Bağımsızlık sonrası dönemde öğrenim görme ve iş arama gibi nedenlerle gerçekleşmiş olan, sömürgeci ana ülkeye olan göçler ilişkileri daha da karmaşıklaştırmış ve derinleştirmiştir.
Yusuf YAZAR

2. Siyasî Bağımsızlık Kazanma Sonrasında Sömürge Ülkelerinin ve Sömürgeciliğin Durumu[1]
İnsicam’ın geçen sayısında yayınlanmış olan yazının ilk bölümünün sonunda vurgulamaya çalışmış olduğumuz, “sömürge ülkelerin siyasal bağımsızlık kazanması, onların sömürgeci ‘ana’ ülkeyle ilişkilerini hemen ve tamamen kesmeleri anlamına gelmemiştir; zaten pratikte bu pek mümkün ya da istenen bir şey de olmamıştır” şeklinde ifade edilebilecek değerlendirme, önemi dolayısıyla biraz derinleştirilmeyi hak etmektedir. Bağımsızlık sonrası[2] yıllara özgü yeni ortaya çıkmış olan ‘sömürge ülkelerden sömürgeci ülkelere büyük bir nüfus göçünün yaşanması’ durumu[3] bu yapılmış olan tespitteki muhtevayı destekleyen en önemli gelişmelerden birisidir.
Sömürge ülkelerde bağımsızlık öncesinde ve sonrasında sömürgeci ülkelere giderek oralarda eğitim görmüş olanların önemli bir kısmı milliyetçi ve bağımsızlıkçı tutumlar benimsemiş ve yönetimde etkin olma eğiliminde olan gruplar oluşturmuşlardır. Milliyetçi ya da sosyalist ve genel olarak bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist eğilimler içinde olan bu gruplar siyasal bağımsızlıklarını yeni elde etmiş olan ülkelerinin ana sömürgeci devletle olan bağlarını tümüyle koparmayı, genellikle ekonomik ya da mahallî tehditlere maruz kalma endişesi ile riskli bulan bir yaklaşım içinde görünmüşlerdir. Ana sömürgeci ülkeden sömürge ülkeye göç edip yerleşik hâle gelmiş olan Avrupalı yabancı nüfus ise sömürge ülkenin dil, kültür ve siyasî yapısına âşina oluşları sayesinde süreç ilerledikçe ülkenin ana sömürgeci ülkeyle olan ekonomik ve kültürel ilişkilerinde vazgeçilemeyecek derecede kritik bir rol oynar duruma gelmiş ve sömürge ülkede işleyen sistemin en önemli ve vazgeçilmesi zor unsurlarından birisi hâline gelmiştir.
Sömürge ülkenin siyasal bağımsızlığını elde edilişi sonrasında yönetim görevi kendisine devrolunmuş olan ve birçok örneğinde sömürgeci ülke kurumlarında eğitim görmüş (ve o sömürgeci ülke kültürel değerlerini belli ölçüde de olsa benimsemiş ve ironik bir biçimde bu niteliğiyle kendi ülkesinin gözdesi hâline gelmiş olan ) yerel yönetici kesim, genellikle sömürgeci ana ülkeyle ilişkileri ileri düzeyde devam ettirmeyi bir avantaj ve zorunluluk olarak görmüş ve ülkelerinde uzun zamandır yerleşik hâle gelmiş bulunan eğitimli sömürgeci-yabancı nüfusun varlığını da gerekli görmüştür. Bu durum belli bazı avantajlar sağlamış görünse de siyasî bağımsızlığını almış durumdaki bu ülkelerde tümüyle ‘yeni bir başlangıç’ yapılmasını zorlaştırmış ve hattâ bazı örnekler itibariyle imkânsızlaştırmıştır[4]. Bağımsızlık sonrası dönemde öğrenim görme ve iş arama gibi nedenlerle gerçekleşmiş olan, sömürgeci ana ülkeye olan göçler ilişkileri daha da karmaşıklaştırmış ve derinleştirmiştir. Sömürge ülkelerde yönetim dili olarak başından beri sömürgeci ülkenin dilinin benimsenmiş oluşu ve yerli halk içinde bu dilin (İngilizce, Fransızca, Portekizce, vd.) daha