İnci Mercan Gerdanlığı -16-

Enes ibn-i Malik (R.A.)

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettiği günlerde Ümmü Süleym oğlu Enes’i alıp onun yanına götürdü, Enes’in akıllı bir çocuk olduğunu belirterek onu kendisinin hizmetine vermek istediğini söyledi.

Ahmet POÇANOĞLU

Emekli Konya İl Müftüsü

     Enes ibn-i Malik İbn-i Nadr İbn-i Damdam İbn-i Zeyd İbn-i Cündeb İbn-i Amir İbn-i Ğanem İbn-i Adiy İbn-i Neccar hadisi: Amcam Enes İbn-i Nadr radıyallahu anh Bedir Savaşı’na katılmamıştı. Bu ona çok ağır geldi. Bu sebeple “Ey Allah’ın Rasulü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allah Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşta beni bulundurursa neler yapacağımı elbette Allah görecektir” dedi. Sonra Uhud Savaşı’nda Müslüman safları dağılınca -arkadaşlarını kastederek- “Rabbim, bunların yaptıklarından dolayı özür beyan ederim.” dedi. Müşrikleri kastederek de “Bunların yaptıklarından da uzak olduğumu sana arz ederim” deyip ilerledi.  Sa’d İbni Muâz ile karşılaştı ve ‘‘Ey Sa’d! istediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum’’ dedi. Sa’d (olayı anlatırken) “Ben onun yaptığını yapamadım ya Rasulullah” dedi.

     Enes radıyallahu anh devamında şöyle anlattı: Amcamı şehit edilmiş olarak bulduk. Vücudunda seksenden fazla kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sadece kız kardeşi parmak uçlarından tanıdı. Biz şu ayetin amcam ve amcam gibiler hakkında inmiş olduğunu düşünmekteyiz: “Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözlerinde durdular. Onlardan kimi sözünü yerine getirdi (çarpıştı, şehid düştü), kimi de (şehitlik) sırasını bekliyor. Bunlar asla sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzab Suresi: 23)

     Enes (r.a) şöyle devam etti: Amcamın adı Rubeyyi olan bir kız kardeşi vardı, bir kadının dişini kırmıştı. Allah Rasulü (s.a.v) kısas uygulanmasına karar verdi. Enes İbn-i Nadr, ‘‘Ey Allah’ın Rasulü! seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a andolsun ki Rubeyyi’nin dişi kırılmaz’’ dedi. Bunun üzerine davacılar kısastan vazgeçip diyetine razı oldular. Rasulullah (s.a.v) “Allah’ın kullarından öylesi vardır ki Allah adına yemin etse Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz” buyurdu. (Buhari: 2805, Müslim: 1903)                                                  

     BU HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ  

     Canını Allah yolunda veren her şehidin, İslam ümmeti için çok değerli kahramanlık destanı vardır. Bu hadis çerçevesinde öncelikle, Uhud savaşında İslam ordusunun kazandığı zafer tehlikeye düşüp müşrik kuvvetler Rasulullah’ın (s.a.v) karargahına doğru ilerleyince Efendimizin: “-Ey Allah’ın kulları bana geliniz! -Ey Allah’ın kulları bana geliniz!” çağrısına, Muhacir ve Ensar’dan -Enes İbn-i Nadr’ında içinde bulunduğu- otuz kadar sahabenin icabet ettiğini görüyoruz. İslam ordusunun, Hamza (r.a) gibi kahramanlarını kaybetmesine rağmen şiddetli mukavemetle müşrikleri korkuttuğunu, Allah’ın (c.c) küfreden müşriklerin gönüllerine korku saldığını ve işte bu ilahi korku sebebiyle kuvvetli düşmanın az bir topluluk karşısında tutunamayıp çekildiğini, savaş sona erip ders almayan kafirler için tarihin tekerrür ettiğini de görüyoruz.

     Birinci hedefi, Müslümanlardan eziyeti ve zulmü defedip İslam’a davet özgürlüğünü gerçekleştirmek olan cihat, esnasında Allah kelamını yüceltip yeryüzünde hâkim kılmak için canından ve malından vazgeçmek olduğuna şahit oluyoruz; ölümü göze alarak sözünde durmayı, Rasulullah’ın (s.a.v) ashabının üstün karakterini, hakk’al yakîn imanını ve takvasını öğreniyoruz.

