İnci Mercan Gerdanlığı -17-

Abdullah ibn-i Zübeyir (R.A.)

İslam dünyasının yarıya yakın kesiminde on yıl kadar halife olarak hüküm süren Abdullah İbn-i Zübeyr, genç sahabilerin önde gelenlerinden olup fıkıh, tefsir, hadis alimidir. Abadiledendir ve ibadete olan meyli sebebiyle “mescid güvercini” (hamâmetü’l-mescid) diye anılırdı.

Ahmet POÇANOĞLU

Emekli Konya İl Müftüsü

     Abdullah İbn-i Zübeyir İbn’ül Avvam (Radıyallahü Anhüma), İbn-i Huveylid İbn-i Esed İbn- Abdil uzza İbn-i Kusayy İbn-i Kilab-Emir’il Mü’minin, Ebu Bekir, Ebu Hubeyb, El Kuraşi El Mekki sonra El Medeni hadisi: Abdullah İbni-i Zübeyr (r.a) her (farz) namazdan sonra selam verince şöyle derdi: “Allah’tan başka ilâh yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter. Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur Allah’tan başka ilah yoktur, biz sadece Allah’a ibadet ederiz. Sahip olduğumuz nimet ve lutuf O’ndandır. En güzel medh ü senâ O’na yakışır. Kâfirlerin hoşuna gitmese de dini Allah’a has kılarak, bütün samimiyetimizle, Allah’tan başka ilâh yoktur.”

     Abdullah İbn-i Zübeyr, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem her farz namazdan sonra bu sözlerle tehlil (sesli) eder idi, dedi.

                                                                                   (Müslim:594, Ebu Davud:1506)

     BU HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ

     Hadis-i şerifin baş tarafı bu hadisin Abdullah İbn-i Zübeyr’in sözü kanaatini uyandırıyorsa da son cümlesi bu sesli tehlil ve tesbihin Resûl-i Ekrem Efendimiz tarafından yapıldığını, Peygamber efendimizin namazdan sonra ashabının duyup öğrenmesi için sesini yükselterek bu tehlili okuduğunu ortaya koymaktadır.

     Allah’a imanın kalp ile tasdikten önceki rüknü dil ile ikrardır. Peygamberimiz Allah’a imanın ikrar boyutuna dikkatleri çekmek için imanı ifade eden sözcükleri söylemeye inananları teşvik etmiştir. Kulun kalbinde var olan Allah’a iman bilincini daima diri tutması, ibadetlerini de bu bilinçle eda etmesi için Allah’a imanın özünü oluşturan tevhid kelimesini dilinden düşürmemesi, zikirle dilini ıslak tutması, onu vird edinmesi önemli ve değerlidir.

     İslam dininin özü ve temeli, “Zât-ı ilâhiyyeyi zihinde canlandırılabilecek her türlü yaratılmışa benzerlikten berî kılmak” anlamındaki tevhiddir.

     Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde birlemek, ibadeti de yalnızca Allah’a mahsus kılmaktır. Tevhid, tek olan Allah’a imandır. Bu imanın ifadesi ise Allah’ın en yüce kelimesi olan “لااله الا الله (Allah’tan başka ilah yoktur) sözüdür. Bu sözü söyleyen kimse, öncelikle Allah’tan başka dua edilip yardım istenilecek, sığınılacak, bela ve musibetler karşısında niyazda bulunulacak hiçbir kimsenin ve yüce kudretin bulunmadığını; rızkın yalnızca Allah’tan geldiğini ve yalnız O’ndan istenileceğini; sadece Allah’a güvenileceğini, başka hiçbir varlığa bel bağlanılmayacağını; kulluğun yalnızca Allah’a ait olduğunu ve Muhammed’in (s.a.v) Allah’ın Rasulü olduğunu gönülden kabul etmiştir.