yaygın anlaşılıp konuşulur hâle gelmiş oluşu da bu karmaşıklığa katkı yapan (ve aslında sömürge hâlinin belli ölçüde de olsa devamını, zorunlu değilse de mümkün kılan ve yerli kültür anlayışından uzaklaşmanın da sebeplerinden birisi hâline gelen) etkenlerden birisi olmuştur. Sonuç olarak, ayaklardaki prangalardan kurtulmuş olmanın gerçek ve tam bağımsızlığın (eğer böyle bir şey mümkünse) kazanılmasının ancak bir ilk ve kolay adımı olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, siyasal bağımsızlık kazanmış olma sonrasında oluşan ‘yeni tip sömürgecilik’ durumu, filmin burada sona ermiş olduğunu düşünmenin yanlış olacağını açıkça göstermektedir. Zihinlerdeki prangalardan kurtuluşun ve her şeyi gerçekten de sömürge ülkenin kendisine özgü bakış açısıyla tanımlayıp sonraki süreci ona göre yönlendirmesi ise, gerekli sonraki zor sürecin ilk önemli adımı ve parçası olduğu muhakkaktır. Bu sonraki süreçte atılacak adımlar, kuşkusuz ki ekonomik gelişmişliğin ve bağımsızlığın sağlanmasını hedefleyen adımları da içerecektir. Cezayir ve Libya gibi daha başlangıçta tüm prangalardan radikal bir biçimde kurtulmak isteyen sömürge ülke mensuplarının ağır ve kanlı bir bedel ödemekle karşı karşıya bırakılmış olduğu gerçeğiyse, tarihe büyük puntolarla düşülmüş bir hatırlatma dipnotu olarak hep duracaktır.
Avrupa merkezli sömürgeciliğin dünyanın birçok bölgesinde (Afrika’da, Asya’da, Amerika’da) düşünülebilecek en keskin formuyla ve uzun bir süre var olduğu bir vakıadır; bıraktığı derin izler ve hâlâ yaşanan etkileri dolayısıyla da unutulmazdır ve bu, Batılıların sicilinde (ve umulur ki bazılarının vicdanında da) silinemez bir biçimde yer almıştır. Bu sicil, aslında ait olduğu kişi ve toplulukları konuşamaz ve başını öne eğmeye mecbur edecek olan bir sicildir. Ve bu noktada sömürgecilerin sömürgelere medeniyet götürdükleri iddiası sömürgecilerin ve destekçilerinin pişkinlik derecelerini ortaya koyan bir başka durumdur. Bu durum, Batılı bakış açısıyla yücelttikleri medenîleştirmeyi, silah zoruyla ve sömürge halkının kimlikleri ve canı pahasına gerçekleştirilmiş de olsa yüce bir misyon (‘beyaz adamın yükü’) gibi algılanmasını sağlamaya çalışmak Batılı otoritelerin kibrinin, pişkinliğinin ve utanmazlığının doruklarından birisini oluşturur[5]. Batı’daki ve modern Batılı anlayış ve yaklaşımlardaki bu kibir ve pişkinlik, kendisine bırakıldığını gördüğü mirasın kirliliği ve taşınamazlığı karşısında postmodern eğilimler içinde yer almış olan aydın kesimin[6] isyancı ruhunu besleyen ve kabartan bir rol oynuyor olmalı. Sömürgelere medeniyet adına götürülmüş gibi görünen şeylerin (demiryollarının, kara yollarının, limanların, madencilik işletmelerinin, modern binaların, kiliselerin, vd.) esas itibariyle sömürge coğrafyasında bulunan zenginliklerin ana sömürgeci ülkeye taşınmasının kolaylaştırılmasına ve sömürge ülkelerde kurumlaşmış olan sömürgeci güçlerin ve oralara yerleşmiş Batılı yerleşimcilerin kendilerinin ve faaliyetlerinin güvenliğinin, sürekliliğinin ve konforunun sağlanmasına hizmet etmesi amacıyla kurulmuş olduğuysa tartışma götürmez bir diğer gerçekliktir.