     Yine biz bu hadisten, başkasına zulmetmek için değil, Allah’ın mülkünde Allah’a karşı cüretkâr olmadan, ancak Allah Azze ve Celle’ye güvenerek, O’nun rızası doğrultusunda ya da mubah olan işlerde Allah adına yemin eden kişiyi Allah’ın onu yemininde yalancı çıkarmayacağını öğreniyoruz. Kim takva sahibi ise Allah katında da en şerefli, en değerli olanın o olduğunu. Allah’ın, böyle birinin işini kolaylaştırdığını, duasına icabet edip zorluktan kurtarıp yeminini yerine getirdiğini ve o samimi kişinin de daha hayattayken cennetin kokusunu alabileceğini anlıyoruz.

     “Önceden sırtımızı dönmeyeceğiz.” diye söz verenlerin; Rasulullah’ı (s.a.v) barındırmak, desteklemek, kadınlarını ve çocuklarını korudukları gibi Rasulullah’ı korumak üzere Akabede biat edenlerden kiminin şehit olmakla sözünü yerine getirdiklerini, kiminin de şehitlik nöbetini beklediğini öğreniyoruz. Allah’ın dininin ve tevhit inancının yüceltilip yaygınlaştırılması için canından ve malından cennet karşılığı vaz geçen müminlerin kıyamete kadar hiç bitmeyeceğini, şehitler tepesinin boş kalmayacağını öğreniyoruz.

       Cihada katılıp kahramanlık göstermek ve şehit olmayı istemenin canı tehlikeye atmak olmadığını; can için, mal için akıl için, din için vatan için namus için esas tehlikenin, Allah yolunda cihadı terk etmek olduğunu Bakara Suresi 195. ayetinin gelişi ve nüzul sebebinden anlıyoruz. Bu ayetin Allah yolunda harp ve çarpışmadan ve o uğurda mal harcamadan kaçınmanın bir tehlike olduğunu hatırlatmak için indiğini ise Ebu Eyyub el-Ensarî hazretlerinin de askerler arasında olduğu İstanbul kuşatmasındaki şu hadiseden öğreniyoruz: “Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken, Ensâr’dan bir kahraman, atını Bizanslıların ortasına kadar sürer. Bunu gören Müslümanlar: ‘Bırak, bırak! Lâilahe illallah, kendi kendini tehlikeye atıyorsun.’ derler. Bunun üzerine Hz. Ebu Eyyûb el-Ensarî, ‘Ey müslümanlar! Bu âyet biz Ensar topluluğu hakkında nazil oldu. O vakit ki Allah Peygamberine yardım etti ve dini olan İslâm’ı galibiyete mazhar kıldı. O zaman biz artık mallarımızın başında durup onların ıslahı ile meşgul olalım demiştik. Allah Teâlâ: ‘Allah yolunda infak ediniz. Kendi kendinizi ellerinizle tehlikeye bırakmayınız.’ (Bakara, 195) ayetini indirdi. Bu ayetin inmesiyle biz kendini tehlikeye atmanın; mallarımızın başında durup, onları ıslah ile uğraşmamız ve cihadı terk etmemiz.’ olduğunu anladık demiştir.”

     Şehit, “şahit olan, hazır bulunan” demektir. Ölüp yok olan, kaybolup giden değil, berhayat olan, ölümsüzleşendir. Bunun içindir ki şehit diridir, ölmez, ona “ölü” denmez. Cenâb-ı Hak, şehitlerin yaptıklarının boşa çıkarmayacak, şehitler muratlarına erip cennete gireceklerdir. Allah Rasulü bizzat kendisi de zaman zaman şehitlik özlemini dile getirmiştir. Bir defasında kendisini dinleyen ashabına bu arzusunu şöyle ifade etmiştir: “Bu canı bu tende tutan Allah’a yemin ederim ki Allah yolunda savaşıp öldürüleyim sonra diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, sonra öldürülüp tekrar diriltileyim, daha sonra tekrar öldürüleyim ve diriltileyim! (Bunu ne kadar da çok isterdim)”

