Herkesin içinde bir kuyu vardır ya da herkes bir kuyudadır. Kuyu bazen bir kıstırılışın adı, bazen de bir yolculuğa çıkışın, yeşeren bir güzelliğin başlangıcıdır. Bu kuyu içinde var olabilmek, tutunabilmek, oradan bir şekilde çıkabilmeyi başarmak tarifsiz bir güzelliğe büründürür insanı; bir güç verir, bir zindeliğe ulaştırır; kısacası, arınarak çıkılır yeryüzündeki aydınlığa oradan.
Adem TURAN

Herkesin içinde bir kuyu vardır ya da herkes bir kuyudadır. Kuyu bazen bir kıstırılışın adı, bazen de bir yolculuğa çıkışın, yeşeren bir güzelliğin başlangıcıdır. Bu kuyu içinde var olabilmek, tutunabilmek, oradan bir şekilde çıkabilmeyi başarmak tarifsiz bir güzelliğe büründürür insanı; bir güç verir, bir zindeliğe ulaştırır; kısacası, arınarak çıkılır yeryüzündeki aydınlığa oradan. “Kuyu: Yusuf Peygamberin kardeşleri tarafından atıldığı yerdir, ama insanlık belleğinde yer eden önemli bir imgedir.” (Haksal, 2017, s. 135). Kuyudan çıkamayanlara ya da büyük bir çaba gösterdiği halde çıkamayanlara üzülürüz. Bir de çıkmak istemeyenler vardır ki onlar için yapabilecek bir şeyimiz yoktur artık!
Sözü bu kadar uzatmamın nedeni, Rasim Özdenören’le birlikte Kuyu öyküsüne yapmayı planladığımız bir yürüyüş içindi. Yolculuğumuz önce bir trenle başlayacak, sonrasında ise indiğimiz kentte, öykünün içinde (ve dolayısıyla içimizde de) devam edecekti. Bir nevi birer hakikat arayıcısıydık biz bu anlamda ve o hakikati bulmağa gidiyorduk.
Garda hareket etmek üzere olan trene binip de yerlerimizi aldığımız esnada, biraz da zihinsel olarak hazırlanmamız için olsa gerek, şu anlamlı sözler dökülüyor Rasim Özdenören’in ağzından: “Hakikatin var olup da bir yerlerde saklı durduğunu düşünen insanın, eğer hakikate ulaşmak gibi bir niyeti varsa, onun ardına düşmesi beklenir.” (Özdenören, 1997, s. 102).
Öyleyse, hazırdık artık.
Ben bunları hızlı hızlı not etmeye çalışırken birden kapkaranlık bir kuyuda buluyoruz kendimizi. Bir müddet öylece kalıyoruz. Gözlerimiz karanlığa alıştığında, yalnız olmadığımızı fark ediyoruz, “Aaa!” diyoruz gayri ihtiyarî ikimiz de. Ben, bir miktar yatışınca, “Sen, Rasim Özdenören’in Kuyu’daki Yusuf’u değil misin?” diye soruyorum. Rasim Özdenören de “Sen, sen, benim kahramanımsın!” diye kekeliyor. Acayip şaşırıyorum ben bu duruma; ilk kez bu kadar heyecanlı görüyordum onu. Yusuf’unsa konuşmayı pek sevmediğini, sadece onun da bir arayış için yollara düştüğünü ve aynı trenle yolculuk yaptığımızı anlıyoruz verdiği kısa ve kestirme cevaplardan. “(…) Bu mekânı belirsiz, zamanı belirsiz macerada en belirgin tema arayıştır. Yusuf, kendi hakikatini aramaktadır.” (Türkdoğan, 2007, s. 173). Olsun. Susarak yürüyoruz. Bulunduğumuz yer bir istasyon. Az önce bir trenden indiydik. Saat gecenin biri olmalıydı. Tekkeye ve dolayısıyla o’nu görmeye yarın gidebilirdik. Şimdi bir otel bulmalıydık kalabileceğimiz.
