Kök Metin(ler) Yorumcusu Olarak Rasim Özdenören

Modern edebiyatımızda içlerinde Rasim Özdenören’in yer aldığı ve Nuri Pakdil’in adlandırmasıyla “yerli düşünceye bağlı” olan bir edebiyat aurası vardır. Bu auradan yukarıda kısaca söz etmiştik. Bu auraya bağlı olarak ifade edecek olursak, Türkiye’de son yıllarda yeni bir Müslüman aydın/yazar tipinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Şaban SAĞLIK

Prof. Dr., FSMVÜ Eğitim Fak.

Mesele, eski masalları iyi okumakta.

Ahmet Hamdi Tanpınar

‘Okuma’nın Arkeolojisi[2]

“Okuma” kavramı, çok gösterileni olan bir göstergedir. Bu kavram sadece belirli bir zemin (kâğıt, ekran, duvar vs.) üzerindeki bir yazıyı mekanik olarak seslendirmek anlamına gelmez. Öncelikle zemin üzerine yazılan yazıyı görmek; sonra anlamını kavramak, yani yazıdaki mesajı algılamak, “okuma” kavramının ilk akla gelen anlamıdır. Bu temel anlamı dışında “okuma”nın özellikle kültür ve medeniyet bağlamında daha pek çok anlamı da vardır. Biz burada “okuma” kavramının “okuma” eylemi bağlamındaki anlam dünyasında bir gezinti yapmaya çalışacağız.

Bazı ülkelerde “okuma eğitimi” diye bir kavram kullanılmaktadır. Bu kavram bizce de isabetli bir yaklaşımı içermektedir. Çünkü her eğitim gibi “okuma” da belirli bir noktada (yerde) başlar; bir şekilde devam eder ve de bir şekilde sona erer. Bu sistematik işleyiş “okuma” kavramının “ilköğretim”, “ortaöğretim”, “yükseköğretim” gibi kendi içinde bazı kategorilere ayrılmasına da sebep olmuştur. Burada şunu da vurgulayalım ki, okuma eyleminin sonu yoktur. Yeryüzünde yazılmış olan her şeyi okumak da bir insanın sınırlarını aşar. Bu yüzden insan ancak okuduğu kadar bilgi ve birikim sahibi olur. Ancak bizi burada ilgilendiren “okuma”nın bir süreç olduğu hususudur.

Öncelikle belirtelim ki “okuma” bir “süreç”tir ve her süreç gibi belirli bir zamanı gerektirir. Neydi bu sürecin aşamaları? Dikkatli bir “okuma”dan sonra sırasıyla “anlama”, “yorumlama”, “eleştirme” ve “fikir üretme”dir. Bu dört kavram aynı zamanda “okumanın uğrak yerleri”ni oluşturur. Bu aşamalardan her biri ayrıca bir öncekini zorunlu hale getirmektedir. Mesela, okuduğunu anlayamayan yoruma yeltenmemeli; hatta eleştiri yapmamalıdır. Bunları yapamayan tabii olarak fikir de beyan etmemelidir. Bu durumda “okuma” kavramı, “anlama”, “yorumlama”, “eleştirme” ve “fikir üretme” gibi dört farklı eylemi de kapsamaktadır. İşte bu geniş kapsamla birlikte okuma kavramı, ciddi bir “iş” ya da “uğraş” haline gelmektedir.[3]

Şayet bir “okuma” eylemi gerçekleşecekse, söz konusu eylem tam bir “okuma uğraşı” içermelidir. Herhangi bir “okuma”nın nesnesi olan herhangi bir kitap (ya da okunan başka bir obje) ancak okuma uğraşı ile “işlevsel” hale getirilebilir. Hemen her medeniyetin kökeninde büyük bir işlev yüklenen ve “kök metin”, “zemin metin”, “medeniyet kurucu metin”, “klasikler” vs. kavramlarla anılan okuma objeleri, yukarıda kısaca açıkladığımız “okuma eğitimi” (okuma uğraşı) ile işlevsel hale getirilebilir. Bu işi yapan/ yapacak olan “okuma ustaları”na ise “kök metin(ler) yorumcusu” adını verebiliriz. Bu yazıda işte böyle bir “kök metin(ler) yorumcusu” olan merhum Rasim Özdenören’den bahsedeceğiz. Ama ilk önce “kök metin” kavramına biraz açıklık getirelim.

Kök (Zemin) Metin Nedir?

Medeniyet kavramının “büyük bileşenleri” vardır. Mesela Batı medeniyeti denilince, “Eski Yunan”, “Eski Roma”, “Hristiyanlık” gibi temel unsurlar anılır. Bu unsurların her birinin varlığını gösteren bazı temel kavramlar vardır. Sadece kavramlar değil, “antik” değer ifade eden eşya ve nesneler de söz konusudur. Buna bir de “kitap” olarak varlığını sürdüren temel unsurları eklersek, medeniyetin temel bileşenlerinin haritasını çizmiş oluruz. Bizim burada altını çizmek istediğimiz temel husus, “kitap” olarak varlığını sürdüren unsurlardır. İşte bu unsurlar için biz “kök metin(ler)” tabirini kullanıyoruz. “Medeniyet kurucu metinler” olarak da adlandırılan bu metinler için yerine göre “arketipler” ve “klasikler” gibi kavramlar da kullanılır. Hatta daha farklı terim ve kavramlar da söz konusudur.

Kök metin kavramıyla kastedilen metin türleri nelerdir? Kök metin kavramı sadece metinlerle mi sınırlıdır? Bu konuda anacağımız ilk kavram şüphesiz “kutsal kitap”lar olacaktır. Kutsal kitaplar dışında “mitolojik hikâyeler”, “destanlar”, “masallar”, “efsaneler”, “halk hikâyeleri” gibi pek çok metin “kök metin” kavramı içinde ele alınabilir. Bu metinler yazılı olduğu gibi sözlü olarak da varlıklarını sürdürürler. “Metinler” dışında “kök metin” kavramı içine alınması gereken “kök insanlar”, “kök mekanlar”, “kök olaylar”, “kök nesneler” vs. gibi unsurları da anabiliriz. Bir anlatının “kök metin” sayılması için, onun unutulmaması ve her fırsatta hatırlanması, bir şekilde geleceğe taşınması akla gelir/ gelmelidir. Şunu da ifade edelim ki kök metinler, telif edildiği dönemde geniş kitleleri etkilemiş olmakla birlikte, daha sonraki dönemlerde de edebî ve sosyal hayatı derinden etkileyen metinleri ifade eden bir tabirdir aynı zamanda.[4]  Kök metinler ayrıca, medeniyetlerin kurulması, yükselmesi ve yıkılması gibi süreçlerle de yakından ilişkilidir.