     Rasulullah (s.a.v) ve önceki peygamberlerin söylemiş olduğu en faziletli zikir: “Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh” (Allah’tan başka ilah yoktur. O, tektir ve O’nun bir ortağı yoktur) sözüdür.  Yer ve gökler, bu kelime içindir. Mahlukatın tamamı bunun için yaratılmış ve Allah, resullerini bunun için göndermiş, kitaplarını bunun için ve şeriatlerini bununla indirmiştir. Yine mizan ve mahkemeler bunun için konulmuş, cennet ve cehennem bununla kaim olmuştur. Yaratılmışlardan müminler ile kafirler ve dindarlar ile facirler bu söz ile kısımlara ayrılmışlardır. Sevap ve cezanın menşei de bu sözdür. Bu söz sebebiyle mahlukat hesaba çekileceklerdir. Din bu söz üzerine bina edilmiştir. Cihat kılıçları bu söz sebebiyle kınından çıkarılmıştır. Bu söz, Allah’ın kullarının tamamı üzerindeki hakkıdır.

     Kelime-i tevhid, İslam’a girişi simgeleyen bir cümle olması yanında, kişinin dünya ve ahiret saadetini sağlayan bir kılavuz niteliğindedir. Rasulullah (s.a.v), “Lâ ilâhe illâllâh” diyen kimsenin canının ve malının dokunulmaz olduğunu açıkça ilan etmiştir. Hz. Peygamber’in, “Ölmek üzere olanlarınıza “Lâ ilâhe illâllâh” (sözünü) telkin ediniz!” buyurması da bu sözün dünya hayatını güzelce noktalama ve ebedi hayata hayırla başlama konusunda ne kadar önemli olduğunu gösterir.

     Allah (c.c), bütün kâinatın tek sahibi ve malikidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Dilediğine mülk verir, dilediğinden de mülkü çeker alır. Dilediğine az verir, dilediğine çok verir. Mutlak hükümranlık O’na aittir. Mülkün Allah’a ait olduğunu bilen ve inanan kula mal ve mülkün emanet olduğu şuuru yerleşir. Mal ve mülkü nasıl kullanacağını bilir; israf ve cimrilikten uzak durur. Nimet verene şükrünü tam yapar ve hamd ederek rabbimiz Allah’ı över, uluhiyete yakışmayan sıfatlardan tenzih eder. “Sahip olduğumuz nimet ve lütuf O’nundur”. Yiyip içtiğimiz, giyip kuşandığımız nimetleri bize bir insan da vermiş olsa, o nimetin asıl sahibi Allah Teâlâ’dır. İnsanlar sadece bir vasıtadan ibarettir. Üstelik bu nimetleri, onları hak ettiğimiz, onlara lâyık olduğumuz için elde etmiyoruz. Bunlar tamamen Cenâb-ı Hakk’ın bize birer lütuf ve ihsanıdır. Bize düşen bunları hakketmeye ve onlara lâyık olmaya gayret etmektir. Zatının yüceliği, sıfatlarının üstünlüğü, kısaca yegâne yaratıcı olması sebebiyle de “En güzel medh ü senâ O’na yakışır”. O’nun birliğini kabul etmeyen “kâfirler hoşlanmasa bile” ve münafıklar aksini yapsa dahi biz “Bütün samimiyetimizle, Allah’tan başka ilâh yoktur” diyerek O’na bağlılığımızı sunar, ibadet ve taamımızı arz ederiz. Sırf kulluğumuzu göstermek maksadıyla yaptığımız ibadetleri kabul buyurup onlara sevap verirse, bu sadece O’nun fazlı ve lütfu rahmeti sayesindedir; şayet yaptıklarımızdan dolayı bizi cezalandırırsa, bu da onun şaşmaz adaleti sebebiyledir.

     ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYİR (Radıyallahü Anhüma)

     Hicretin ikinci yılı, Zilkade ayında (Mayıs 624) Medine’de doğdu. Babası aşere-i mübeşşereden Zübeyr b. Avvâm, annesi Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma’dır (r.anhüma). Abdullah İbn-i Zübeyir’e  Mekke’de hamile kalan Esma, Kuba’da doğurmuştur. Bu sebeple Abdullah “Ben annemin karnındayken hicret ettim” der. Muhacirlerin Medine’de dünyaya gelen ilk çocuğu olması dolayısıyla doğumu büyük bir sevinç uyandırmış ve adı Hz. Peygamber tarafından konulmuştur. Sevgili Peygamberimizin Medine’ye hicretinden sonra Yahudiler, Müslümanları  psikolojik baskı altında tutarak korkutmak istemişlerdi. Kahinlerin, “biz muhacirlere sihir yaptık, çocukları olmayacak” şeklindeki dedikodularını etrafa yaymaya başladılar. Abdullah’ın doğumu ile Yahudilerin yalanları ve iftiraları ortaya çıkmış, kin ve öfkeleri artmış, Müslümanlar ise bir bayram sevinci yaşatmıştı. Çocuğu Rasulullah (s.a.v) efendimize götürdüler, kucağına alıp alnından öpen iki cihan güneşi mübarek ağzında iyice çiğnediği hurmayı çocuğun damaklarına sürerek tahnik etti, adını Abdullah koydu, ona dua etti.