Bir yandan otel arıyor, bir yandan da Rasim Özdenören’i dinliyoruz yürürken. Havada gecenin ürperten bir serinliği var. Yusuf’a bakıyorum belli etmemeye çalışarak yan gözlerle; her ne kadar dinlemiyor gibi görünse de bal gibi dinliyordu yazarını. “Hakikati aramak üzere yola koyulmuş olan, zaten, daha baştan hakikatin var olduğu ve onun gizli (saklı) bulunduğu kabulünden hareketle eylemine koyuluyor. Bu macerada onun aradığı aslında bir rehberdir. O, kendisini, hakikate götürecek rehberini aramakla macerasını başlatmış oluyor.” (Özdenören, 1997, s. 103-104). Ben, tanımadığım bu rehberin nasıl birisi olduğunu muhayyilemde canlandırmaya çabalarken, Yusuf hâlâ dinlemiyormuş havalarındaydı.
Güç belâ üçüncü sınıf bir otel buluyoruz nihayet; üç kişilik bir oda. Yusuf gergin. Yusuf hep kendi içinde, kendi dünyasında. Beni yok sayıyor, Rasim Özdenören’i de. Yaptığı devinimlerin hiçbirinde yokuz. (Onun bu tavırları Rasim Özdenören kaynaklıydı aslında; benimle bir alışverişi olamazdı, bugün tanışmıştık zaten. Ama Rasim Özdenören’le öyle değildi, Kuyu’nun yazılışı sırasında hep birlikte olmuşlardı çünkü ve şimdi de yazarı tarafından yapayalnız bırakılacağını biliyordu; en azından tahmin ediyordu bunu.) İyi öyleyse, biz çıkalım da sen kendi başına kal diyoruz, öykünün kurgusu gereği olarak. Diyoruz ya, yine de bütünüyle çıkamıyoruz öyküden; ne içindeyiz şimdi öykünün, ne de dışında.
Yusuf artık kendi başına bir hesaplaşma içindeydi kuyusunda.
Yatıyor ama uyuyamıyor. Gecenin içindeki sesleri dinliyor, tıkırtıları. Bitişikteki bozuk musluğun damlalarını sayıyor. Odadaki diğerleri horultularla uyuyorlar. “(…) heriflerin üstüne ölü toprağı serpmişler sanki.” (Kuyu, 14). İşte öyle uyuyorlar. Daha sonra kalkıyor ve yakınlardaki tuvaletin su kaçıran musluğunu kapatmak için odadan çıkıyor. Tuvaletin kapısına gelince, birden gecelik giysisi içinde bir kadın görüyor.
Kadın… Niceleri onun uğruna mecnûn olup çöllere düşmüştü.
Kadın… Ve niceleri de yalçın kayalıklara kazmalar vurmuştu onun uğruna.
Ve Yusuf Peygamber, Allah’ın ‘burhanı’ olmasaydı, O’nun yardımı ve koruması olmasaydı, ikinci kez düşecekti kuyuya!
Şimdi sıra bizim Yusuf’taydı. Kadın davet ediyordu çünkü onu. Ne tuhaf, kadının adı Zeliha.
Ama, Yusuf sınavı kaybediyor (mu ne!).
Şu cümleler sınavı kaybettiğinin işareti: “Kadın, elleri titreyerek Yusuf’un gömlek düğmelerini çözdü, kollarını onun gövdesine sardı, (…) derin derin soluyordu.” (Kuyu, 25).
Ya da şu cümleler: “(…) kadının odasından çıktıktan sonra banyoya gitmiş, yıkanmıştı.” (Kuyu, 26).
Şu cümleler de Yusuf’un yaşadığı iç çatışmaları ve duyduğu pişmanlıkları ifade ediyor: “Niçin yola çıkmıştı ve şimdi neler geliyordu başına?” (Kuyu, 28).