Kök Metinler ve Modern Türk Edebiyatı

Her medeniyetin göstergesi olan ve adeta medeniyetlerin “flash-bellek”i sayılan edebiyat kavramını da burada anmakta fayda görüyoruz. Edebiyatın ontolojisinde “din”, “kutsal kitap”, “kutsal kitaptan ve kültürden ilhamla üretilen temel metinler” (yani kök metinler) “olmazsa olmaz” mesabesinde yer alır. Edebiyatı vücuda getiren ve bu “olmazsa olmaz” mesabesinde olan temel kaynaklar yok sayılırsa, ortaya çıkan edebiyatın niteliği tartışılmaz mı? Yahya Kemal işte bunun için olsa gerek bu eserler için “köksüz/ öksüz” nitelemelerini yapar.[5]

“Köksüzlük” ve “öksüzlük” bir medeniyet için söz konusu olmaya başladığında, artık o medeniyetin yok olmaya doğru gittiğini de böylece görmüş oluruz.  Yani kök metinlerden uzak olma ya da kopma, çok büyük medeniyet sorunlarına sebep olmaktadır. Ünlü düşünürümüz Ahmet Hamdi Tanpınar bu durum için “medeniyet krizi” tabirini kullanır. Hatta Tanpınar, medeniyetlerin “kök metinsiz” olamayacaklarına da vurgu yapar. Şayet bir medeniyet kendine özgü kök metinlerden uzaklaşırsa, başka medeniyetlerin kök metinlerine sığınır. Bu manada Tanpınar söz konusu ettiği medeniyet probleminin en önemli sebebi olarak da şu çarpıcı sözü söyler: “Kim olursak olalım, nasıl yetişirsek yetişelim, hayat tecrübemizin mahiyeti ve genişliği ne olursa olsun, bizim ağzımızdan hala okuduğumuz Frenk kitapları konuşmaktadır. Tıpkı bizden evvelkiler gibi.[6]

Yukarıda “kök metin(ler)” denilince ilk akla gelenin “kutsal kitaplar” olduğunu söylemiştik. Mesela Frye’e göre “Batı Edebiyatı İncil bilinmeden anlaşılamaz.”[7] Frye, eleştirinin “mit”, “sembol”, “tören” ve arketip” kavramları olmadan yapılamayacağını da söyler[8] ki bu kavramların da kök metinlerle bir şekilde ilişkisi vardır. En önemlisi de Frye, temel kök metin bağlamında en başta “İncil”i anar.

Önemi ve anlamı konusunda daha çok şey söylenebilecek olan kök metinlerin günümüzle çok yakın ilişki içinde olduğu görülüyor. Kök metinler, zaman penceresinden bakıldığında, mazi, hâl ve istikbali bir arada bulundurur. Bu metinler, adeta milletin hafızasıdır.[9] Kök metinler, ihtiyaç duyulan her çağa taşınabilirler. Hangi çağa taşınmışsa, o çağa güç verir, ruh kazandırırlar.  Yunus Emre, “Cümle şair dost bahçesi bülbülü” der. Bu şu anlama da gelir. Dini ve milliyeti ne olursa olsun, her şair aynı bağın “bülbülü” gibidir. Bu bağda bütün bülbüller birbirinin dostu olarak yaşarlar. Bir şair kendi inanç kodlarıyla çelişmeyen başka şairlerden ve başka medeniyetlerin kök metinlerinden de faydalanabilir. Bu tavır bir anlamda “İlim müminin yitiğidir; onu nerede bulursa alır” hadisinin de hayata geçmiş şeklidir. Böylece kök metinler aracılığı ile “evrensel insan dayanışması” kurulabilir. İnsanın “ortak aklı” ya da “ortak bilinci” tespit edilebilir. Ayrıca günümüz ile geçmiş zaman arasında da “irtibat” kurulur. Yani kök metinlerin katkısı ve günümüze etkisi tartışılmayacak kadar çoktur. Bundan dolayıdır ki Tanpınar, “Mesele, eski masalları iyi okumakta.”[10] demiştir. Bu konuda Mevlana’nın şu cümlelerinin de altı çizilmelidir: “Hani çocuklar masal söylerler ya… Fakat masallarda nice sırlar nice öğütler vardır. Görünüşte saçma şeyler söylerler, ama sen onları masal sanma sakın. Bütün viranelerde define aramaya koyul.”[11] 

Kök metinlerin önemi konusunda büyük şairlerin duyarlı olduklarını biliyoruz. Yahya Kemal bu konuda “Hayal Beste” şiirinde “mazini dirilten sanat” ifadesini kullanmıştı. “Maziyi diriltmek” ne demektir? İster felsefeciler gibi yapıbozum (yapısöküm) diyelim, isterse şairlerin çokça yaptığı imge ve metafor yaratma şeklinde ifade edelim, şair ve yazarlar kök metinleri bir şekilde yapıbozuma uğratarak yepyeni imge ve metaforlar yaratmışlardır. Bu durumu daha açık bir şekilde izah edecek olursak, kelime ya da kavrama var olan anlamı dışında yepyeni bir anlam yüklemenin adı felsefede yapıbozum (yapısöküm), edebiyatta ise metafor ya da imge yaratmadır. Büyük yazarlar eserlerinde kök metinleri genellikle işte bu bağlamda ele alıyorlar. Bu konuda Sezai Karakoç, “masallaşan gerçek” diye bir ifade kullanır. Karakoç’un bu konuyu ifade ederken kullandığı bir diğer kavram “gelenek”tir. Gerçekten de “gelenek” kavramı da kök metinler bağlamında ele alınmalıdır. Sezai Karakoç’a göre şairler kök metinleri güncelleyip onları bugüne taşırlar.  “Şair gelenekledir ki, başka bir “zaman”da yaşar. Geçmiş şairler onunla çağdaş, o, geçmiş şairlerle çağdaş olur.[12] Karakoç bu bağlamda “yeni olma” kavramına açıklık getirir: “Yeni olmak eskinin sırrını bulmaktır[13] Sezai Karakoç burada, “yanık küllerden yeniden doğan Anka kuşu”nu[14] da hatırlatır.[15] Anka Kuşu nasıl küllerinden yeniden doğuyorsa, kök metinler de adeta günümüzde “kök”lerinden güç alarak yeni varoluş ve varlık alanları oluşturuyorlar. Modern terimle ifade edersek, bugünün şairi söz konusu “yeniden doğum”u “gönderme” tekniği (metinlerarasılık veya telmih sanatı) ile gerçekleştirmektedir. Bu manada her gönderme ve her kök metin yorumu bugüne ve bir anlamda geleceğe yapılan yatırım olmaktadır.

Burada açıkça görülüyor ki kök metinlerden yoksunluk, büyük bir problemdir. Her ne kadar “şimdiden geleceğe doğru” yürüse de insan esasında “geçmiş”i hesaba katmadan bu dünyada kendine yer edinemez. Çok bilinen “ağaç” metaforu üzerinden bu durumu yorumlarsak, söz konusu ağacın “kök”lerinden işe başlamamız gerekecek. Bilindiği üzere ağacın kökü toprağın altındadır ve açıkça görülmez. İnsanların geçmişleri de öyledir. Görünmezler ama “var”dırlar. Kökünden kopardığımızda nasıl ki ağaç kurursa, insan da geçmişi ya da mazisinden (hatıralarından) koparılırsa, bir tür “kuruma” hali yaşar. Ne demektir “insanın kuruması”?  “Şuur kaybı” diyebiliriz; “hafızasızlık” diyebiliriz.[16] Şuursuzluk hali ya da hafızasızlık ise insan ve toplumlarda “devam” sorunu yaratır. Mesela torun dedeyi, oğul babayı tanımaz olur. Bu manada torun dedesinin devamı olarak görmez kendini. Yani dedesi başka, torunu başka zihniyet ve tavırların insanı olurlar. Tanpınar bu hususta şunu söyler: “Köksüz şeyler daima yüzer, daima beyhude yere bir karşı sahil arar. Halbuki milli hayat devamdır. Devam ederek değişmek, değişerek devam etmektir. Çünkü yaratmanın ilk şartı devamdır.[17]

Burada kök metinlerden kopuk oluşun sebep olduğu sorunlar için pek çok kavramın kullanıldığını da hatırlatalım. En başta anılan kavram “yabancılaşma”dır. Mesela İranlı düşünür Daryus Şayegan genelde İslam dünyasında mevcut olan bu “yabancılaşma” durumunu “bilinç sorunu” olarak görür ve konu hakkında Yaralı Bilinç ve Melez Bilinç adlı iki nitelikli kitap yazar. Tanpınar ise bu durum için “medeniyet krizi”, “ikilik”, “alafranga”, “züppeleşme”, “levanten” gibi pek çok kelime ya da kavram kullanır. Pek çok düşünür ve yazar bu konuda çok farklı kavram ve terimler de kullanmışlardır

Kutsal ve sanat ilişkisinin yolu da kök metinlerden geçer. Yani kök metinlerin “kutsal” kavramıyla da yakın bir ilişkisi vardır. Dolayısıyla “kutsal” kavramındaki itibar yitimini de kök metin eksikliğine eklemlersek, ortadaki “kaybın” çok daha büyük sonuçlar doğuracağını da söylemiş oluruz. Görülüyor ki, medeniyetlerin yaşaması için kök metin şarttır. Veya şöyle söyleyelim: Her medeniyet kök metinlerine mecburdur. Kök metinlerinden kopukluk, kök metinlere düşmanlık, kök metinlere reddiye gibi problemler esasında modernizmin bir sonucu olarak her fırsatta tartışılmaktadır.

