Afrika’nın Türkiye’de tek bir ülke olarak algılanması farklı sebeplere dayanmaktadır. İlk olarak bu algı, aynı ten rengine sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla kıtanın bir ülke olduğu ve orada yaşayan bütün toplumların aynı medeniyet, aynı geçmiş, aynı dil ve kültüre sahip oldukları düşünülmektedir.
-Gassim İbrahim
İNSİCAM

- Gassim Bey, bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Kamerun uyrukluyum. 2012 yılında Kamerun’un Ngaoundéré Üniversitesi, Tarih bölümünden mezun oldum. Yüksek Lisans yapmak üzere 2013 yılında Türkiye’ye gelip önce Türkçe hazırlık okudum sonra Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih bölümüne kaydoldum. 2016 yılında Türk Dış Politikasında Afrika: Türkiye-Kamerun ilişkileri örneği konusu üzerine tezimi savundum ve Yüksek Lisans derecesini aldım. Halen aynı bölümde sömürgecilik ve Afrika paylaşımı üzerine doktora çalışmalarımı sürdürüyorum. Emperyalizm, kültürel sömürgecilik ve yeni sömürgecilik gibi konular ilgi alanlarıma giriyor.
- Afrika’daki yoksulluk kıtanın kaderi mi? Neden bugün hâlâ açlığı ve susuzluğu konuşuyoruz?
Afrika’nın yoksulluğu kader demek mümkündür ancak kıta devletlerinin razı olduğu bir kaderdir. Zira genç nüfusunun yanı sıra yer altı ve üstü kaynakları bakımından zengin olan bu ülkeler mevcut durumu değiştirme imkanına sahipken değiştirecek politikalar geliştirmemektedirler. Afrika’da yaşanan açlık, yoksulluk ve susuzluk gibi bütün sorunlar aslında imkansızlıktan değil, tamamen yanlış devlet politikaları veya hiçbir politikanın olmayışından kaynaklanmaktadır. Çok verimli ve tarıma elverişli arazilere sahip birçok Afrika ülkesi tarım politikalarının olmamasından dolayı dışa bağımlı kalmaktadır. Dolayısıyla Rusya-Ukrayna savaşının devam ettiği bu günlerde kıtada bir açlık meselesinin yeniden gündeme gelmesi yadsınamazdı. Susuzluk konusunda da keza Afrika’nın sahip olduğu nehir ve akarsularının yanındaki bölgelere göre senenin yarısından fazla yağmur yağdığı halde devletlerin suyu değerlendirme politikaları olmamasından dolayı Afrika nüfusunun önemli bir oranı elektriksiz ve temiz suya muhtaç halde yaşamaktadır. Tabii bu sorunları yaşayan ülkelerde devletin sorumluluklarını yerine getirmemesinin arkasında farklı sebepler yatmaktadır. Bir yandan bu devletlerin taşıdığı sömürgecilik mirasları, askeri darbeler, yönetim ve iç krizlere yol açarak dünya sistemiyle uyum sağlamalarını engellemektedir. Öte yandan yönetime el koyan ve yıllardır iktidarda kalan bir avuç yaşlı devlet adamları kendi menfaatlerini korumak amacıyla millete çalışacak yetişmiş ve bilinçli yeni neslin önünü kapatmaktadır.
- Afrika’da sömürgeciliğin tarihi hakkında kısa bir değerlendirme yapar mısınız?
Afrika’daki sömürgecilik Amerika kıtasının XV. yüzyılın sonlarında sözde keşfedilmesinin ardından Afrika insanının sömürülmesiyle başlamıştır. Zira Amerika kıtasında kurulan kolonilerdeki madencilik faaliyetleri, pamuk, şeker, tütün ve kahve tarımında duyulan işgücü ihtiyacı zamanla Afrika’dan karşılanmaya başlanmıştır. Yerli Afrikalı hakimler tarafından kıta içinde avlanarak kıyı bölgelerine kadar getirilen Afrikalılar köle olarak Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiliz ve Fransız tüccarlarına satılmaktaydı. XVI. yüzyılın başından XIX. yüzyılın ilk yıllarına kadar resmen süren bu köle ticareti boyunca 11.698.000 Afrika insanının satıldığı ve bunların 9.778.500 adedinin Amerika’ya ayak bastığı tahmin edilmektedir.
