Çağları Aşan Ses: Süleyman Çelebi ve Mevlidi (Vesîletü’n-Necât)

Öte taraftan bu eserin Bursa Ulu Camii’deki yazılışına dair bir rivayet de vardır. Bu rivayete geçmeden önce şu hususu belirtelim ki Türk milleti, 751 Talas Savaşından sonra oba oba İslam kültür ve medeniyet dairesine girmiş, iki üç asır devam eden bu giriş sürecini büyük ölçüde tamamlamıştı.

Necdet ŞENGÜN

Doç Dr., DEÜ İlahiyat Fak. Türk İslam Edebiyatı

Hemen her milletin kendilerine yön veren, hayatı duyuş ve algılayış biçimini gösteren, zevklerini, meselelere bakış açısını yansıtan edebî şaheserleri vardır. Bunun için hem Doğu hem de Batı’da kaleme alınmış dünya klasiklerine şöyle bir göz atmak yeterli olacaktır. Fransız edebiyatı için Victor Hugo’nun Sefiller’i ne ise, Rus edebiyatı için Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını bu kategoride saymak icap eder. İngiliz edebiyatının şaheserlerinden biri olan William Shakespeare’nin Romeo ve Juliet’ine İtalyan edebiyatında Dante’nin La Divina Commedia (İlahi Komedya) eseri eş değerdir. Bu durum Doğu edebiyatları için de geçerlidir. Örneğin Hint edebiyatında orijinal dili Sanskritçe ve asıl adı Pança Tantra olan, daha sonra Abdullah İbn Mukaffa tarafından Arapçaya Kelile ve Dimne olarak tercüme edilen fabl tarzındaki – ki La Fontaine’den asırlar önce yazılmıştır– eser yanında İran edebiyatının ölümsüz eserleri Şeyh Sadi-i Şirazî tarafından yazılan Bostan ve Gülistan dünya düşünce ve edebiyat tarihinin öne çıkan birikimleri arasında sayılmalıdır. Bu eserleri okuyanlar mutlaka o milletlerin karakterlerine dair önemli izler bulacaklardır.

Türkçe’nin de klasikleri vardır. Orta Asya’daki ilk eserlerimizden Kutadgu Bilig’den başlayıp Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’na uzanan, Hoca Ahmed Yesevî’nin Dîvân’ından başlayıp, Yunus Emre’nin Dîvân’ına, bütün divan ve mesnevî literatürünü de içine alan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sine, Sami Paşazade Sezâî’nin Sergüzeşt’ine değin gelen oldukça önemli bir edebî birikimimiz vardır. Şimdi biz bugün bu yazımızda, bu edebî serüvenin çok önemli halkalarından biri olan ve belki dünya klasikleri kadar meşhur olamamış, belki onların küresel ölçekte yakaladığı şöhreti yakalayamamış, ancak milletimizi derinden etkilemiş, hemen her doğum, sünnet, askere uğurlama, evlenme, kandil ve ölüm merasimlerinde gündeme gelmiş, yani bu coğrafyada yaşayan her erkek ve kadın tarafından mutlaka okunmuş-işitilmiş bir eserimizden söz edeceğiz. Bu eser, halkımızın muhayyilesinde kısaca mevlid olarak ma’kes bulmuş fakat şairi Süleyman Çelebi tarafından Vesîletü’n-Necât ismi verilmiş pek kıymetli bir eserimizdir.

Bize göre hiçbir eser, güp diye, kendiliğinden, Hudâ-yı nâbit olarak ortaya çıkmamıştır. Kaleme alınan bütün eserlerin mutlaka tarihî bir arka planı, bir hikâyesi vardır ve bu eserler birtakım ortam ve şartların oluşmasına bağlı olarak gün yüzüne çıkmışlardır. Öyle ya bir bitkinin bile yetişmesi için gerekli hava, su, toprak ve güneş gibi unsurlar lazım ise bir eserin ortaya çıkması için bazı ortam ve şartların oluşmuş olmasına duyulan ihtiyaçtan daha doğal ne olabilir? Hem bu söylediklerimiz sadece edebî eserler için de söz konusu değildir. Musikî, mimarî, plastik sanatlar vb. türdeki eserlerin de aynı kurala tabi olduklarını söylemek elbette mümkündür. Örneğin bir Süleymaniye’nin inşa edilebilmesi için bir Kanunî’ye, bir Mimar Sinan’a, hiçbir mesariften kaçınmayan bir ekonomik bütçeye, geçmiş mimari bilgi birikimine, inşa edildiği milletin estetik ve göz zevkinin yüksekliğine… vb. pek çok unsurun birleşmesine ihtiyaç vardır. Bugün camilerimizde aşk ile hep birlikte okuduğumuz segâh tekbîr ve salât-ı ümmiyye yanında Erzurumlu Nef’î merhumun:

Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil

Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil

matlalı gazelini besteleyen bir Buhûrî-zâde Mustafa Itrî’nin yetişmesi icap etmiştir. Eserler bu gözle tetkik edilmedikleri müddetçe gerçek değerlerini hak sahiplerine teslim etmek imkânsızlaşacaktır.

Vesîletü’n-Necât hicrî 812, miladî 1409 yılında kaleme alınmıştır. Yazıldığı dönem, Osmanlı siyasal hayatı için tam bir kaos dönemidir. Tam kuruluş aşamasını tamamlamış ve yükseliş aşamasına geçmek üzere olan devlet, Emir Timur’un Yıldırım Bayezid’e meydan okuması ve savaş için 1402’de Ankara ovasına gelişiyle büyük bir kırılmaya uğrar. Bu savaşta Yıldırım esir düşer, devletin bekası sekteye uğrar, merkezi idare kaybolur ve ülke Yıldırım’ın oğulları arasında gayr-ı resmî olarak bölüşülür. Aralarında büyük bir taht kavgası başlar. Tam burada şu hususu belirtmek gerekir ki Karahanlılardan beri, belki daha eski bir Türk töresi olarak devam etmekte olan “Ülke hanedan üyelerinin ortak malıdır” ilkesi bu tür kaos ortamlarında büyük sıkıntılar meydana getirmiştir. Sultanın iktidardan düşüşü ile birlikte bütün şehzadeler sultanlık iddiası ile meydana çıkmış ve bu da büyük badirelere sebep olmuştur. Bu husus Fatih Sultan Mehmed’in yayınladığı Fatih Kanunnâmesi’ne kadar devam edecek, bu kanunnâme ile kaldırılacaktır. Her neyse bu kaos ortamının belki de en büyük kaybedeni halk olmuştur. Tebaa bu büyük kavganın ortasında kalmış, tüm umutlarını kaybetmiş ve kendisine tutunacak bir dal, bir çıkış noktası, bu karanlıktan aydınlığa çıkaracak bir ışık aramıştır. İşte tam burada Bursa Ulu Camii imamı Süleyman Çelebi, Vesîletü’n-Necât (Kurtuluş Vesîlesi) adlı eseri ile çıkış noktasının Hz. Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)’da olduğunu adeta haykırmıştır. Milletimizi bu bâdireden, bu kaostan, bu anafordan kurtaracak yegâne ışığın Hz. Muhammed (a.s) olduğunu ilan etmiş ve halkı Hz. Muhammed (s.a.v) etrafında toplanmaya davet etmiştir. 