Kök metinler bağlamında bilhassa modern Türk Edebiyatının sorgulanması gerekmektedir. Yukarıda da kısmen değindiğimiz gibi, modern Türk edebiyatında kök metinler bağlamında büyük bir sorun vardır. Özetle ifade etmek gerekirse, modern dönem Türk yazarları büyük oranda kök metinlerden uzaklaşmıştır. Elbette bunun pek çok sebebi vardır. Kök metinlerden uzaklaşmanın bir sebebi de “yerel” (milli) olana önyargılı bakıştır. Bu bakışa sahip olanlara göre alafranga (Avrupa malı) iyi ve kalitelidir; buna karşılık “Türk malı” (alaturka) kötü ya da kalitesizdir. Bu anlayış ve algının da hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz. Bu anlayış ve algı “aydın kibri” dediğimiz sorunla birleşince, “kendi kültürel kaynaklarından uzak okumuşlar” çıkar karşımıza.[18]

Modern edebiyatımızda her ne kadar büyük bir oranda kök metinlerden kopukluk söz konusu olsa da, söz konusu metinlere aşina olan; hatta kök metinlere itibarını iade edercesine gayret sarf eden şair ve yazarlarımız da vardır. Bu şair ve yazarların kaba bir hat halinde işgal ettiği aurayı (edebiyat alemini) genel olarak şu kavramlar etrafında ortaya koyabiliriz: Ahmet Mithat tarzı roman ve hikâyeler yazanlar ekolü; Dergah dergisi ve Yahya Kemal çizgisi; Sırat-ı Mustakim, Sebilürreşad dergileri ve Mehmet Akif Ersoy çizgisi; Nurettin Topçu ve Hareket dergisi çizgisi; Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu dergisi çizgisi; Sezai Karakoç ve Diriliş dergisi çizgisi; Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi çizgisi, Rasim Özdenören ve Mavera dergisi çizgisi… Bu ana çizgilerin devamı sayılan ve günümüzde hala faaliyetlerini sürdüren dergi ve diğer oluşumlar; Yedi İklim, Hece, Türk Edebiyatı gibi dergiler. Bunlara elbette daha başka isimler de eklemek mümkündür.

Bir şekilde kök metinlerle ilişki kurmayı önceleyen ve elbette aralarında ufak da olsa görüş farklılıkları bulunan bu edebiyat aurasının ortak paydası kök metinlerimize olan yakınlıklarıdır. Bu auranın içinde yer alan kişi ve gruplar özetle kök metinlerden faydalanma konusunda şöyle bir ortak tavır sergilerler:  

1-Konu, düşünce ve biçim açısından sanatlarının kaynakları olarak kök metinlere az veya çok yer verirler.

2-Konu, düşünce ve biçim açısından sanatlarında takip ettikleri “gelenek” bağlamında kök metinlerden faydalanırlar.  Bu faydalanma, “geleneği aynen tekrar etmek”, “geleneği yapıbozuma uğratmak”, “geleneği yeniden inşa etmek”, hatta “geleneği yanlış okumak” gibi yollarla mümkün olmaktadır.

3- Konu, düşünce ve biçim açısından sanatlarında “tesir” bağlamında kök metinlerden de “etkilenirler”.

4- Konu, düşünce ve biçim açısından kök metinlerle “metinlerarasılık” ve “göndermeler” bağlamında da ilişki kurarlar.

5- Konu, düşünce ve biçim bağlamında edebi metinlerin derin yapısında yer alan “arketip”ler konusunda da kök metinlere kadar genişlerler.

6- Edebiyatta “evrensel olan” ve “yerel (milli) olan çatışması”nda kök metinler bağlamında bir uzlaşı noktası bulurlar.

7-Bilhassa sanatçılar bağlamında mevcut olan “halef-selef ilişkisi”, “sonra gelenlerin (gençlerin) önce gelenlerle (yaşlı kuşakla) ilişkisi” bağlamında, kök metin yazarları herhangi bir komplekse yer vermeden “selef” (usta, hoca) olarak algılanabilmektedir.  Bu durum mesela bir Türk sanatçısının hem diğer Türk sanatçılarıyla hem de yabancı sanatçılarla ilişkisi bağlamında ele alınabilir. Şeyh Galip bu durum için “Hüsn ü Aşk”ın girişinde şunu söyler: “Esrarımı Mesnevi’den aldım/Çaldımsa da veli, miri malı çaldım”

Daha da artıracağımız bu maddeler aynı zamanda bir sanatçının kök metinlerden nasıl faydalanacağının da metodunu ifade etmektedir. Hem yerel (milli) kök metinlerden hem de yabancı kök metinlerden faydalanmak bu manada bir “artı değer” ifade etmektedir. Şöyle söyleyelim: Bir büyük yazar, kök metinlerle ilgili olarak ifade ettiğimiz bu ölçülere uyduğu oranda kalıcı olur.  Rasim Özdenören bizce işte böyle bir yazardır.

Rasim Özdenören ve Kök Metinler

Modern edebiyatımızda içlerinde Rasim Özdenören’in yer aldığı ve Nuri Pakdil’in adlandırmasıyla “yerli düşünceye bağlı” olan bir edebiyat aurası vardır. Bu auradan yukarıda kısaca söz etmiştik. Bu auraya bağlı olarak ifade edecek olursak, Türkiye’de son yıllarda yeni bir Müslüman aydın/yazar tipinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt (Yedi Güzel Adam) ve İsmet Özel gibi isimler, bu yeni aydın tipinin öncüleri olarak görülmektedir. Modernleşme süreciyle birlikte gelen siyasi ve kültürel kurumları köklü bir eleştiriye tabi tutan bu tip aydınlar, Batılılaşmaya baş kaldıran ve muhalefet eden yazı ve görüşleriyle büyük bir ün kazanmışlardır. Bunlar, gazetelerde köşe yazısı yazdıkları gibi, çeşitli dergilerde makaleler de yazmaktadırlar. Bu kişilerin her biri edebiyatın belirli alanında otorite denecek düzeyde kabul görmektedir. Bunlardan kimi şair kimi de öykü ya da deneme yazarıdır. Milli ve evrensel kök metinlere aşina olmak bu yeni aydınların en bariz vasıflarından biridir. İşte Rasim Özdenören de bu isimlerden biridir.

