büyük bir kısmı çöl. Fakat çok büyük tarım arazilerine de sahip. Tüm kıtada gereği gibi tarım faaliyetleri yapılabilmiş olsa senenin her ayı verim alınabilen çok değerli arazileri mevcut. Ayrıca herkesin malumu dünyanın en büyük yeraltı kaynakları da Afrika’da. Sömürüyü kendisine ana prensip edinmiş batı, yüzyıllardır buradan elini çekmiyor. Ancak maalesef buranın insanları da bu beladan kurtulmanın çarelerini aramak yerine birbirleriyle uğraşmaya devam ediyor.

Rabbim adalet ve haktan yana olanları muzaffer eylesin!