“İşte ‘yüceliş’ ve ‘barış’ kavramları, ortaya koyduğumuz düşünce sistematiğinin özü olduğu gibi taşıyıcı yapı taşlarından da ikisidir. Doğal olarak biz de felsefemizi ve fikriyatımızı bunlar üzerinden kurgulayıp geliştirdik ve taçlandırdık.”
Temel Hazıroğlu
İNSİCAM

S: İsterseniz şöyle başlayalım. “Başka bir dünya mümkün” diyorsunuz. Bunu size söyleten nedir?
Gerçeği söylemek gerekirse meseleye çok güzel ve önemli bir noktadan başladınız. Bu nedenle sizi kutluyoruz. Zira bu çağın can alıcı sorusunu bulmak ve buna cevap vermek durumundayız. Çünkü insanlığın mevcut hali ve genel gidişatı vicdanları yaralamakta ve bir çözüm bulunmadıkça gelecek karanlık görünmektedir. Böyle bir atmosferde yeni bir çıkış, yeni bir çığır şart olarak kendini hissettirmektedir. İşte bir insan olarak bunu mesele edinip dertlenmek ve bazı arayışlara girmek ve umudu yeniden tazeleyip kuşanmak arzusu bu çağa bir “söz söyleme” ihtiyacını gündeme getirmiştir. Bizi söyleten de konuşturan da budur.
Her şeyden önce şunu dile getirmek gerekir ki neredeyse tek, değişmez ve zorunlu imiş gibi bir hayat tarzını tüm insanlığa dayatan, elindeki imkanlarla ve kurduğu zihni tuzaklarla değil bunun dışına çıkmayı, başka bir seçenek düşünmeyi dahi adeta suç sayan küresel kapitalizmin egemen olduğu bu çağda yapılacak ilk iş, yeni ve başka bir dünyanın mümkün olup olmadığı üzerine kafa yormak ve mümkünatı varsa bunun imkanlarını araştırmaktır. İşte kapitalizmin kendisini bu tek, biricik ve varılan son nokta olarak sunmasına karşılık, yeni bir felsefe ve yeni bir zihinden hareketle ileri atılmak ve yeni bir çığır açmak gerekmektedir. Ve hemen akabinde hakikat ve ahlaktan kalkarak yeni ve başka dünyanın tasarımını yapıp onu inşa etmek durumundayız. Bu noktada iddiamız açık ve nettir: “Yeni ve başka bir dünya mümkündür ve o kendi kurucu önderlerini beklemektedir.”
Ebedi barış yurduna uzanmanın, var olan bu dünyadan ötelere ulaşmanın, “masiva”dan “mavera”ya gitmenin yolu bulunabilir. Bu noktada, evrenin merkezi dünya değil güneştir diyerek büyük bir devrime imza atıp modern felsefeyi ateşleyen Kopernik’in bile fark etmediği, “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. Bu yüce ve bilenin takdiridir,” gerçeğini açıkça belirten son kitap bize büyük imkânlar sunmaktadır.
Bugün insanlığın önünde iki kritik soru durmaktadır:
1. İnsanlık mevcut dünyada yer mi edinecektir?
2. Yoksa insanlık yeni bir dünya mı kuracaktır?
Başka bir deyişle insanlıktan uzaklaşan modern dünyada kendimize yer mi edineceğiz? Yoksa hakikatten hareketle yeni ve başka bir dünya mı kuracağız? Bu sorulara kafa yormadan ve onları analiz edip esaslı bir cevap üretmeden yol almak zor görünüyor.
Kendisini akıl almaz derecede güçlü, kuvvetli, zengin ve yıkılamaz sunan, bu algıya kapılan en keskin muhaliflerince bile ona ahlak ve edep tavsiye edilen küresel emperyalist kapitalist sistem içinde onun genel gidişatını ve egemenliğini kabul edip onun bir alt sistemi olarak mı var olacağız? Yoksa hakikatten neşet eden kadim insanlık ve İslam geleneğinden ve yaşantılarından istifade ile “yeni ve başka bir dünya mümkündür,” diyerek ve inanarak başka bir dünyanın temellerini mi atacağız? Yeryüzünün yeniden imar ve ıslahı için ne gibi bir fikriyat ve felsefe önerecek, nasıl bir hareket yöntemi geliştirecek, ne gibi açık seçik öneriler oluşturacak ve hangi somut öznelerle buluşacağız?