Özdenören, bir aydın/ mütefekkir olarak yazma faaliyetlerini ömür boyu sürdürmüştür. Burada onun bizzat yayın hayatına soktuğu Mavera dergisinin adını anmakta fayda görüyoruz. Dergicilik kimliği yanında Rasim Özdenören “gazetecilik” kimliği ile de çokça yazmıştır. Sartre’ın temel felsefesi olan “var olmayı bir eyleme bağlama” ilkesi Rasim Özdenören’de adeta “Yazıyorum, öyleyse varım!” şeklinde tecelli etmiştir. Özdenören sürekli yazmıştır ve bilinçli yazmıştır. Bu manada onun yazma eylemini icra edişinde “eleştirel tavır”a verdiği önemi de burada anmakta fayda görüyoruz. Kök metinler bağlamında Özdenören’in “eleştiri” kavramına nasıl baktığını anlamak için, onun bir gazete yazısına değinmek istiyoruz. Yazar o yazıda “eleştiri, kök metinler ve günümüz ilişkisi” hakkında şunu söyler: Eleştirmecinin, eleştiri konusu yaptığı ürüne nereden (hangi perspektiften) baktığını bilmesi bence bir önkoşul olmalıdır. Swift’in Guliver’in Seyahatleri adını taşıyan ve cüceler ve devler ülkesinden bahseden romanının gerçek hayatta neye tekabül ettiği sorunu ile diyelim ki, Balzac’ın veya Dostoyevski’nin bir romanının gerçek hayatın neresinde durduğunun değerlendirmesi, bizden farklı kıstas ve sonuçta farklı bir değerlendirme ve temellendirme talep eder. Bu yönden, eleştirmeci nerede durup nereye baktığını bize (okura) önceden beyan edebilmelidir.”[19]

Eleştiri de dahil, bir yazıda asıl olan unsur “dil”dir. Özdenören’e göre, “Bir metni okuyup anlamanın iptidai ve asgari şartı, o metnin yazıldığı dili bilmektir. Bu, genel ve gerek şarttır. Fakat o metnin anlamına nüfuz etmek için yeterli midir? Elbette hayır. Söz konusu metin hangi konuda yazılmıştır; bunu da bilmeli. Yani elimizdeki metin hukukla mı ilgili, kimyayla mı ilgili; yoksa bir şiir veya hikâyeyle mi karşı karşıyayız? Bütün bu ayrı ayrı konuların kendine mahsus ıstılahları (terim) vardır. Kendilerine mahsus ilkeleri vardır. Bütün bunlardan habersiz olarak o metni anlamaya kalkışmak boşa çaba harcamaktan başka bir şey olmaz.”[20]

Rasim Özdenören, çok bilinçli bir aydın olarak, kök metinlerden de faydalanarak, ilk önce işe “dil”le başlamıştır. Özdenören’e göre bir aydın kendi medeniyetinin kavram ve terimleriyle (dili ile) meramını ifade etmelidir. Çünkü her medeniyet kendi kavram ve terimlerini kendisi üretir. Söz konusu kavram ve terimler de büyük oranda kök metinlerden faydalanılarak üretilir. Rasim Özdenören de kavram ve terimlerle yakından ilgilenmiştir. Ona göre yeni bir kavram ya da terim, belirli bir bilinç durumunu dile getirir. Kavram ve terimler bir durumun adını koydukları için, o durumun kafamızda bilinçli hale gelmesini sağlarlar. Bu kavramlar tekrarlandıkça yeni anlamlar yüklendikleri için zengin bir kullanım alanı da oluştururlar.[21] Yine Özdenören’e göre bir şeyi adlandırmak, bir şeye ad koymak önemli zihin faaliyetlerimizden de biridir. Bir adlandırma aynı zamanda bir gerçekliğe de tekabül eder. Şayet bir adlandırma bir gerçekliğe tekabül etmezse inandırıcı olamaz.[22]

Rasim Özdenören’e göre, bir uygarlığı anlamak demek, onun terim ve kavramlarını anlamakla eşdeğerdir. Bu durumu dikkate almadan bir medeniyet başka bir medeniyetle hesaplaşamaz. Türkiye’de Batı medeniyetine özgü terimlerle muhalefet edilmek istenmiştir. İslâmi medeniyetin terimleri değil Batı medeniyetinin terimleri kullanılır olmuştur. Oysa terim ve kavram konusunda en önemli husus, söz konusu terimi kullanan herkesin o terime aynı anlamı verip vermediği meselesidir.[23] Oysa Türkiye’de çoğu zaman aynı kavrama herkes tarafından aynı anlam verilmez. Bu, çok önemli bir iletişim (dil) sorunudur.[24]

Rasim Özdenören, kendi medeniyetine özgü kavram ve terimler üretirken en çok kök metinlerden faydalandı. O, bu konuda şunları söyler: “Müslümanın, insana bakış açısı bütünüyle, İslâm uygarlığının kendine özgü değer yargılarıyla özdeşleşir.”[25] Burada altı çizilen “İslam uygarlığı” ifadesi bizi doğrudan “İslam kültürü” kavramına da götürmektedir. Hatta doğrudan “kültür” kavramına. Özdenören “kültür” kavramına çok büyük bir önem verir. Ona göre, İslam kültürü özellikle günümüzde “problemli bir halde”dir. Yazar şunları söyler: “Müslümanların kendine özgü kültür ortamı, belli bir anlamda “dekadan kültür” haline gelmiştir. Yani halen yaşanmadığından çökmüş, yitip gitmiştir. Kültür, bir kez daha belirtelim, bir hayat ve yaşama tarzıdır. İslam yaşanmadıkça ona ait bir kültür ortamının oluşması da söz konusu olmayacaktır.”[26] İslam kültürü kavramı günümüzde sorunlu olunca, Müslümanlar ister istemez başka kültürlerden etkilenmiş oldular. Bu etkilenme ise onların Müslümanca düşünüp Müslümanca tavır almaları önünden en büyük engel olmuştur. İşte bu yüzden günümüzde Müslümanlar kendi kavram ve terimleriyle düşünmemektedirler.[27] Bu durumda Müslümanlar çareyi yabancı kültürlerde aramışlardır. Çoğu Müslüman bu arayışta kendi medeniyetini ihya etmek amacıyla değil, bir anlamda ayakta kalma gerekçesiyle hareket etmiştir. Özdenören böyle değildir. O, kendi medeniyetini ayağa kaldırmak ve ihya etmek için başka kültürlere müracaat eder. Yazarın bu tercihteki amacı, “yabancılaşma” değil kendi medeniyetini ayağa kaldırırken, “Hikmet müminin yitiğidir” ilkesine göre hareket etmektir. İşte bu yüzden Özdenören başka kültürlerden (kök metinlerden) faydalanma yolunu tercih etmiştir. Yazara göre çok farklı kültürlerden beslenmek üretilen metinlere yepyeni “değer”ler katmaktadır. Yukarıda da değindiğimiz gibi Rasim Özdenören kök metinleri kullanma konusunda çok mahirdir. O, çok sayıda kavram ve terimi de söz konusu kök metinlerden ilham alarak üretmiştir. Çok sesli bir görüntü arz eden Özdenören, dini-İslami kaynaklara gönderme yaptığı gibi Dünya Edebiyatı, Batı felsefesi, Batı klasikleri gibi pek çok kaynağa da okurunu yöneltir. Bundan dolayıdır ki Özdenören’in bütün eserleri referansları bağlamında oldukça güçlüdür.