     ENES İBN-İ MALİK (R.A)

     Enes Bin Malik (r.a) hicretten on yıl önce (612) Medine’de doğdu. Babası Malik b. Nadr, annesi Ümmü Süleym’dir. Hazrec kabilesinin Nacaroğluları sülalesindendir. Annesi Müslüman olunca Enes de Müslüman oldu. Babası Malik b. Nadr, İslâmiyet’in Medine’de yayılmaya başladığı günlerde karısı Ümmü Süleym’in Müslüman olmasına kızarak Şam’a gitti ve orada öldü. Üvey babası Ebu Talha tanınmış sahabilerdendir.

     Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettiği günlerde Ümmü Süleym oğlu Enes’i alıp onun yanına götürdü, Enes’in akıllı bir çocuk olduğunu belirterek onu kendisinin hizmetine vermek istediğini söyledi. Enes o günden itibaren Rasulullah’ın vefatına kadar on yıl süreyle kendisine hizmet etti, bu sebeple “Hâdimü’n-Nebî” lakabıyla anıldı. Resûl-i Ekrem’in terbiyesiyle yetişen Enes (r.a), Rasulullah efendimizle Hudeybiye Antlaşması, Hayber Seferi, Umretü’l-Kazâ, Mekke’nin Fethi, Huneyn Gazvesi, Taif Muhasarası ve Veda Haccı’nda bulundu. Yaşının küçüklüğü sebebiyle savaşçı olarak katılamadığı Bedir Gazvesi’nde de Hz. Peygamber’in yanından ayrılmadı.

     Enes bin Malik, Hz. Peygamber’in hizmetinde bulunması sebebiyle Rasulullah’tan (s.a.v) birçok konuyu öğrenmiştir. Uzun süren hayatı boyunca Rasulullah’tan (s.a.v) öğrendiği hususları öğretmeye çaba harcaması Enes b. Malik’in en mühim yönünü oluşturur. Rasulullah’ın (s.a.v) eğitim ve öğretim biçiminin insanlarla, bilhassa da çocuklarla ilgili hoşgörüsünün ve ahlaki davranışlarının şahididir. Enes (r.a) şöyle der: “Ben on yıl boyunca Rasulullah’a hizmet ettim. Bu müddet sırasında beni ne dövdü ne azarladı ne tahkir etti ne de bir defacık surat astı.” Hz. Peygamber’in kendisine ilk tavsiye ettiği, ilk öğrettiği şey şudur: “Sırrımı kimseye söyleme. Güvenilir ol.”  Enes bin Malik ise “Annem ve Rasulullah’ın zevceleri (zaman zaman) benden Rasulullah’ın sırrını sorarlardı, ben onlara söylemezdim, Rasulullah’ın sırrını asla kimseye söylemedim.” demiştir.

     Enes bin Malik (r.a) yüksek bir ahlaka sahipti. Son derece nazik, güzel sözlü ve güler yüzlü idi. Rasulullah’ı (s.a.v) çok sever, sünnete uymaya çok dikkat ederdi. Sabah namazının vakti girmeden önce uyanıp Mescid-i Nebevi’ye gider, Rasulullah’a (s.a.v) hizmet için can atardı. Rasulullah’ın (s.a.v) sesini duymak ve O’na hizmet etmek, onun için en büyük sevinç ve mutluluk kaynağı idi. Rasulullah da onun hakkında iyilikle bahsedip, yaptığı hizmetlerden dolayı dua buyururlardı.”