Öte taraftan bu eserin Bursa Ulu Camii’deki yazılışına dair bir rivayet de vardır. Bu rivayete geçmeden önce şu hususu belirtelim ki Türk milleti, 751 Talas savaşından sonra oba oba İslam kültür ve medeniyet dairesine girmiş, iki üç asır devam eden bu giriş sürecini büyük ölçüde tamamlamıştı. Artık bozkır töresinden İslam esaslarına geçiş yapılmış idi. Göçebe kültürden yerleşik kültüre geçiş de önemli oranda bitmiş idi. Bu çerçevede bütün İslam beldelerinde serbest dolaşım hakkı var idi. Belki de bu hususu İslam gümrük birliği olarak da telakki edebiliriz. Tıpkı bugün Avrupa’da olduğu gibi. İlmi olan ilmini ortaya koymak, malı olan ticaretini yapmak için bütün İslam beldelerini serbestçe dolaşabilirdi. Artık Türk coğrafyası da bir İslam beldesi olmuş idi. Şimdi rivayete dönelim. Bursa Ulu Camii’de bir cuma günü, İran dolaylarından gelen İranlı bir âlim vaaz etmektedir. Vaazın bir yerinde, Bakara sûresi 285. âyet olan “Biz hiçbir rasûlü diğerlerinden ayrı tutmadık” ayetini şerh ederken Hz. Peygamber’in Hz. İsa’dan veya diğer peygamberlerden üstün olmadığını ifade etmiştir. Muhtemeldir ki İslam milletlerinin İslam’ı, Kur’ân’ı kısacası dini algılayış biçimlerinde farklılıklar vardır. Bizim milletimizin hassas noktalarından biri de Hz. Peygamber aleyhisselâmdır. Bu millet öyle bir millettir ki, yarın kızgınlıkla kötü bir söz sarf etme ve böylece Hz. Peygamberi gücendirme endişesi ile çocuklarına Muhammed ismini vermemiş, onun yerine Arapça aynı şekilde yazılan Mehmed ismini koymuştur. Dolayısıyla bu sözler, başta Süleyman Çelebi olmak üzere camide bir infiale sebep olmuş, itirazlar yükselmiş, evet nübüvvet bakımından fark olmasa da yine Kur’ân’ın 253. âyetinde işaret edilen “bazı rasûlleri bazılarına üstün kıldık” ifadeleri delil getirilerek İranlı âlim vaaz kürsüsünden indirilmiştir. Hatta bazı rivayetlerde tartışmanın birkaç gün sürdüğüne dair söylentiler de vardır. Ne var ki bu hadise Süleyman Çelebi’yi derinden etkilemiş onun şâirlik ruhunu galeyana getirmiştir. Zaten şâir, Arapça şuur ile aynı kökten geldiği ve şâir demek şuurlu adam demek olduğundan onun da reaksiyonu şiir ile olmuştur. Oturmuş, bazı eski kitaplardan bilgilerini tazeleyerek, içindeki fırtınayı, gönlündeki nihayete ermez hissiyatı, Hz. Peygamber’e olan derin muhabbet ve aşkını adeta şiir kabına boşaltmıştır. Süleyman Çelebi’nin İranlı vâizin sözlerine hemen oracıkta şu beyit ile cevap verdiği, bu beytin halk tarafından çok beğenildiği de rivayet edilmektedir:

Ölmeyip İsâ göğe buldu yol

Ümmetinden olmak için idi ol

    Bir eseri doğuran sebepler silsilesi kadar, o eserin şâir veya edîbi de son derece önemlidir. Belki de eserden bile daha önemlidir. Zira sanatkârın başka şaheserler doğurma imkânı da vardır. O halde kimdir bu Süleyman Çelebi? Geliniz Süleyman Çelebi’yi, Türk Edebiyatı’nda Türkçe mevlid metinleri üzerine 1950 yılında doktora tezi yazan ve Vesîletü’n-Necât üzerine de önemli çalışmaları olan rahmetli Necla Pekolcay hocamızın İslam Ansiklopedisi “Mevlid” maddesinde Süleyman Çelebi hakkında verdiği bilgilerden dinleyelim: “Süleyman Çelebi Bursa’da doğdu. Hakkındaki bilgiler kısa ve çelişkilidir. Bazı yazma nüshalarda yer alan, “Yiğitlik dahi geçti şöyle hoca / Erişti şastlık u oldu koca” beyti, müellifin 812’de (1409) nazmettiği mevlidi altmış yaşında iken kaleme aldığını gösterdiğinden onun doğum tarihini 752 (1351) olarak kabul etmek mümkündür. Süleyman Çelebi’nin, Ahmed Paşa’nın oğlu ve Orhan Gazi’nin silâh arkadaşı olup Fuûü’l-ikem’e bir şerh yazan Şeyh Mahmud’un torunu olduğu, Orhan Gazi’nin bu zata İznik’te bir medrese yaptırmış bulunduğu şeklindeki kayıtlardan onun ilimle uğraşan kültürlü bir aileden geldiği anlaşılmakta, taşıdığı “Çelebi” unvanı da aynı zamanda ârif ve kâmil bir kimse olduğunu ortaya koymaktadır. Süleyman Çelebi’nin dinî ilimlere vukufunu eserinde işlediği konuları âyet ve hadislerle ustaca desteklemesi de göstermektedir. Kaynaklar onun Yıldırım Bayezid devrinde bir süre Dîvân-ı Hümâyun imamlığı yaptığını, 802’de (1400) inşası tamamlanan Bursa Ulu Camii imamlığına Emîr Buhârî’nin tavsiyesiyle getirildiğini nakleder. Mevlevî veya Halvetî olduğu ileri sürülen şairin “râhat-ı ervâh” terkibinin gösterdiği 825’te (1422) vefat ettiği genellikle kabul edilmektedir. Kabri Bursa’da Çekirge yolunda, Eski Kaplıca yakınlarındaki Yoğurtlu Baba Zâviyesi önünde bulunan sırt üzerindedir. Türbesi harap bir durumdayken 1952 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu aracılığıyla onarılmış ve duvarına Vesîletü’n-necât’ın ilk beytiyle âlem ve Âdem’in yaratılışıyla ilgili 128, Hz. Muhammed’in doğum ânını bildiren 206 ve Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammed’e hitabını nakleden 403. beyitleri yazılmıştır.”

