Hangi Ütopya?

Toplumsal hafızamızdaki en önemli kodlardan biri de şehirler. Şehirler, toplumların bilinçaltı belleklerine dahi hükmederek, hayata olan bakış açısını şekillendiriyor.

Rabia ŞEKERCİ GÜLER

İletişim Bilimleri Uzmanı

Bayraklar ve haritalardır, mekânları şehir yapan. Şehirleri memleket yapan da insan… İnsanın dili, dini, sevinci, kederi, giyimi, yiyimi ise şehirleri memleket yapar. Mekân kelimesinin köküne baktığımızda Arapça ‘kevn’ sözcüğü çıkıyor karşımıza. Kevn ise, tasavvufta ‘var olmak’ anlamını taşıyor. Evet, varoluş ve bir mekâna ait oluş… Kim bilir belki de bu yüzden büyükler çoğu kez, yeni tanıştıktıklara insana, ‘memleket neresi?’ diye sorar. Çünkü memleketinin neresi olduğu, çoğu zaman belirli işaretler ve kodlar gönderir karşı tarafa.

Toplumsal hafızamızdaki en önemli kodlardan biri de şehirler. Şehirler, toplumların bilinçaltı belleklerine dahi hükmederek, hayata olan bakış açısını şekillendiriyor. Hem coğrafi  hem de kültürel olarak insanı sil baştan kodlarla donatan mekan algısı, çoğu zaman anlamlandıramadığımız, farkına dahi varamadığımız izler bırakıyor kişiliğimiz üzerinde. Çünkü mekan dediğimiz kavram, bir temsilin mekanı esasında…

Sık sık duyduğumuz, İbn Haldûn’a atfedilen ‘coğrafya kaderdir’ sözü kulak arkası edilecek bir mesele gibi değil. Çünkü tarihe bakıldığında her medeniyet, bir mekân ile var olmuş ve o mekanla anılmıştır. Osmanlı devleti mesela… Osmanlı demek, söğüt demek, Bursa demek, İstanbul demek, İznik demek, Edirne demek değil mi aslında? Her şehir, kökünden bir iz taşıyor ve izlerinin gölgesinde büyütüyor insanı.

Gerçekte, yalnızca medeniyetler değil, insanlar için de aynı durum söz konusu. İstanbul, Fatih Sultan Mehmet’in, Kudüs, Selahattin Eyyubi’nin gibi hissederiz sıklıkla. Ya da Şanlıurfa’ya peygamberler şehri demeyi ihmal etmeyiz. Çünkü Şanlıurfa demek, Hz. İbrahim demek, ateşin yakmadığı; Hz. Eyüp demek, sabrın bir mucizeye dönüştüğü; Hz. İlyas demek, kıtlık zamanında kuşların, sadece iman edenlere yiyecek taşıdığı…

Öte yandan geleneksel hayat biçimlerimiz de mekana bağlı aslında. Mezhepler bile bu farklılıkla biçimlenmiş, kökleri incelendiğinde. Türk toplumunda en sık kullanılan iki mezhep, Hanefilik ve Şâfiîlik. İmam Hanefi şehirde, İmam Şâfiî ise kutsal kesimde hayatını idame ettirmiş; Peygamber Efendimiz’in yaşama şeklini ise bulundukları topluma müsanip bir şekilde yorumlamış. Aksi halde, kan akınca abdestin bozulması köyde, tarlada çalışan, hasat yaparken eli sık sık kanayan insanı zora sokacak, kadın ve erkeğin iç içe yaşadığı şehirde ise, karşı cinslerin birbirine yanlışlıkla dahi dokunması yeniden abdest gerektirecekti. Aslında bağlı olduğumuz mezhepler bile bir mekân algısının içinde gösteriyor kendisini.

Peki biz hangi mekânında içindeyiz? Nerede doğduk, neresi yuva oldu bize? Ya da neydi yuva? Tuğla parçalarıyla yapılmış bir bina mı öylesine? Yoksa, kişinin aile bağlarının, coğrafi geleneklerinin, köklere duyduğu aidiyetin pekiştiği yer mi? Bir ev mi sadece? Yoksa gittiği her evi yuvaya dönüştüren bir algı silsilesi mi? Yuvamızla mı haşr olacağız yahut popüler kültürün bizleri bir kukla gibi kullandığı kapitalist toplumlarla mı?

Evet, şimdi bulunduğumuz mekân bizim elimizde. Velakin doğduğumuz mekân elimizde olmadı. İçine doğduğumuz mekânda var olduk, büyüdük ve biz olduk. Ancak benliğimizin hangi mekana ait olduğu bizim elimizde. Peki biz, Müslüman kimliğimizle hangi mekana aidiz? Nerede var olmuş hissediyoruz kendimizi? Nerede olmaktan övünüyor, nerede olmaktan keyif alıyoruz? Yoksa Müslümanlara edilen zulme destek olan ünlü bir kahve markasının popüler bir şubesinde mi? Bir ütopyada mı yoksa?