     Hz. Enes anlatıyor: “Annem beni ilk defa Rasulullah’ın yanına götürdü ve Ya Rasulullah! Bu Üneys /Enescik için Allah’a dua et.’ dedi. O da ‘Allah’ım! Onun malını ve evlatlarını çoğalt, ömrünü uzat, onu bağışla ve onu cennete koy.’ diye dua etti.” Hz. Enes -ömrünün sonlarına doğru- bunu anlatırken şu ilaveyi de yapardı: “İlk ikisini gördüm, üçüncüsünü de göreceğimi ümit ediyorum.” Rasulullah’ın (s.a.v) duasının bereketiyle Hz. Enes 103 yaşına kadar yaşadı. Seksen evladı oldu. Evlatlarından yetmiş sekizi erkek, sadece ikisi kız olmuştur. Malı da sayılamayacak kadar çoktur. Hz. Enes b. Malik, Hz. Peygamber’in (s.a.v) uzun seneler hizmetinde bulunması sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirini çok iyi öğrenmişti. Ayetlerin tefsirine dair bildirdiği rivayetler, tefsir kitaplarını süslemiştir.

     Rasulullah’ın (s.a.v) çoğunlukla “yavrucuğum” diyerek seslendiği, bazen de “iki kulaklı” (zü’l-üzüneyn) diyerek takıldığı Hz. Enes, sünneti seniyyeye uygun olarak yaşamaya çaba sarf ederdi. Ebu Hüreyre, Enes’in kıldığı namazın Rasulullah’ın (s.a.v) kıldığı namaza çok benzediğini söylerdi.  Rasulullah’ın (s.a.v) ölümünden sonra O’nu çok özlediğini, geceleri rüyasında O’nu gördüğünü, huzuruna çıkıp, “Yâ Rasulallah! Küçük hizmetkârın geldi” demeyi çok istediğini söylerdi. Rasulullah’ın (s.a.v) vefatına çok üzülmüş, gözyaşları arasında şöyle demişti: “Rasulullah’ın (s.a.v) Medîne’ye geldikleri günü de vefat ettikleri günü de gördüm. Müslümanlar birincisi kadar sevinçli, ikincisi kadar elemli gün yaşamadılar.”

     Hz. Ebubekir halife olunca Enes’i Bahreyn’e vergi toplamak için gönderdi. Hz. Ömer devrinde Basra’ya vali tayin edilen Ebû Mûsâ el-Eş’arî bazı sahabilerle birlikte Enes’i de beraberinde götürdü. Basralılara namaz kıldıran, hadis ve fıkıh okutan Enes b. Malik bir müddet Dımışk’ta kaldı, daha sonra Basra’ya yerleşti. Abdullah b. Zübeyr’in halifeliği zamanında kırk gün süreyle Basra valiliği yapan Enes, İran savaşlarına katılarak Tüster’in fethinde bulundu ve esir alınan Tüster valisi Hürmüzân’ı Hz. Ömer’e kendisi götürdü. Enes b. Malik aynı zamanda iyi bir ok atıcısıydı. Çocuklarını da bu spora teşvik eder, onlara ok yarışları yaptırırdı. Enes (r.a) 100 yıldan fazla yaşaması sebebiyle muammerundan sayılır; h. 90, 91, 92, 93 (müteaddit rivayetler mevcuttur) yılında Basra’da vefat etti. Basra’da son olarak vefat eden sahibidir. Çok kişi Enes İbn-i Malik’i (r.a) görme şerefine nail olmuş ve tabiin neslinden olmuştur. Enes b. Malik’ten Hasan-ı Basrî, İbn Sîrîn, Şa‘bî, Ebû Kılâbe el-Cermî, Mekhûl, Ömer b. Abdülazîz, Zührî, Katâde, Ebû Amr b. Alâ gibi ünlü şahsiyetler hadis almışlardır…

     “Müksirûn” diye anılan yedi sahabeden biri olan   Enes İbn- Malik (r.a), Rasulullah (s.a.v) efendimizden 2286 hadis rivayet etmiştir. 80 hadis Buhari’nin, 90 hadis münferiden Müslim’in Sahîḥ’inde yer almış, 180 hadiste ise ittifak etmişlerdir. Enes b. Malik hadis rivayeti sırasında titiz davranır, hata yapmaktan korkardı. Hadisi rivayet ettikten sonra, “Veya Rasulullah böyle bir şey dedi” (ev kemâ kāle Resûlullah) ilâvesinde bulunurdu.

     Allah O’ndan Razı Olsun.