XVIII. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avrupa’da meydana gelen bilimsel gelişmeler kölelerin teknolojik aletlerle ikame edilmeleri ile köle ticaretinin sonuna da kapı aralamıştır. Böylelikle kölelere duyulan ihtiyaç gittikçe azalmasıyla bu ticaretin ahlaki açıdan yanlış olduğu ve yasaklanması gerektiği savunulmaya başlanmıştır. 1815 yılında İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde bu ticaretin resmen yasaklanmasına rağmen Afrika topraklarında yasa dışı yollarla eski tüccarlar tarafından yüzyılın sonlarına kadar sürdürülmüştür. Nitekim bu ticaretin kaldırılması meselesini, sanayileri için hammadde ve pazar arayışında olan Avrupalı devletler Afrika topraklarını sömürgeleştirmeye yeni bir gerekçe olarak sunacaklardır. Yasadışı yollarla özellikle müslüman Araplar tarafından sürdürüldüğü iddia edilen köle ticaretini ortadan kaldırmak amacıyla bir araya gelen Avrupalı bilim adamı, devlet adamı ve krallarının girişimleriyle birçok konferans düzenlenmiştir. Köle ticaretinin kaldırılması meselesini gündeme getiren konferanslardan biri de 1884 yılında düzenlenen Berlin Konferansı’ydı.
Ancak 15 Kasım 1884 tarihinden 26 Şubat 1885 tarihine kadar süren konferans, köle ticaretini ortadan kaldırmaktan ziyade Afrika’nın Avrupa devletleri arasında paylaşılması ve fiilen işgal edilerek sömürgeleştirilmesine de hukuki zemin hazırlamıştır. Nitekim konferanstan hemen sonra bu devletler arasında yapılan ikili antlaşmalarla kıtayı önce nüfuz alanları ardından da sömürge imparatorluklara bölmüşlerdir. Sömürgecilik düzeni 1960’lı yıllara kadar sürmüş ve bu dönemde Afrika içi ve dışı faktörlerin etkisiyle bağımsızlık hareketleriyle yıkılmıştır. Bununla beraber yüzyıllar süren bu sömürgecilik düzeni kıtada açtığı yaralar ve bıraktığı miras ve izler gibi dolaylı yollarla günümüze kadar devam etmektedir.
- Sömürgeciliğe karşı direnç var mı? Bu hususta neler söyleyebilirsiniz?
Afrika’nın sömürgeleştirilmesi sürecinde kıtada hem sömürgecilik işbirlikçileri hem de bireysel ve toplumsal düzeyde fetih hareketlere karşı mukavemet gösterilmiştir. Ancak bu süreçte Avrupa devletleri Afrika’nın çeşitli bölgelerinde iş birlikçilerden daha çok direnişle karşılaşmışlardır. Bölgelere göre örnek vermek gerekirse batı Afrika’da bugünkü Gine’nin doğusu, Fildişi sahillerinin kuzeyi ve Mali Cumhuriyeti’nin güney batısını içine alan, modern silahlarla donatılmış güçlü orduya sahip bir devlet (Wassoulou, Mandinka veya Mandingue İmparatorluğu) kuran Samory Toure Afrika paylaşımının başladığı 1880’li yıllardan kendisinin yakalandığı 1898 yılına kadar bölgenin Fransızlar tarafından ele geçirilmesine karşı direnerek Fransız askerine ağır kayıplar verdirmiştir. Mısır ordusunda birçok görevde bulunan Rabih bin Fazlullah da 1879 yılında isyan ederek emrindeki askerlerle kısa sürede orta Afrika’da, bugünkü Çad’ın güneyinde büyük bir devlet kurmuş ve 1900 yılında yakalanıncaya kadar Fransızların Çad havzasına yönelik fetihlerine engel olmuştur. Doğu Afrika’da kuruluşu yüzyıllar önceye dayanan Etiyopya İmparatorluğu da zaman içinde zayıflamayla beraber Afrika’da paylaşım yarışının başladığında İtalyan birliklerinin işgal girişimlerini püskürterek bağımsızlığını koruyan iki Afrika devletinden biridir. Güney Afrika’da ise XIX. yüzyılda bölgedeki en güçlü devletlerden biri olan Zulu İmparatorluğu 1879 yılında İngilizlerin bölgeyi işgal teşebbüsleri sırasında Zulu güçleriyle giriştikleri savaşta İngiliz askerlerine ağır kayıplar verdirmiştir.