Burada Rasim Özdenören’in başvurduğu kök metinler bağlamında çok sayıda selefinden de (ustasından, etkilendiği kişiler…) söz edebiliriz. Hatta diyebiliriz ki, onun hayatının akışını değiştiren ve etkileyen ustaları (selefleri, hocaları) vardır. Mesela fakültede Nuri Pakdil’i tanır. Rasim Özdenören Dostoyevski ve Faulkner gibi yazarları çok sever. Buna karşılık Necip Fazıl’ı da aynı oranda takdir eder. Daha sonra hayatının en önemli tanışması saydığı bir hadise yaşar. Yani Özdenören Sezai Karakoç’la tanışır. Özellikle Necip Fazıl’a büyük bir bağlılığı olan Özdenören’i Üstad’la tanıştıran ise Sezai Karakoç olmuştur. Sezai Karakoç için “Özdenören’in miladı” desek yanlış olmaz. Şöyle ki, Özdenören kendisiyle yapılan pek çok söyleşide Sezai Karakoç’la nasıl tanıştığını anlatır: “1962 yılında, Mart ayının ortalarında Cahit ve Alaeddin’le bir cumartesi günü, Karaköy rıhtımdaki adresinde kendisini ziyarete gittik. İki, iki buçuk saat kadar süren o sohbetin tadını anlatmam mümkün değil. Vedalaşırken Sezai Bey “bu konuştuklarımızı, keşke bir dergimiz olsa da yayınlayabilsek” diye bir temennide bulununca daha önceden Abidin Mümtaz Kısakürek’in çıkardığı ama o sırada kapanmış olan bu dergiyi benim çıkarmamı teklif ettiği Türk Sanatı dergisi aklıma geldi. Ona bu teklifi söyledim. Buna cevabı şöyle oldu: “Ama biz Müslümanız!” O derginin muhafazakâr bir çizgisi olsa da İslami bir bilinci olmadığını kastediyordu. Bu cevapla benim yaklaşık dört/beş yıldır kafamı kurcalayan puzzle’ın parçaları yerli yerine oturmuş oldu, benim için ikinci bir soruya mahal kalmadı. Ondan sonra da zaten Sezai Karakoç’a tutkun oldum.”[28] Bu söz adeta Rasim Özdenören’in miladı olur.

Rasim Özdenören’in düşünce dünyasında etkili olan ve onun “milat”ı sayacağımız ikinci önemli hadise Dostoyevski’yi keşfetmesidir. Buna da “Beyaz Geceler” filmi vesile olur; daha sonra romanını da okuyacaktır. Özdenören’in “Beyaz Geceler” filmini izlemesine vesile olan kişi ise Erdem Bayazıt’tır. Hukuk Fakültesinde sürekli olarak derslerden başarısız olan ve yine sürekli olarak “bu sefer çalışıp derslerimi vereceğim” kararını veren Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt’a ““Erdem”, dedim, “Bu sene artık sınıfı geçeceğim.” Erdem, “İyi olur” dedi. Fakat iki gün sonra, “Yahu” dedi, “Bir film gelmiş, müthiş!” Ne olduğunu sordum. “Beyaz Geceler” dedi. Ben dersime çalışacağımı söyledim. “Derse her zaman çalışırsın” dedi. “Bu film yarın gidiyor.” Erdem’in sözüne uyduk. O filmi gördük. O film benim aşağı yukarı otuz-otuz beş seneme mal oldu. Dostoyevski’nin bir öyküsünden filme aktarılmış “Beyaz Geceler”. Bunun filmi böyle ise kim bilir romanı nasıldır? Romana başladık, hala okuyoruz.”[29]

Yazar, Platon, Aristoteles, Kafka, Dostoyevski, Nietzsche ve René Guénon gibi yazar ve düşünürlerin görüşlerinden de etkilenir. Mesela “aşk”ı İslami açıdan yorumlarken ayet ve hadislerden örnekler veren Özdenören, Yunus Emre, Mevlânâ, Fuzuli, Şeyh Galip ve İbn Arabi gibi düşünür ve sanatçıların aşk felsefesinden de derinden etkilenmiştir. Sadece düşünce yazılarında değil, özellikle öykülerinde Özdenören, kök metinleri çokça kullanır. Şunu ifade edelim ki, Rasim Özdenören’in hikâyelerinde dinî tasavvufî metinlerarasılığın kaynaklarını Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat, İncil, hadis-i şerifler ve kısas-ı enbiyâlar; İslâm tasavvufunun önemli şahsiyetlerinden olan İmam Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî, İbnü’l-Arabî gibi âlimlerin düşünceleri ve öğretileri oluşturur.

Rasim Özdenören’in hikâyelerindeki edebî metinlerarasılık örnekleri, kaynaklarını Türk ve Dünya Edebiyatı’ndan alır. Yazarın kendi eserlerinde alıntı ve anıştırma yöntemleriyle metinleri arasında ilişki kurduğu Dünya Edebiyatı yazarları arasında Rilke, Boris Pasternak, Marguerite Duras, Gogol, Franz Kafka, Jean Paul Sartre, William Faulkner, Halil Cibran, Herman Hesse, özellikle Dostoyevski, Albert Camus gibi yazarların adını anabiliriz. Türk Edebiyatı’ndaki örneklerini ise Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hâşim, Cahit Zarifoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Faruk Nafiz Çamlıbel, Halk Edebiyatı örnekleri ve Klâsik Edebiyat mazmunları oluşturur. Özdenören’in yazılı metinlerin yanı sıra bazı sinema filmlerinden ve “Sisyphos Efsanesi” ve “Orpheus miti” gibi çeşitli efsane ve mitlerden de yararlandığı görülmektedir. Kısaca Özdenören, Türk ve Dünya klasiklerine aşinadır. Yani milli ve evrensel kök metinler onun birinci kaynaklarını oluşturur, diyebiliriz.

Rasim Özdenören’in Eserlerinden Kök Metin Örnekleri

Yukarıda kök metinlerden nasıl faydalanıldığına kısaca değinmiştik. Hatta kök metinler işlenirken, onlar adeta “yeniden üretilmektedir” şeklinde bir yorum da yapmıştık. Bu açıdan Özdenören’in, “geleneği aynen taklit eden biri değil, onu adeta yeniden inşa eden bir sanatçı” olduğunu da işaret etmiştik. Mesela, Kur’an’ın 18. suresi olan Kehf Suresi’nde anlatılan kıssada yedi kişinin 309 yıl bir mağarada kaldığı; daha sonra mağaradan dışarı çıktığı anlatılır. Rasim Özdenören Gül Yetiştiren Adam romanında baş kahraman olan kişiyi tam kırk (elli de deniliyor) evinden dışarı çıkarmaz. Kehf Suresi’nde kıssası anlatılan yedi kişi neden mağarada kaldıysa, Gül Yetiştiren Adam da aynı gerekçeyle tam kırk yıl bir evde adeta hapis hayatı yaşar. Bu kadar uzun zaman evinde kalan Gül Yetiştiren Adam sonunda dışarı çıkar. Yani Özdenören adeta Kehf Suresi’ni yeniden üretmiş ve ona beşeri bir yorum getirmiştir. Bilindiği üzere yeni bir yorum da yeni bir anlam demektir.

Rasim Özdenören bütün kitaplarında bu şekilde kök metinlere yer verir ve tabii olarak o metinlere yeni bir “anlam” (yorum) getirir. Şimdi onun kitaplarından seçtiğimiz bazı örneklere yer verelim:

“Gül Yetiştiren Adam” romanında bir kök metin olarak Kehf Suresi’ne yer verildiğini yukarıda ifade etmiştik. Aynı romanda bir başka kök metin sayacağımız Hz. Muhammet’in hadisine de yer verilmiştir. Gül Yetiştiren Adam torunuyla sohbet ederken şunları söyler: “Sahi evden niye çıkmıyorsun? Uzun hikâye, dedi adam, çiçek yetiştirmek güzel şey. Ama çiçekler dışarı çıkmana engel değil ki. Yalnız çiçekler değil tabii, dedi adam. Çalarlar diye mi korkuyorsun? Adam gene gülümsedi. Hafifçe. Peygamberimiz güzel kokuyu severlerdi, dedi, bana üç şey sevdirildi diye buyurmuşlardı bir gün. Onlardan biri güzel kokuydu işte. Öbür ikisi neydi dede? Kadın ve namaz.”[30] Bu cümleler Hz. Muhammet’in mealen verdiğimiz şu hadisine açıkça gönderme yapar: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi. Güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz.”  Hatta romanın adında yer alan “gül” çiçeği aynı zamanda Hz. Muhammed’in sembolüdür. Özdenören bu romanda Kehf Suresi, peygamber hadisi ve peygamber sembolü gibi kök metinlerin hepsine yer vermiştir.