Yüzyıllarca sürmüş olan Batılı sömürge yönetimi altında yaşamak gibi bir tecrübenin izlerini (fizikî ve manevî), sefaletini, ezilmişliğini ve komplekslerini o tecrübeyi yaşamış toplumun tüm kesimleri üzerinden bir ya da iki nesilde ve tümüyle yok etmenin mümkün olacağı düşünülemez; kaldı ki, siyasî bağımsızlığı elde etmiş olmanın, sömürgeci gücün sömürge ülkeden elini eteğini gerçek, gönüllü ve tövbe etmiş bir biçimde çekmiş olduğu anlamına gelmediği dikkatten uzak tutulmamalıdır. Sömürge ülkelerde ortaya çıkmış radikal milliyetçi ve sömürge karşıtı eğilimler içinde bulunanlar nezdinde bile genellikle ekonomi, eğitim, sağlık ve savunmayla ilişkili gerekçelerle sömürgeci ülkeyle bağın tümüyle kesilmesi istenilmemiş; dahası, iki ülke arasında gerçekleşmiş karşılıklı göçler dolayısıyla bu bağın daha da karmaşık ve vazgeçilemez hâle gelmiş olması dolayısıyla sömürge durumu, en azından kültürel boyutta ve zihinlerde yeni uçlar vererek yeni ve farklı bir görüntü içerisinde yaşamaya devam etmiştir ve bunun devam ediyor oluşundan fazla bir rahatsızlık da duyulmamıştır. Bu ülkelerde ortaya çıkmış olan ilk eğitim ve sağlık kurumlarının ilgili sömürgeci gücün yardım ve desteğiyle kurulabilmiş olduğunu, temel silah sistemlerinin genellikle bu sömürgeci ülkeden temin edildiğini ve ilgili eğitimlerin bu ülke subay ve uzmanlarınca sağlanmış olduğunu düşünmek bu bağımlı bağımsızlık durumunun zaman ilerledikçe kendisini nasıl kökleştirdiğini ifade açısından yeterlidir. Her şeye rağmen belli ölçekte bir ‘normalleşme’ ve ‘kendisi olma’ süreci tabii ki başlamıştır ve devam etmektedir, ama bunun ‘ilk yabancılaşmamış hâl’e dönüş olmadığı ve olmayacağı da açıktır. Süreçler içinde süreçler ve bir şekilde yeni oluşlar yaşanmaktadır. Afrika’da sömürgeciliğin izlerinin daha da köklü biçimde silinmesine katkıları olabilecek bu yeni süreçlerden birisi de Türkiye’nin resmî olduğu kadar sivil yapısıyla da bu kara kıtanın bahtını ak kılmaya niyetli olan ilgisidir. Türk kamu kuruluşlarının ve özellikle de Türk sivil girişimlerinin Afrika’da ses getiren derinlikli ve yaygın insanî yardım girişim ve faaliyetlerinin (ve Afrika ilgilerini ahlâki bir eksenle irtibatlı tutmaya özen gösteren Türk iş adamlarının teşebbüslerinin) belli bir süreçte Afrikalının kendi özgün ve özgür sesini bulmasında ve güçlendirmesinde belli bir katkı sağlaması mümkündür ve bu açıdan önemli ve kayda değerdir. Yapılan her iyiliğin ve yardımın belli bir noktada bir bereket pınarının doğup kendisine bir mecra açtığına ise kuşku yoktur. Ve alana geri dönme girişimleri içinde olan bir aktör olarak Türkiye’nin kıtaya olan ilgisi ve vurgulamak istediğimiz muhtemel katkısı Afrika’daki bağlantı ve etkileri devam eden eski sömürgeci güçler açısından kuşkusuz ciddi bir biçimde rahatsız edici ve kışkırtıcıdır.