Bir de sıklıkla yaşadığı vehimleri var Yusuf’un; pis iğrenç paçavralar, sıçan leşleri, pis pis uğuldayan bir yel, yosunlar, örümcek ağları, bir sidik şelâlesi, gökyüzünde bir bataklık; evrenin ilençlenmiş bir bölgesi… “Şimdi bu suda (iğrenç şırıltılarını işittiği bu suda) mı gusledecek? (…) İşlediği günahın ve günahların kefaretini sidikle mi yuyup arıtacak, (…) ateş bunun yanında kurtuluştur” (Kuyu, 36-37).
Ve haykırıyor Yusuf: “kimse yok mu
neresi bura
yeryüzü mü
yerle gök arasında
cehennemden bir parça mı
kimse yok mu
yok mu
yok mu
ben kimim
ben niçin buradayım”
(…)
artık ne ileri gidebiliyor ne geri
(…)
ve derken
karşıda –karşısında
kendini görüyor
yanan kendini” (Kuyu, 36-37).
“Yusuf Peygamber de yaşamış mıydı bu hezeyan ve vehimleri?” diye soruyorum Rasim Özdenören’e. “Şüphesiz O, Allah’ın koruması altındaydı.” diyor ve ekliyor: “O, gerçeği yaşıyordu ve sadece meyleder gibi olmuştu”. Oysa öyküdeki Yusuf ne kadar da korumasız ve bir başınaydı! (Rasim Özdenören çok acımasızmış diye düşünmeden de edemiyordum bu arada.)
Yusuf şaşkın, Yusuf çaresiz; dört bir yandan ateşlerle kuşatılmış bir akrep gibi dönenip duruyordu içindeki kuyu ile bu küçük kentte. Ağlıyordu bir taraftan da camide namaz kılarken. “Yanaklarından yaşlar sızmıştı. Ne oluyordu? Niçin ağlıyordu? İçinden kopup giden, dağılıp çözülen, çözülüp bütünleşen neydi?” (Kuyu, 41).
Necip Tosun şu tespitleri yapıyor Rasim Özdenören’in öyküleri için: “Bireyin yaşadığı içsel dünya ile dışsal dünyanın aynı yerde örtüşmesinden kaynaklanan olumsuzluk bireyi bir bunalıma, giderek de hezeyanlara sürüklemektedir.” Onun öykü kahramanları “(…) kıstırılmış bir halde iç bunaltan bir karabasanı yaşar. (Tosun, s. 49-50. İz Yayıncılık).
Öyküdeki bu trajedi, Yusuf’un dirayeti sayesinde ve nihayet “tekkeye” gidip onunla görüşmesi, oradaki pişmanlık ve tövbesi neticesinde kuyudan güzelleşerek çıkmasıyla sona erer gibi oluyor. Gibi diyoruz, çünkü öykünün finalinde, Yusuf’un karşısına ikide bir çıkan köpek yine zuhur ediyor; yani, nefsi. Ama bu kez farklıydı. Şöyle diyor karşısında yaltaklanan köpeğe Yusuf: “Söyle bakalım, ahbap, (…) şimdi biz kuyunun içinde miyiz, dışında mı?” (Kuyu, 90).
Biz, yürüyüşümüz sona erdiğinde oldukça yorgun ve bitkin bir durumda yaşadığımız şehre geri dönerken, Yusuf güneye doğru yol alıyordu; bu yol belki de Mısır’a götürüyordu onu…
——————————————————
KAYNAKÇA:
HAKSAL, Ali Haydar. Ruh Denizinden Öyküler, İz Yayıncılık, 2017, İstanbul.
ÖZDENÖREN, Rasim. Acemi Yolcu, İz Yayıncılık, 1997, İstanbul.
Kuyu, İz Yayıncılık, 2000, İstanbul.
TÜRKDOĞAN, Melike. “Rasim Özdenören’in “Kuyu” Öyküsünde Metinlerarası İlişkiler” A. Ü. Türkiye Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 35. Erzurum.
TOSUN Necip. Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören, İz Yayıncılık, 1996, İstanbul.