S: Kitabın kapağında, yukarıdan aşağıya doğru üç isim var: Barış Yurduna Hareket, Yüceliş Manifestosu, Yeni ve Başka Bir Dünya Mümkündür. Kitaba isim vermekte kararsız mı kaldınız? Yoksa kitabın içeriği, yoğunluğu mu bunu gerektirdi?
Evet, kitabın isimlendirmesi beni biraz uğraştırdı. Zaten bu yüzden de bu meseleyi kitabın girişinde etraflıca anlatma ihtiyacı hissettim. Zira temel problematik çok karmaşık, iç içe geçmiş ve gerçekten derinliğine kompleksti. Biz de bir umut alanı açabilir miyiz ve bir çözüm damarı bulabilir miyiz diye düşünmeye başladık. İşte bu arayışlar ve yaptığımız istişareler, bizi çok yönlü bir girdaba itmişti. Böylece çok derin bir içerik ve bir o kadar da yoğun karmaşık tablo ortaya çıktı. Doğal olarak çözüm alanını basit ve anlaşılır hale getirmek gerekti. Nihayetinde şükür olsun ki bu cendereden çıktık ve ancak başlığın biraz kalabalık olmasını da engelleyemedik. Bir yandan bütün insanlığa hitap etmek diğer yandan yeni bir umutla kelimenin tam anlamıyla “gerçek devrimci bir çıkış” yapmak ve bu doğrultuda kitabın vuruculuğunu ve etkisini gözetmek için eserin başlığını böyle bırakmak durumunda kaldık.
S: Bence bu isimlerde iki şey öne çıkıyor: Barış ve Yüceliş. Sizin düşünce ve zihin dünyanızda bu iki kavram nerede duruyor? Açabilir misiniz biraz?
Yüceliş kavramı, daha önce üzerinde çalışıp geliştirdiğimiz bir kavram. Bu kavramı, iyilik ve kötülük yönü olan, insanın iyiliği besleyerek ve kendisini arındırarak geliştirmesi, kemale erdirmesi anlamında kullandık. Barış da “silm” kökünden gelme ve İslam’ın diğer adıdır. İnsanlığın yegâne umudu olan İslam dininin “barış ve esenlik” anlamına gelmesi onun tüm insanlık için tek umut olduğu anlamına gelir.
Zaten bu kitabı daha önce yayınladığımız Yüceliş/İnsanlığın Tekamülü kitabı üzerine bina ettik. Bu noktadan hareketle “barış yurduna hareketi” “yüceliş felsefesi” ile başlattık. Dolayısıyla “yüceliş” ile “barış” kavramlarının birlikte ve beraber, birbirlerini tamamlayarak ve besleyerek yol almaları gerekti.
Felsefi temellerini “insanca varoluş, yürüyüş ve yüceliş” ekseninde kuran ve güçlü, derin dayanaklara sahip olan “yüceliş” fikriyatının kendisini geliştirerek, ahlaki temellerini muhafaza edip olgunlaşarak hayat bulması tüm insanların bir umuda sahip olmasına imkân sağlayacaktır. Sözünü ettiğimiz üç temel felsefi düşünüş üzerinde yükselecek olan yüceliş fikri; birey, toplum ve insanlık ile kâinat olmak üzere üç ayrı boyutuyla yaşanacak bir süreci de müjdelemektedir. Bunlar şöyle: a) Bireyin kendi iç yapısı ve iç bütünlüğüyle büyük bir şahsiyet kazanarak arınması, iç yükselme yaşayıp kemale ermesi, ahlaki olarak olgunlaşıp kendisini gerçekleştirmesi, ihsan ve erdemle buluşup yücelmesi, b) Toplumun kendi varoluş zeminini oluşturup kendisini bulması, bir süreklilik ve bütünlük içinde hak ve adaletin, birlik ve eşitliğin hayat bulması, toplumun bu temel değerleri yaşayarak ilerlemesi ve yücelmesi, c) Tüm insanlığın ve kainatın kendi doğasına uygun olarak yol alması, var olan tüm iç ve dış mizanları koruyarak harekete geçmesi, hayatın ve kainatın ahengine ortak olarak Allah’a yönelmesi ve yücelmesidir.