Özdenören’in Kuyu adlı hikâyesi ise “kuyu” imgesinden de anlaşılacağı gibi, açık olarak Hz. Yusuf kıssasına göndermede bulunur. Bilindiği üzere Yusuf Suresi Kur’an’ın 12. suresidir. Bu surede aynı zamanda Hz. Yusuf’un Züleyha ile olan ilişkisi de anlatılır. Özdenören’in “Kuyu”su da tipik bir aşk anlatısıdır. Yusuf Suresi’nde “ahsenü’l-kasas” diye bir ifade geçer.  Bu ifade “hikâyelerin en güzeli” anlamına gelir. Söz konusu hikâyeyi “en güzel hikâye” yapan da bu hikâyede bütün insani kurguların (aşk, kıskançlık, kardeşler kavgası, haset, özlem…vs.) yer almasıdır. Rasim Özdenören de zaten hikâyesinde aşk olgusunun bütün cephesine yer verir. Yolculuk, cinsellik, suç, günah, nefisle mücadele (hikâyede köpek olarak geçer), arayış, sıkıntı, yalnızlık vs. gibi aşkla ilgili bütün durumlar Kuyu’da karşımıza çıkar.   Kuyu’da ayrıca daha başka Kur’an surelerine de gönderme yapılır. Mesela hikâyede imamın okuduğu Rahman Suresi’nin cennetle müjdelenen müminlere yönelik ayetleri, hikâyenin olay örgüsü ve Yusuf’un pişmanlığıyla bütünlük göstermektedir: “Okunan sure dokunuyordu ona: ‘Orada, bakışlarını yalnız erkeklerine çevirmiş, daha önce ne insan ve ne de cinlerin dokunmuş olduğu eşler vardır. Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?”[31] Eserde, Yâsin Suresi’nin 55-56. ve 57. ayetleri yine aynı figür aracılığıyla tercüme edilir. Bu ayetler, cennet ehlinin mükâfatlarını bildiren özellikleriyle dikkat çekicidir. Rasim Özdenören, ayetleri şekli olarak dönüştürür: “Ama bak, şu da var, diyor ki: ‘Cennet ehli, mesrur, zevk ve eğlence içinde olacak. Zevceleriyle gölgelerde ve tahtlar üzerinde yaslanmış olacak. Onlara orada çeşitli meyveler ve her istedikleri hazır bulunacak…”[32] Görülüyor ki Özdenören “Kuyu” adlı kitabında Yusuf Suresi adlı kök metni adeta yeniden yorumlamıştır.

Rasim Özdenören, İt adını taşıyan hikâyesinde ise Beyazıt-ı Bestami hazretleri ile ilgili bir kıssaya gönderme yapar. Beyazıt-ı Bestamî hazretleri kırk yıl sevdiği yemeklerden uzak kalır. Kırk yıl sonunda oturduğu bir sofrada önüne bu yemekler konur. Yemekleri gören Beyazıt-ı Bestamî hazretleri nefse hitaben: “Al, buyur ye” der. O an nefis garip bir hayvan suretinde Beyazıt-ı Bestamî hazretinin ağzından kusularak çıkar. Nefis çıkınca bütün dünya arzularının kendisinden uzaklaştığını gören Beyazıt-ı Bestamî hazretleri onu öldürmek ister. Ancak hemen gaipten gelen bir ses “Sen onunla bize sevgilisin” der. Beyazıt-ı Bestamî hazretleri kustuğu nefsi tekrar içine alır. Hikâyede buna gönderme yapılmaktadır. Bu göndermede anlatılmak istenen şudur: Önemli olan nefsi yok etmek ve köreltmek değil, onu ıslah etmek, sürekli onu kontrol altında tutmaktır. İnsan nefsine hakim olabildiği oranda insandır. Nefsinin esiri olan kişiler insan olmaktan çıkarlar. Özdenören böylece bir kıssayı da yorumlamış olur. Yine aynı hikâyede “kara tüy, kara göz, karanlık, perde, pencere” gibi kavramlar geçer. “Kara tüylerini yaydığı karanlık içinde yatıyordu, bir yandan uyuyor, bir yandan avını bekliyordu, bu yüzden tetikteydi, ufacık bir sese kulak kabartıyor, perdelerin aralığından sızan ve karşı duvardan süzülüp geçen otomobil ışıklarına gözlerini açıyor, bakıyordu.” Burada “karanlık içinde yatmak” ibaresi önemli bir gönderme içerir. Nefis, kalbin bir yerinde siyah bir et parçasının içinde bulunmaktadır. Nitekim, Hz. Muhammed süt annesinin yanında büyürken bir gün koyun gütmeye gitmiş ve bu esnada iki büyük melek gelerek göğsünü yarmışlar ve kalpteki insanı kötülüğe sevk eden siyah et parçasını almışlardır. Nefsin kötüye bakan ve kötüyü isteyen tarafı burada bulunmaktadır. “Karanlık içinde yatmak” ibaresi bize bu olayı da çağrıştırmaktadır. Karanlıklar içinde uyuyan nefis aynı zamanda tetikte beklemekte, göz penceresinden kendisine sızacak en ufak fırsatı kaçırmamaya gayret etmektedir.

Rasim Özdenören, bazı kitaplarının bütününü kurgularken de kök metinlerden faydalanır. Mesela Yüzler adını taşıyan kitabını bir ayete dayandırır. Kitabın en başında Al-i İmran Suresi’nin 106. ayeti alıntılanmış. Söz konusu ayet meali şudur: “O gün birtakım yüzler ağarıp, birtakım yüzler de kararır.”[33] Özdenören bu ayetin adeta tefsiri ya da açılımı sayacağımız bir kitap yazar ve adını da “Yüzler” koyar. Kitapta yer alan bütün yazılarda farklı insan yüzleri anlatılır. Esasında insan yüzü, bir anlamda insan duygusunun ekranı gibidir. Mesela insan ruhsal (psikolojik) olarak korkak biriyse, o insanın başta yüzü olmak üzere bütün her tarafı korkaklığı yansıtır adeta. Burada “korkaklık” kavramı merkeze alınarak belirli bir “korkak insan portresi” çizilebilir. Bu durumda Özdenören, Korkağın Yüzü adlı yazıda söz konusu ruh halini analiz eder.  Özdenören kitabında bu manada adeta bütün “yüzler”i tanıtır. Bu da kitabın en başında yer alan ayetin mealine uygun bir tavırdır. Rasim Özdenören, aynı kitabında bazı görüşlerini temellendirirken de Kur’an ayetlerinden alıntılar yapar. Mesela, “zelil” bir insanın portresini yaparken, Bakara Suresi’nin 114. ayetini anar. O ayetin meali şöyledir: “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını menedenden, onların harap olmasına koşandan daha zalim kim vardır? Onların o mescitlere ancak korku ile girmeleri icab ederdi. O zalimlere dünyada zillet ve ahirette büyük azap vardır.”[34]

            Özdenören, Kent İlişkileri adını taşıyan kitabını ise İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı anlatısı üzerine inşa etmiş gibidir. Calvino’nun adı geçen kitabında Kubilay Han ile Marco Polo arasında bir diyalog geçer. Bu diyalogda Marco Polo Kubilay Han’la bir köprünün taş ve kemer kısımlarını tartışırlar. Kubilay Han, sadece “taş”lara dikkat kesilir. Marco Polo ise, taşların sentezinden oluşan “kemer”e dikkatleri çeker. Dolayısıyla diyalogda Marco Polo, “Taşlar yoksa kemer de yoktur.”[35] şeklinde bir cümle sarf eder. Rasim Özdenören bu diyalogdan hareketle adeta “kimlik” sorununu masaya yatırır. Sadece insanın kimliği değil, şehirlerin de kimliği vardır. Hatta nesnelerin de belirli bir kimlik taşıdığı söylenebilir. İşte bütün bu kimlik ögeleri bir araya gelerek “medeniyet” denilen büyük “yapı”yı oluştururlar. Dolayısıyla Rasim Özdenören, İtalo Calvino’nun kitabını adeta yeni bir anlamla yeniden üretmiştir. Sadece Calvino’nun kitabı da değil, söz konusu kitabında Özdenören daha başka kök metinlere de bolca gönderme yapar. Böylece yazar klasik bir kök metni farklı bir gözle ele almış olur.