Bir diğer kısa not da sömürge ülkelerde bağımsızlık sonrasında ve yine, eski sömürgesiyle irtibatı birçok düzlemde etkin bir biçimde devam ettirmekte olan ana sömürgeci ülkenin yönlendirmesi, desteği ve katkısıyla vücut bulmuş akademik yapılara ilişkin olabilir. Sömürgeciler sömürge ülkelerden çekilirken ve sömürge yönetimleri ve silahlı güçleri görünüşte yok olduktan sonra oradaki etki ve nüfuzlarını sürdürecek kurumlardan birisi olarak akademik kurumları temellendirmeyi ihmal etmiş değillerdir. Akademik dünyanın asıl patronu olarak çerçeveleri çizen, gelenekten ve ilahî olanla irtibatlı her şeyden mutlak biçimde özgürleşmeyi ve bağımsız olmayı hedeflemiş modern Batı düşünce ve tutumunun ana paradigması itibariyle bir anayasa gibi benimsemiş olan sömürge ülke akademik yapılarının ve buralarda yeşermesi umut edilebilecek olan akademik yaklaşımların, yapılaşırken model ve örnek alınan modern Batılı akademik kurumların gözetimi dışında kalabilmesini tasavvur zaten pek mümkün değildi. Bu eski sömürge ülkelerindeki yüksek öğrenim kurumları genellikle zaten sömürgeci ülke akademik kurumlarının bir uzantısı gibi ve sömürgeci ülkenin yardımıyla tesis edilmiş olan kurumlar olduğu gibi, başlangıçta büyük kısmı itibariyle akademisyen kadrosu da onlar tarafından sağlanmıştır. Bu durumun aslında yalnızca bir zamanların resmen sömürge olmuş ülkeleri ile sınırlı olmadığını, sömürgeciler karşısında siyasal bağımsızlıklarını korumuş ülkelerdeki akademik yapı ve çalışmalar için de önemli ölçüde geçerli olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla bağımsızlık kazanmış sömürge ülkelerde oluşmuş durumdaki bu akademik yapıların da sömürgeci paradigmanın dayattığı şablonların[7] dışında tutum benimseyebileceklerini ve kendi ülkelerindeki kültürel ve zihinsel bağımsızlık yönünde etkin olabilmeleri bağlamında kendi hallerine bırakılmış olduklarını düşünmek zordur[8]. Daha yakın dönemlerde küreselleşmenin sömürgeciliğe yeni ve daha zor fark edilir bir görünüm (ekonomik, kültürel ve siyasî) kazandırmış olmasıysa durumu daha da karmaşık hâle getirmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu eski sömürge ülkelerindeki akademik dünya, genel yapısı ve özellikleri itibariyle, kendisinde önemli gedikler açıl(a)mamış sömürgeci kalelerinden birisi olarak kalmaya devam ediyor görünmektedir.
[1] Bu yazının birinci kısmı Avrupalı Sömürgecilerin Misyonu ve Modern Batı Düşüncesi başlığıyla İnsicam’ın önceki sayısında yayınlanmıştır.
[2] Siyasî bağımsızlıkların kazanıldığı yıllar büyük çoğunlukla İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası döneme aittir. Örneğin, bağımsızlıkların 1945-1980 yılları arasında bağımsızlık kazanan sömürge ülke sayısı 55’tir ve bunların büyük çoğunluğu Afrika ülkesidir.
[3] Bağımsızlık öncesi yıllarda sömürge ülke halkları gençlerinden az sayıda kişi sömürge ülkelere daha çok da eğitim amacıyla gitmiş ve bunların büyük kısmı sömürge ülkelere geri dönmüştür. Sömürge ülkelerin bağımsızlık kazanmasından sonraki yıllar içerisinde ise, sömürge ülke yerli halklarından sömürgeci ülkelere yüzbinlerce kişi çoğunlukla eğitim ve çalışma amacıyla göç etmiş ve bunların çok az bir kısmı geri dönmüştür. İlk yıllarda sömürgeci ülke otoriteleri ucuz iş gücü temin edilişini sağlayan bu gelişmeden memnun olmuşlarsa da ilerleyen on yıllarda Avrupa ülkelerindeki demografik yapıyı zorlayan büyüklükte yabancı kökenli etnik yapıların ortaya çıkması genellikle ciddi bir problem olarak algılanır hâle gelmiştir.