- Türkiye’deki “Afrikalı” tabirine bakarak sanki Afrika’yı tek bir ülke gibi algılıyoruz. Hâlbuki kıtada birbirinden farklı çok fazla ülke var. Sizce Türkiye’de Afrika kıtası yeterince tanınıyor mu?
Ne yazık ki karşılıklı olarak Türkiye’nin Afrika’da yeterince tanınmadığı gibi Afrika’nın da son yıllarda gerçekleştirilen açılım politikalarıyla birlikte hâlâ iyi bilinmemektedir. Afrika’nın Türkiye’de tek bir ülke olarak algılanması farklı sebeplere dayanmaktadır. İlk olarak bu algı, aynı ten rengine sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla kıtanın bir ülke olduğu ve orada yaşayan bütün toplumların aynı medeniyet, aynı geçmiş, aynı dil ve kültüre sahip oldukları düşünülmektedir. Türkiye’deki eğitim müfredatlarında gerek üniversitelerde gerekse üniversite öncesi okullarda Afrika tarihi, coğrafyası ve ülkeleri hakkında derslere yer verilmemesi algının sürdürülmesini sağlamaktadır. Afrika’nın eğitim yoluyla tanıtılmamasından ortaya çıkan boşluk ise STK ve yardım kuruluşların yapmış olduğu yardımlar ve izlenimlerden kalma acınacak portrelerle doldurulmaktadır. Elli dört ülkeden oluşan koca Afrika kıtasının tek bir ülke gibi açlık, yoksulluk, savaş ve hastalıklarla özdeşleştirilerek topluma tanıtıldığı görülmektedir.
- Türkiye’nin Afrika’daki faaliyetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Afrika’ya açılım politikası ile devlet ve Türk sivil toplum kuruluşlarınca gerçekleştirilmeye başlayan insani yardım faaliyetleri kıta içinde ve dışında da takdirleri toplamıştır. Ancak aradan on beş yıl geçmesine rağmen bu yardımların büyük bir kısmı insani yardım alanıyla sınırlı kalması ve yardım kuruluşların birbirinden bağımsız çalışmaları henüz süreklilik ve sürdürülebilirliği kazanamamıştır. Bunun için yardım edilen toplumların bulundukları durumdan çıkmaları için ve bir nebze de mevcut sorunlarını kökten gidermek amacıyla bu kuruluşların ortak bir sinerji oluşturup günlük ve insani yardımlardan daha çok uzun vadeli sürdürülebilir kalkınma projeleri hayata geçirmeleri önem arz etmektedir. Bu bağlamda, projelerin söz konusu hedef topluma uygun ve yararlı olması için yerli partnerlere danışarak geliştirilmesi gerekmektedir.
- Kamerun’dan hareketle, sizce Afrikalı ne istiyor?