            Kökü medeniyete dayanan bazı kavramlar konusunda da Özdenören, kök metinlerden faydalanır. Bu konuda “bakış açısı” kavramını örnek verebiliriz. Malumdur ki anlatan/ konuşan/ yazan kişi, olup bitenleri aktarırken belirli bir “tavır” alır. Yani anlattığı meseleye bakışta belirli bir “tavır” seçer. Bu tavrın en genel manadaki adı “bakış açısı”dır. Kişinin seçtiği bakış açısı yani tavır ise bizi belirli bir medeniyete götürür. Kişi olup bitenleri “kimin bakış açısıyla”, “nasıl” aktaracaktır? Veya kişi olup bitenler karşısında “nasıl” bir tavır takınacaktır? Birçok yerde Özdenören “bakış açısı” için “optik” kavramını da kullanır. Tavır veya bakış açısı konusunda Özdenören’in Ruhun Malzemeleri adlı kitabında yer alan bir anekdota yer vermek burada faydalı olacaktır. Özdenören’in aktardığına göre “Hz. Ebubekir sokakta geçerken cima halinde iki kişiye rastlar, açıktadırlar. “Aman yarabbim, sığınacak bir yerleri de yok” diyerek harmanisini onların üzerine örter. Görmezlikten de gelebilirdi, ama böyle yapar.”[36] Özdenören’e göre Hz. Ebubekir, Müslümana yakışacak bir “tavır” sergilemiştir. Elbette daha başka tavırlar da sergilenebilirdi. Ancak Hz. Ebubekir bahsedilen bu tavrı sergilemiştir. Bizim için burada önemli olan, bir kök metin hükmünde olan “Hz. Ebu Bekir menkıbesi”ni Özdenören’in nasıl ve hangi amaçla yorumlayıp yeniden üretmesidir.

            Özdenören, Jonathan Swiftin Güliver’in Gezileri adlı kitabındaki bir pasajdan etkilenerek kendi kitabının ismini Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı? şeklinde koyar. Güliver’in Gezileri’ndeşöyle bir anekdot vardır: Vaktinde bir ülkede imparator ve tebaa arasında bir anlaşmazlık çıkar. Problem yumurtadan dolayı ortaya çıkar. Eski âdete göre yumurtalar, geniş ucundan kırılırken padişah eski köye yeni bir adet getirir ve yumurtaların ince ucundan kırılmasını emreder. Halk bu duruma öylesine kızar ki altı kez isyan eder. Padişahı öldürür. Hatta hesaplara göre yaklaşık on bir bin kişi yumurtalarını sivri uçtan kırmaktansa ölüme razı olmuştur. Bu anlaşmazlığa dair sürü sürü ciltler doldurulmuştur fakat geniş uçluların kitapları yasak edilmiştir. Ayrıca geniş uçluların memuriyete alınmamaları kanuna bağlanmıştır. Velhasıl o ülkede bu uygulama nedeniyle tarihin bir döneminde büyük kargaşalar çıkmıştır.[37] Özdenören Swiftin adı geçen kitabından hareketle, bir ülkede “incir çekirdeğini doldurmayacak küçük sebepler yüzünden meydana gelen büyük olayları” gündeme taşımıştır. Yani çok önemli bir klasik eseri adeta yeniden üretmiştir.

            “Kök metin” kavramından söz ederken, bu kavramın içine sadece metinlerin girmediğini yukarıda ifade etmiştik. Belirli bir “çağ” ya da “olay”, hatta mekan, eşya vs. de kök metin kavramının içine girmektedir. Yeter ki “değerli” olsun ve geleceğe kalma kabiliyetini taşısın. Bu bağlamda Özdenören bir kök metin olarak “asr-ı saadet” kavramına da müracaat eder. Ona göre, “Müslüman için örnek alınacak ve yeniden yaşatılacak tek tarih kesiti varsa, o da asr-ı saadettir.”[38]  Özdenören, birçok hikâyesinde de mesela seven ve sevilen arasındaki mesafeyi yorumlarken, Miraç hadisesindeki Hz. Peygamber ile Cebrail melek arasındaki mesafeye atıfta bulunur. Yani bu hadise de adeta bir “kök metin”dir.

            Özet olarak ifade etmek gerekirse, Rasim Özdenören büyük bir “kök metin yorumcusu”dur. O hem edebi-kurgusal metinlerinde hem deneme yazılarında hem de sıradan gazete yazılarında bile bu tavrını sürdürür. Öyle ki yazar, kendisiyle yapılan sohbetlerde konuşurken bile aynı tavrı yansıtır. Kök metin yorumcusu olmak bizce Özdenören’in en büyük poetik/ felsefi cephesidir.[39] 

Sonuç

Rasim Özdenören, çok sayıda kitap yazdığı gibi, görüşlerini günlük gazetelerde de dile getirmiş bir aydındır. Onun özellikle Yeni Devir gazetesinde yazdığı yazılar, daha sonra bir şekilde kitaplaşmıştır. Birçok yazısında “Abdulgaffar Taşkın” müstear adını da kullanan yazar, Yeni Devir’den sonra mesela Zaman gazetesinde de uzun süre yazmıştır. Vefatından önce ise Özdenören Yeni Şafak gazetesinde yazma eylemini sürdürmekteydi. Velhasıl, yazmak, Özdenören için adeta bir “var olma” tarzıdır.

Burada şunu da vurgulayalım ki, iyi bir yazar, öncelikle iyi bir okuyucudur. Gerçi “okuyuculuk” (eleştirmenleri bir tarafa bırakırsak) bir meslek değildir. Olsa olsa “okumuş” kelimesiyle ifade edeceğimiz insani bir “sıfat”tır. Sıfatlar söz konusu olunca, ister istemez “derece” ya da “kademe”lerden de söz edilmeli. Yani “ne kadar okumuş?..” Burada az okuyanla çok okuyanı elbette aynı kefeye koyacak değiliz. Edebiyat literatüründe “örnek okur”, “ideal okur” gibi kavramlar vardır. Bu kavramlar idealize edilen “okuyucu” tipini anlatmak için kullanılır. İdeal okurun en bariz vasfını şu sıralama ile ortaya koyabiliriz: İlk önce okuma eylemini gerçekleştiren; okuduğunu “anlayan”; anladığını “yorumlayabilen”; yorumladığını “eleştirebilen”; bütün bu aşamalardan sonra kendine özgü “fikir üreten” veya “fikir beyan eden…” Günümüzde maalesef bu sürece pek riayet edildiğini söyleyemiyoruz. Rasim Özdenören işte tam da böyle bir okuyucudur. O, işte bu okuyucu kimliği ile usta bir yazar olmuştur. İdeal okuyucu olan büyük yazarların daha çok vasıfları vardır. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi söz konusu yazarın “kök metinler”le kurduğu ilişkidir. Rasim Özdenören yukarıda da birkaç kez belirttiğimiz gibi usta bir “kök metin” yorumcusudur. Bu yazıda Rasim Özdenören’ işte bu açıdan baktık ve şunları tespit edebildik:

Yazar, eserlerinde yansıtmak istediği duygu, düşünce ve temaları destekleyen Kur’ân-ı Kerîm’den ayetlere, kıssalara, hadislere, fıkha ve tasavvufa başvurarak ele aldığı temayı güçlendirme ve modern metinlerle eski metinler arasında fikrî bir bağ kurma yolunu tercih etmiştir. Yani Rasim Özdenören bir kök metin olarak sadece Kur’an ayetini alıntılamakla kalmaz, dünya klasiklerinden de alıntılar yapar.