[4] Özellikle Sahra-altı Afrika ülkelerinin her biri bu değerlendirmenin konusu olabilecek örnek ülkeler arasındadır.
[5] Unutulmamalı ki, Afrika özelinde ‘medenîleştirme’ misyonu algısıyla kabul edilebilirlik kazandırılmaya çalışılan sömürgecilikle eşzamanlı başlayan bir diğer büyük insanlık suçu da ‘köleleştirme’ ve ‘köle ticareti’ vakaları olmuştur. Köleleştirme ve zorla (cebrî) çalıştırma, Afrika’da sömürgeleştirme faaliyetinin gerekli bir parçası olarak görülmüş ve sömürge yönetimlerince benimsenmiştir. Yüzbinlerce Afrikalının silahlı Batılı çetelerce köleleştirilerek memleketlerinden koparılıp çoğunlukla Amerika’ya taşınıp orada satılıp, sahiplerince köpeklerine bile reva görmedikleri şartlarda çalışmaya ve yaşamaya mecbur edilişleri ise süreç içinde sonraki safhalardan birisini oluşturmuştur.
[6] F. Capra ve K. Popper’dan P. Feyarabend ve İ. İllich’e kadar modern Batı düşünce, anlayış ve söylemine köklü eleştiri ve itiraz sergileyenlerden R. Guenon, F. Schuon ve T.Burckhardt gibi tavrını modern Batı düşünce, anlayış ve söylemiyle yollarını ayırma noktasına kadar vardırmış olanlarına kadar bilinen birçok ismi burada hatırlamak yerinde olacaktır.
[7] Sömürgeci ülkelerde doğmuş (aslındaysa bir politik hegemonya kurmanın aracı olarak icat edilmiş) ve son yüzyılda tüm dünyada egemen olmuş modern Batı düşüncesinin ana yaklaşımlarından birisi olarak tek bir bilim ve bilimsellik anlayışının olduğu ve bu anlayışın dünyanın diğer ülke akademik kurumlarında olduğu gibi siyasal olarak bağımsızlaşmış sömürge ülke akademik kurumlarına da dayatılmış ve büyük ölçüde benimsetilmiş olduğunun altını çizmek gerekir. Tek bir bilim ve bilimsellik anlayışı olduğunu benimsemenin yenilecek sonraki gollere kaleyi açmak anlamına geldiğiyse anlaşılması zor olmayan bir gerçektir.
[8] Afrika toplumlarının kendilerini yeniden inşalarındaki katkısının önemini idrakin zor olmadığı, Batılıların gözüyle değil Afrikalıların gözüyle bütüncül bir Afrika ve Afrika toplumları tarihinin henüz gerçek anlamda yazılamamış oluşu da bu değerlendirmeleri haklı çıkaran bir durumdur. Tarihin kimler tarafından ve kimler için yazıldığı ve gerçekten nesnel bir bakış açısıyla bir tarih yazımının mümkün olup olmadığı her zaman bir tartışma konusu olsa da bir toplumun ya da coğrafyanın tarihinin o topluma ve coğrafyaya çok yabancılaşmamış ve ‘yabancı’ya meftun’ olmamış, memleketinin ve halkının sesi olmaklığı önemseyen zihinler tarafından yazılması bağımsız olmak ve kalmak açısından her zaman belli bir öneme sahip olmaya devam edecektir. Ne de olsa, bir tarih metni üretmenin çok keresinde bir politik proje gibi tasarlandığını ve genellikle yorumlarının bir politik bakış açısıyla uyum içinde geliştirildiğini söylemek abartı değildir.