     Abdullah İbn-i Zübeyr, çocuk yaşta olmasına rağmen sevgili Peygamberimizin yanından ayrılmamıştır. Yedi yaşına da Muhacir ve Ensar çocuklarıyla beraber Rasulullah (s.a.v) efendimize biat etti. Bu biatte, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Abdullah b. Abbas (r.anhüm) henüz ergenlik çağına gelmedikleri bir yaşta Hz. Peygamber’e (s.a.v) biat etmişlerdi. Allah Resülü onlardan başka küçüklerden biat almadı. Hicretin beşinci yılında meydana gelen Hendek Savaşı’nda babası Zübeyr b. Avvam (r.a) onu savaş alanına getirmişti.

     Hz. Peygamber (s.a.v) vefat ettiğinde Abdullah dokuz yaşında idi. Babası Zübeyr b. Avvam, onun kendisi gibi iyi bir savaşçı olarak yetişmesine önem verdi. Abdullah on iki yaşında iken, dedesi Hz. Ebu Bekir’in halifelik döneminde -Hicri 13/634’te- yapılan Yermuk Savaşı’na bir yardımcı nezaretinde atlı olarak katıldı ve bundan sonraki bütün savaşlarda yer aldı. Bu sebeple kendisine “Kureyş’in Atlısı” ünvanı verilmiştir. Amr b. Âs’ın Mısır’ın fethine gönderilmesinden sonra babası Zübeyr b. Avvâm kumandasında sevk edilen 5000 kişilik yardımcı kuvvet arasında Mısır’ın fethi askeri harekatına iştirak etti. Ayrıca Kûfe valisi Saîd b. Âs’ın 650 yılında Taberistan ve Gürcân’a yaptığı sefere de katılarak büyük kahramanlıklar gösterdi. O savaşlardaki kahramanlığı sebebiyle Medine’de dillerde destan olmuştu..

     Abdullah, dedesi Hz. Ebu Bekir’e (r.a) çok benzerdi. Ummü’l-mü’minın Hz. Aişe, Rasulullah ve babası Hz. Ebu Bekir’den sonra, en çok sevdiği kimsenin yeğeni Abdullah olduğunu söylemişti. Aralarındaki bu sevgi ve yakınlık müslümanlar arasında meydana gelen Cemel olayı gibi hadiselerde dahi tavırlarına yansımış, birlikte hareket etmelerine sebep olmuştur. 58/677 yılında vefat eden Hz. Aişe defnedilirken onun na’şını mezara indirenler yeğenleri Abdullah ve Urve b. Zübeyr idi.

     Abdullah, Hz. Aişe’den ilim tahsil etmiş ve bu ilimle şahsiyeti temayüz etmiş önemli kişilerden biri olmuştur. İyi yetişmiş, cesur ve kahraman bir asker idi. Halife Osman (r.a), Hz. Ebu Bekir tarafından mushaf haline getirilen Kur’ân-ı Kerîm’in nüshalarını çoğaltmak için kurduğu dört kişilik heyete, kurrâdan olması sebebiyle onu da dahil etmişti. 

     Hz. Osman’ın evinin Mısırlılar tarafından kuşatılması sırasında diğer büyük sahabilerin oğullarıyla birlikte halifeyi savunduysa da şehit edilmesine engel olamadı. Hz.Muâviye devrinde ise Medine’de oturan Abdullah, Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmek istemesi üzerine, Hz. Hüseyin, Abdullah b. Ömer ve Abdurrahman b. Ebu Bekir ile birlikte ona şiddetle karşı çıktı. Muâviye’nin kendileriyle görüşmek için Medine’ye geldiğini öğrendiklerinde onlar da kendisiyle karşılaşmamak için Mekke’ye gittiler. Hz. Muaviye arkalarından giderek onlarla görüştüyse de ikna edemedi.