Özdenören’in metinleri geniş bir bilgi birikimine dayanan çok katmanlı, derin bir yapı arz etmektedir. Kendisi çok sayıda “kök metin”le metinlerarasılığın çeşitli yöntemlerini kullanarak ilişkiler kurmuştur. Bu yüzden onun metinleri anlam katmanları ve derin yapı bağlamında çok güçlüdür. Rasim Özdenören sadece kök metinleri yorumlamakla kalmaz, o önemli gördüğü edebi metinleri de yorumlayarak adeta yeniden var eder. Bu manada akla gelen ilk metin, Sait Faik’in Çatışma adını taşıyan hikâyesi hakkında Özdenören’in yaptığı yorumdur.[40]

Bütün bunlardan sonra şunu vurgulayalım ki Rasim Özdenören, birçok kavramla anılan “kök metin”leri hesaba katmadan bugünün ve geleceğin inşa edilemeyeceğini işaret eder. Bu konu sosyoloji ve felsefe alanında “gelenek” kavramıyla da tartışılır. Özdenören, “gelenek”i “aynen taklit etmek” ya da “geleneği aynıyla tekrar etmek” yolunu tercih etmez. O, “geleneği yeniden üretmek”, “geleneği yeniden inşa etmek” ya da “geleneği yapıbozuma uğratmak” gibi pek çok kavramla anılan bir yolu tercih eder. Özdenören, çok sayıda eserini tercih ettiği işte bu yöntemle kaleme almıştır.

Özdenören’in kök metinlerle kurduğu bu ilişki yöntemi, bizce bir okuma ve eğitim modeli de teklif etmektedir. Son iki üç asırdır tartışılan ve de hâlâ tartışılmaya devam edilen “medeniyet sorunu” da Rasim Özdenören’in teklif ettiği bu yöntemle ele alınsa acaba durum nasıl olur? Bekleyip göreceğiz. 


[1](*) Prof. Dr., Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Üsküdar / İSTANBUL

[2] Bu alt başlık altındaki yorum ve değerlendirmeleri yaparken “Bu Nice Okumaktır” (ÜSKÜDAR Dergisi, 2018, Sayı: 7, s. 22-59) adlı yazımdan geniş ölçüde faydalandım. (Ş. S.)

[3] Bu yüzden olmalı Akşit Göktürk, bizim özet halinde verdiğimiz “okuma” konulu bu bilgileri ayrıntılı olarak “Okuma Uğraşı” adlı kitabında tartışır.

[4] Bilal Kemikli, “İstiklâl Marşı: Bir Kurucu Metin”, 100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif, Editörler Dr. Mehmet TUĞRUL Dr. Nuri SALIK, TBMM, Ankara – 2022, s. 255.

[5]  Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük; / Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük. (Yahya Kemal, Koca Mustâpaşa)

[6] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yay. İst. 1996, s. 63.

[7] Northrop Frye, Eleştirinin Anatomisi, (Çev. Hande Koçak) Ayrıntı Yay., İst. 2015, s. 10.

[8] Northrop Frye, a.g.e., s. 25.

[9] Bilal Kemikli, “İstiklâl Marşı: Bir Kurucu Metin”, 100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif, s. 256.

[10] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, s. 319.

[11] Mevlana, Mesnevi, Cilt: III, (Çev. Veled İzbudak, Gözden Geçiren: A. Gölpınarlı) MEB, İst. 1991, s. 221.

[12] Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yay. İst. 1988, s. 95.

[13] Sezai Karakoç, a.g.e., s. 97.

[14] Sezai Karakoç, a.g.e., s. 36.

[15] Bu konuda bak. “Şaban Sağlık, “Bir Masal Anlatıcısı / Yorumcusu Olarak Sezai Karakoç”, BUTİMAR, Yaz- Sonbahar 2021, Sayı: 15-16, s.  46-53.

[16] Burada bu konuda anılması gereken en önemli kavram “Mankurt”tur. Mankurt, Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanındaki kahramanın adıdır. Bu kahraman, hafızasını kaybedip şuursuzlaşınca kendi öz annesini dahi öldürür. O, artık bir insan değil, adeta “robot” (makine) gibidir. Bu da insanlıktan uzaklaşma demektir.

[17] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Dergah Yay. İst. 1982, s. 20.

[18] Bu konuda bak. “ZEMİN METİNLER” (Haz. Burak Koç – Peyami Safa Gülay, Loras, Konya 2021)

[19] Rasim Özdenören, “Eleştirmeci ve Sıradan Okur”, Yeni Şafak, 18 Aralık 2005.

[20] Rasim Özdenören, Müslümanca Yaşamak, Akabe Yay., İst. 1998, s. 104.

[21] Rasim Özdenören, Köpekçe Düşünceler, İz Yayıncılık, İst. 2009, s. 16.

[22] Rasim Özdenören, Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı, Akabe Yay. İst. 1987, s. 24.

[23] Rasim Özdenören, Kafa Karıştıran Kelimeler, İz Yayıncılık, İst. 1987, s. 17-18.

[24] Bu konuda bak. (Şaban Sağlık, “Kafa Karıştırmayan Kelimeler: Bir Dil Hakimi ve Kavram Üreticisi Olarak Rasim Özdenören”, TÜRK DİLİ, Ekim 2022, Sayı: 850, s.  73-83.)

[25] Rasim Özdenören, Ruhun Malzemeleri, İz Yay., İst. 1997, s. 49.

[26] Rasim Özdenören, Yeniden İnanmak, Nehir Yay. İst. 1986, s. 125.

[27] Özdenören bu durum için “düşünsel sorun” kavramını kullanır. (Bak. Rasim Özdenören, Düşünsel Duruş.)

[28] https://www.dunyabizim.com/soylesi/rasim-ozdenoren-bugun-muslumanlar-islmi-sonradan-edindigi-putlarin-suzgecinden-gecirebildigi-kadariyla-yasayabiliyor-h36206.html (Erişim tarihi: 7 Şubat 2023)

[29] Ali Haydar Haksal, “Rasim Özdenören ile Öyküsü Üzerine Bir Konuşma”, Rasim Özdenören Ruh Denizinden Öyküler, İz Yayıncılık, İstanbul 2017, s. 167-168.

[30] Rasim Özdenören, Gül Yetiştiren Adam, İz Yayıncılık, İst. 2020, s. 35.

[31]Rasim Özdenören, Kuyu, İz Yayıncılık, İstanbul 2014, s. 47.

[32]Rasim Özdenören, a.g.e., s. 78.

[33] Rasim Özdenören, Yüzler, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 6.

[34] Rasim Özdenören, a.g.e., s. 34.

[35] Rasim Özdenören, Kent İlişkileri, İz Yayıncılık, İst. 1998, s. 47.

[36] Rasim Özdenören, Ruhun Malzemeleri, s. 144.

[37] Rasim Özdenören, Ben ve Hayat ve Ölüm, İz Yayıncılık, İst. 2022, s. 231-232. (Ayrıca bak. https://www.dunyabizim.com/kitap/yumurtanin-macerasi-bu-kitapta-h5287.html)

[38] Rasim Özdenören, Yeniden İnanmak, s. 115.

[39] Yazımızda Rasim Özdenören’in eserlerindeki bütün kök metin konulu göndermeleri ortaya koyma iddiamız yoktur. Yazının sınırlı imkanları bağlamında çok bilinen bazı örnekler vermekle yetindik. (Ş. S.)

[40] “Tohum Ukdesi ile Karışmış Aldatılma Saplantısı”, Rasim Özdenören, Yüzler, s. 26-31.