Peki üzerinde bunca söz söylediğimiz eser, nasıl bir eserdir? Hangi nazım tekniği ile yazılmıştır? Hangi konuları muhtevîdir? Nelerden bahseder bu eser? Hemen belirtelim ki eser ehlince malum olduğu üzere, yedi yüz elli civarında beyitten oluşmaktadır. Civarında diyorum çünkü eserin Türkiye el yazması eser kütüphanelerinde çok farklı beyit sayılarına sahip nüshaları mevcuttur. Tabii ki böyle halk tarafından pek beğenilen bir eserin, bu kadar yazması da çok olsun. Hatta bu kayıtların çoğunda eserin orijinal ismi yerine daha çok mevlid, mevlüd gibi kayıtlar düşülmüştür. Tam burada galat-ı meşhur hale gelmiş bir hususu düzeltmeme lütfen müsaade edilsin. Bu kullanımlardan mevlüd veya mevlûd şeklindeki kullanımı galattır, yanlıştır. Zira Arapça ism-i mekân ve ism-i zaman olarak kullanılan bu kelimenin doğrusu mevlid şeklindedir. Süleyman Çelebi, Türklerin İslam medeniyetine dâhil olduktan sonra benimsedikleri bir sistemi, aruz kalıplarını kullanmıştır. Nitekim eserin vezni Fâilâtün Fâilâtün Fâilün kalıbıdır.

Meşhur adı mevlid olan Vesîletü’n-Necât’ın ana konusu, Hz. Peygamber’in doğumu ve bu doğum sırasında meydana gelen harikulâde hâdiselerdir. Belki bu sebeple halk tarafından “mevlid” ismi verilmiştir. Ya da eserin en uzun bölümünün velâdet yani doğum bölümü olması hasebiyle bu ismin konulduğu varsayılabilir. Ancak eserin tamamına baktığımızda dokuz bölümden oluştuğunu, Hz. Peygamberin mucizeleri yanında mi’râc gibi, Hz. Peygamber’in vefatı gibi hususların da anlatıldığı görülmektedir. Süleyman Çelebi geleneğe uyarak eserine tevhîd ve münacaat ile başlamıştır. Bilindiği üzere gelenekte manzum eserlerimiz besmele, tevhîd ve münacaat ile başlarken mensur, düz yazı eserlerimizde bu hususun karşılığı olarak besmele, hamdele (Allah’a hamd) ve salvele (Hz. Peygamber’e salât ve selam) kullanılmıştır.

Eser tıpkı Yûnus’un şiirleri gibi bir sehl-i mümtenîdir. Yani ilk okuyanların, canım ne var bunda, ben de böyle şeyler yazarım deyip, kalemi eline aldıklarında yazamadıkları tarzdadır. Halk için kaleme alındığından sade bir Türkçe ile inşa edilmiştir. Hemen her beyitte Süleyman Çelebi’nin derin bilgi birikimi yanında Hz. Peygamber’e olan muhabbetinde ne kadar samimi olduğunu hissettirmektedir. Hatta konunun uzmanlarınca şöyle bir değerlendirme yapılmıştır. Bugün Vesiletü’n-Necât’tan sonra onu örnek alarak kaleme alınan iki yüz elliye yakın mevlid metni tespit edilmektedir. Hatta ve hatta Vesîletü’n-Necât’ı bir prototip olarak alan ve Hz. Ali, Hz. Fatıma gibi diğer İslam büyükleri için oluşturulmuş mevlid metinleri de vardır. Fakat bu metinlerin hiçbirisi Süleyman Çelebi’nin sahip olduğu şöhrete ve yaygınlığa ulaşamamıştır. İşte bunun belki de en önemli sebebi, Süleyman Çelebi’nin eseri meydana getirirken ortaya koyduğu samimiyet, aşk ve muhabbettir. Merhum Tayyip Okiç hocamıza göre bu samimiyet, aşk ve muhabbetin birer yansıması olarak Boşnakçadan Kürtçe’ye, Afrika sahillerindeki Svahili dillerinden Arapça yazılan İspanyolcayı ifade eden Alhamyado diline kadar pek çok dilde mevlidler yazılmıştır.