     Kerbela faciasından sonra Yezîd’e karşı muhalefetin lideri haline gelen Abdullah (r.a), Yezîd’in halifeliğini kabul etmemekle birlikte ona açıkça cephe almayıp beklemeyi tercih etti. Yezîd’in öldüğünü öğrenen Abdullah b. Zübeyr, “emirü’l-mü’minîn” unvanıyla halifeliğini ilân etti (64/683). Suriyeliler, Yezîd ölünce önce oğlu II. Muâviye’ye, iki ay sonra onun ölümü üzerine de Mervân b. Hakem’e biat ettiler. İki halifenin art arda ölümüyle meydana gelen boşluk ve anarşi döneminde Filistin, Humus ve Kınnesrîn ordugâhları Abdullah İbn-i Zübeyr’e biat etmeye hazırlandılar fakat Mervân b. Hakem kısa zamanda duruma hakim oldu.

     Abdülmelik 691 yılı sonlarında Abdullah’ın kardeşi Mus’ab’ın ve Mus’ab’ın en büyük kumandanı İbrahim İbn-i Mâlik el-Eşter’in savaşta öldürülmeleri üzerine Haccâc İbn-i Yûsuf es-Sekafî’yi 2000 kişilik bir kuvvetle Mekke üzerine gönderdi (Ocak 692). Üç ay sonra da Haccâc’ın istediği Mekke’ye taarruz izniyle birlikte 5000 kişilik bir takviye kuvveti sevketti. Haccâc, Mekke önlerine gelerek şehri kuşattı. Hac zamanı kendisinin ve askerlerinin haccetmelerine izin verilmeyince Mekke’yi mancınıklarla taşa tuttu. Bu sırada Mekke’de bulunan Abdullah b. Ömer’in (r.a) ricası üzerine hac menâsikinin bitmesine kadar şehre hücumu tehir etti. Gelen hacıların büyük bir kısmı Abdullah’ın saflarında mücadele etmek için Mekke’de kaldılar. Muhasara uzadıkça şehirde kıtlık baş gösterdi. Ancak muhasaranın altıncı ayında yiyeceklerinin büsbütün tükenmesi üzerine Abdullah İbn-i Zübeyr’in taraftarları kendisini terketmeye başladılar. Oğlunun yanında pek az bir kuvvet kaldığını gören Esma    Bint-i Ebu Bekir (r.anha), ona gittiği yolun doğru olduğuna inanıyorsa sonuna kadar mücadeleye devam etmesini tavsiye edince Abdullah teslim olmak yerine ölmeyi tercih etti; bir çıkış hareketi yaparak kahramanca dövüştü ve şehit oldu. (14 Cemâziyelevvel 73/1 Ekim 692)

     İslam dünyasının yarıya yakın kesiminde on yıl kadar halife olarak hüküm süren Abdullah İbn-i Zübeyr, genç sahabilerin önde gelenlerinden olup fıkıh, tefsir, hadis alimidir. Abadiledendir ve ibadete olan meyli sebebiyle “mescid güvercini” (hamâmetü’l-mescid) diye anılırdı.   

     Abdullah İbn-i Zübeyr hilafetini ilan ettikten sonra Hicaz bölgesinden hiç ayrılmadı. Hicaz’a uzak bölgelerde biat alma işini valilere veya özel görevlilere bıraktı. Oysa ki Mısır, Irak, Horasan  gibi bölgelere bizzat kendisinin gidip biat alması, bölge halklannın onun etrafında kenetlenmesini sağlayacaktı. Abdullah İbn-i Zübeyr’in siyasi anlamda en büyük rakibi Emevilerdi, ancak şartlar bütün gücünü Ernevilere yönlendirmesini engelledi. Zira o dönemde Şiiler ve Hariciler de Abdullah İbn-i Zübeyr’e karşı oldular. Ordusunu bu gruplar zayıflattı.

   Abdullah İbn-i Zübeyir (r.a) otuz üç hadis rivayet etmiş; altı hadis Buhari’nin, iki hadis Müslim’in Sahîḥ‘inde münferiden yer almış, bir hadiste ise ittifak etmişlerdir.

    Allah O’ndan Razı Olsun.