Genel olarak baktığımız zaman Afrikalı bir yandan eşitlik ve saygı temelinde iş birliği isterken öte yandan birtakım beklentiler içinde de olabiliyor. Ancak nasıl olması gerektiğine bakacak olursak gücün belirleyici unsur olduğu, uluslararası ortamda istemek yerine diğerlerinin hak ve hukukuna gözeterek Afrikalılar kendi haklarını savunmalı ve hak ettikleri yerde olmaya çalışmalıdırlar. Dolayısıyla Afrikalıların özellikle genç kuşağın sahip olduğu potansiyel ve kıtanın zengin kaynaklarının farkına varıp, mağdur durumundan çıkmaları gerekmektedir. Böylece kendi gelecekleri için çalışarak sözde gelişme ve kalkınmanın hayalden gerçeğe dönüşmesi ve Afrika ülkelerinin gerçek bağımsızlığa kavuşmasını sağlayacaklardır.
- Afrika kıtasındaki sömürgecilik sorununa yönelik uzun vadede yapılması gerekenlere ilişkin çözüm önerileriniz nelerdir?
Avrupa sömürgeci devletleri yüzyıla yakın kıtada süren sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika toplumlarında açtıkları yararların yanında 1960’lı yıllarda kıtadan resmen ayrılırken arkalarında kurdukları tahakküm düzenini sürdürecek miraslar bırakmışlardır. Bu miraslar arasında yer alan Avrupa dilleri, eğitim ve yargı sistemleri Afrika’nın az kalan medeniyet birikimi, kültürü, gelenek ve görenekleri giderek yok etmeye devam etmektedir. Bu miraslar Batı kültürü ve medeniyetinin Afrika medeniyetini ikame etmesini sağlarken her Afrika ülkesi kendi eski sömürge devleti ile bağlarını güçlendirmeye ve bağımlı kılmaya vesile olmaktadır. Dolayısıyla bu dolaylı sömürü düzenine karşı çözüm olarak uzun vadede olumlu neticeleri doğuracak önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu önlemlerin en önemlisi, her Afrika ülkesi kendi içindeki muhtelif diller ve bu dillerin taşıdığı medeniyet ve kültürel birikimlere sahip çıkmalıdır. O birikimlerin içindeki farklılık ve çeşitlilikler ülkenin ortak zenginliği haline getirilerek, halka anlatılarak ve okullarda okutularak ulusal bir kimlik (milliyetçi değil) oluşturulmasını sağlar. Böylelikle bu ülke vatandaşları, farklılıklarına sahip çıkarak herkes nereden geldiğini bilip ulusça nereye gideceklerini de bilebilir veya belirleyebilirler.
- Son olarak Afrika ile ilgilenen ve Afrika ülkelerinde akademik çalışmalar yapmak için gitmek isteyen genç kardeşlerimize neler söylemek istersiniz?
Öncelikle ilgilenen araştırmacının amacı ve hedefini tam olarak belirlemesi gerekmektedir. Diğer ifadeyle ne için, kime ve ne amaçla Afrika’yı araştıracağını bilmelidir. Yani araştırmacı Afrika’yı araştırmakla tamamen tarafsız bilime katkı sağlamak mı yoksa kıta ve toplumunun Türkler tarafından daha iyi bilinmesini sağlamak mı istiyor yahut Türkiye devletinin ileride geliştireceği Afrika politikaları ve elde edeceği menfaatlere mi hizmet etmek istiyor? Her halükârda amacını belirledikten sonra Afrika’nın nesi yani tarihi mi coğrafyası mı sosyolojisi mi insanların psikolojisi mi ve tam olarak kıtanın neresi, hangi ülkesi, hangi toplumu veya hangi kabilesini araştıracağını belirleyerek alanını daraltması da elzemdir. Son olarak da incelediği meseleleri, olması gerektiğini düşündüğü gibi değil de olduğu gibi görmesi ve anlaması için araştırma konusunu tarafsızca ele alması gerekmektedir. Dolayısıyla ön yargılarını bırakarak, mümkün olduğunca oranın kılıfına bürünüp olaylara yerlilerin gözüyle bakması ve değerlendirmesi gerekmektedir.