Burada eserin çok önemli yönlerinden birini daha ifade etmek isterim. Yukarıda ortaya koyduğumuz üzere eserin yazıldığı tarihlerde, Osmanlı devleti kuruluş aşamasını tamamlamak üzeredir. Buna paralel olarak Türkçe de yeni girdiği İslam medeniyetinde, önceden epeyce yol almış, Arapça ve Farsça arasında kendine yer edinme mücadelesindedir. Din dilinin Arapça, Selçuklu eliyle resmî dilin Farsça olarak edebî ve ilmî eserleri domine ettiği bir zaman diliminde, her alanda olduğu gibi Türkçe de kendisini bu iki dile kabul ettirme uğraşındadır. Osmanlı’nın kuruluş yıllarında Yûnus Emre, Dîvân’ı vasıtasıyla Türkçenin de bir şiir dili olabileceğinin işaretlerini göstermiş, Türkçe tohumunu toprağa ekmiştir. İşte Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı bu tohumun toprakta çürümediğinin bir göstergesidir. Ekilen tohumun sürgünlerinden biridir. Devlet tökezlese de Türkçenin tökezletilmeyeceğinin, gelişip serpilmeye, büyüyüp olgunlaşmaya devam edeceğinin bir emaresidir.  

Tüm bunların yanında, belki de mevlidin en önemli hususiyeti, hemen her tören ve merasimde besteli bir şekilde okunuyor olmasıdır. Bu merasimlerin mevlidin okunmasıyla birlikte dinî bir havaya büründüğü aşikârdır. Bu açıdan mevlid merasimlerinde yöreden yöreye değişen farklı birtakım uygulamalar söz konusudur. Yazımızı bazı törenlerde, bazı mevlid merasimlerinde müşahede ettiğimiz şu iki husus ile bitirmek isterim. Birincisi bazı içkili kutlama programları (genellikle sünnet ve evlenme) ile mevlidin bir araya getirilmesi bize göre doğru değildir. Evet Vesîletü’n-Necât şeklen bakıldığında Türkçe bir metindir ve metnin kendisinde herhangi bir kutsallık yoktur. Yani Allah kelamı veya Hz. Peygamber’in sözü değildir. Ancak hem muhtevâ itibarıyla Hz. Peygamber’den bahseden bir eser olması hem de bu tür merasimlerde Kur’ân-ı Kerîm’in de tilavet edilmesi dolayısıyla uygunluk arz etmez. İkincisi ise Osmanlı’dan beri devam eden Mevlid-hânlık geleneğinin bugün biraz vulgarize olmuş olmasıdır. Sırf ses güzelliği esas alınarak, kendisine uzatılan mikrofona mevlid okumak düşüncesi de doğru değildir. Daha doğrusu, manasından habersiz, vurgulardan yoksun, belki biraz da maddî menfaat sebebiyle samimiyetsiz okuyuşlar, Süleyman Çelebi’nin samimiyetine gölge düşürmektedir. Bu sebeple belki Osmanlı’daki gibi mevlid-hânlık kurumuna benzer bir kurum ihdas ederek, belki resmî veya gayr-ı resmî yollardan bu işin teori ve pratik eğitimleri yapılarak okunacak mevlidler şüphesiz hem eserin ve yazarının samimiyetine uygun düşecek hem de seyrettiğim bir belgeselde ifade edildiği şekliyle “Boşnakların mevlid üzerinden İslam ile irtibatlarını sıcak ve taze tuttukları” gibi milletimizin dinî ve millî zevkine hitap edecek ve onun İslâm ile olan bağı üzerinde etkili olacaktır.