İşte “yüceliş” ve “barış” kavramları, ortaya koyduğumuz düşünce sistematiğinin özü olduğu gibi taşıyıcı yapı taşlarından da ikisidir. Doğal olarak biz de felsefemizi ve fikriyatımızı bunlar üzerinden kurgulayıp geliştirdik ve taçlandırdık.
S: Anlaşıldığı kadarıyla insanlığın bugünkü halinden oldukça rahatsızsınız. İnsanlığın geçmişine baktığınızda geleceği nasıl görüyorsunuz? Ben kötümser olduğunuzu hissettim.
İnsanlığın ve dünyanın gidişatından ve bugünkü halinden rahatsız olmak insan olmanın bir gereği ve fıtrattan izler taşımanın bir işaretidir. Dolayısıyla biz de bu gidişattan rahatsızız.
Evet, geçmişte de insanlık pek çok sorun yaşadı, açmazlara girdi ve fakat sonunda bütün bunları aşmayı bir şekilde başardı. Ancak bu kez durum farklı. Bugünkü sorun geçmişte olanlara pek benzemiyor. Zira ilk defa bir zalim ideoloji, yeni teknolojik araçlarla ve değişik iletişim ortamlarıyla tüm dünyayı etkisi altına alıp insanlığı bir köle durumuna itmekte ve kendi ilahlığı altında evrensel kulluk diyarı oluşturmaya çabalamaktadır.
Bu yüzden durumun zor olduğu aşikardır ancak umut bir o kadar da taze ve diridir. Zira insanlık geçmişte hiçbir zaman kalıcı olarak yenilmedi. Biz inanıyoruz ki bugün de gelecekte de insanlık asla yenilmeyecektir. Durumun ciddiyetini kavramak, kendimizle ve çağla yüzleşmek tabloyu biraz kötümser gösterebilir. Fakat mevcudu görmek durumundayız, yoksa havanda su döveriz. Üstelik bu yüzleşme bize ne yapmamız ve nereden başlamamız gerektiği konusunda büyük bir tutamak verecek ve hatta bizi ileri de itecektir. İşte o zaman gerçek umut ışıkları görünecektir.
Kısaca hem zor bir durum vardır hem de “her zorlukta bir kolaylık vardır” şiarı uyarınca “büyük bir imkân ve umut” da vardır. Yeter ki bu gerçekliği derinliğine kavrayalım, harekete geçip çalışalım ve bir işten boşalınca bir diğerine koşalım. O zaman göreceğiz ki her şey güzel olacak.
S: Kitabın ilk bölümü, Tevhid. Bu, İslam’ın en merkezî kavramı. Gelecekle, yeni bir dünya kurmakla tevhidi nasıl ilişkilendiriyorsunuz? İslam inancının olmazsa olmazı olan tevhidin barışla, yücelişle alakası nedir sizce?
İşin açıkçası “yüceliş” de “barış” da tevhitten hareketle oluşturulmuş ve geliştirilmiş kavramlardır. Her ikisi de tevhid anlayışının hayata yansımasıdır. Hayatı ancak bu iki kavram üzerinden açıklayabilir, her türlü kula kulluğu buradan hareketle ortadan kaldırabilir ve birliği, eşitliği ve kardeşliği de ancak böyle tesis edebiliriz.
Tevhid, bir boyutuyla, tüm ilahları reddederek Tanrı’yı birleyip Allah’a götürürken “birlik” kavramını bize öğretiyor ve ona çağırıyor. Diğer bir boyutuyla bu birlik, insanları bir, eşit ve kardeş olması hakikatinden hareketle ayırımsız herkesi “eşitlik” üzerinden aynı düzleme çekiyor ve “kardeşliği” emrediyor. Tevhid, bütün gücü Allah’a atfederek insanları doğrudan eşit kılıyor. Başka bir boyutuyla da hak ve “hulk”a yani fıtrata uygunluk açısından “adalet ve ahlak” temelinde özsel bir tutum alarak insanlığın ve dünyanın yeniden ihyası noktasında ufkumuzu açıyor, fikrimizi besliyor ve hareketimizi ateşliyor. İşte bütün bunlar bizi barışa ve insanlığın kemalat yolculuğu ile yücelişe taşıyor.
Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, “Tevhid, ontolojik olarak Allah’ın birliği ile başlıyor (birlik), insanların bir, eşit ve kardeş olması ile arza iniyor (eşitlik, kardeşlik) ve tüm toplumsal ilişki biçim ve türlerinde esas olan adalet ve ahlak temelinde ete kemiğe bürünüp yeryüzünde karşılığını buluyor (adalet, ahlak)”. Böylece birlik, eşitlik, kardeşlik, adalet ve ahlak umdeleri, gerçek ve ebedi hayatın sonsuzluğunun gizlendiği, bitmez tükenmez enerjinin yoğunlaştığı bir hayat damarına dönüşmektedir. Bu suretle tevhid, yukarıdan aşağıya doğru Bir’den başlayıp birliği insanların hücrelerine kadar içselleştirmekte, diğer açıdan ise insanların hücrelerden hareketle olgunlaşıp gelişerek birliği vahdete dönüştürmekte ve vahdeti de tekrar Bir’e taşımakta ve kendisini yeniden inşa etmektedir. Başka bir ifadeyle tevhid, insanların içeriye doğru derinleşerek Bir’e ulaşması ve dışarıya doğru açılarak birliği, vahdeti tüm insanlığa taşıması anlamında insanın gerçek ve doğal serüveninin adına dönüşmektedir.
S: Kitabınızın son bölümü, İnsana ve İnsanlığa Çağrı başlığını taşıyor. Bu bana, üstad Sezai Karakoç’un İslâmın Dirilişi kitabını hatırlattı. Söz konusu kitabın ikinci bölümünün ilk başlığı, İnsana Çağrı’dır. Kitabınızda bir Sezai Karakoç etkisinden söz edebilir miyiz?
Sezai Karakoç son asrın en büyük düşünürlerden biri ve benim en büyük ustamdır. Henüz değeri anlaşılamamış bir düşünürdür. Ondan etkilenmemek mümkün değil. Hatta şunu da çok rahat söyleyebilirim ki, “yüceliş” fikriyatımız bir bakıma “diriliş” düşüncesinin bu koşullarda tekrar yorumlanarak yeniden yapılandırılması ve biraz daha hareketli hale getirilmesidir. Tam da bu yüzden genelde iki yandan eleştiri almaktayız. Bir taraf yüceliş dirilişe çok benziyor, buna ne gerek var diyor. O zaman iyi diyoruz, demek ki köklere bağlılığımız gözüküyor. Diğer bir taraf ise diriliş neyine yetmiyor da ondan farklı bir şey arıyor, yüceliş peşinde koşuyorsun, diyor. Bu durumda da yine iyi diyoruz, demek ki dirilişi yeniden yorumlayıp yapılandırmışız, şükürler olsun.
Bu çerçevede temel tezi medeniyet olan ve sürekli bu iş olur diyerek umut tazeleyen üstadın şu çağrısına kulak vermeliyiz: “İslam medeniyeti, kelimenin tam anlamıyla, yeni çağlar medeniyetidir. Yeni çağın habercisi o oldu. Yeni çağı o açtı, o getirdi. Hatta bugün daha iyi anlıyoruz ki 1400 yıl önce başlayan İslam hareketi, yeniçağ medeniyetinin gerçek verilerini getirmiştir. Hedef aldığı gelecek henüz gelmektedir, geçip gitmiş değildir. İslam açık bir medeniyet, ilerleyen, yeni varyasyonlarını ilerde de bulabilecek bir medeniyettir… İslam medeniyeti yeni çağlar medeniyetinin içinde veya başlangıcında doğmuş, hatta onun varlık sebebi olmuş bir medeniyet olduğuna göre, dirilişini yapabilir. Çünkü: bu diriliş, aynı geniş medeniyet çağı içinde ikinci sıçrama ve gelişme anlamını taşır,” (Karakoç, isldir, 1995: 15).
S: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
“Barış Yurduna Hareket” kitabımız, bugün insanlığa çağrı niyetiyle yazılmış bir manifestodur. Bütün insanların, toplumların, devletlerin ve uluslararası kuruluşların uymakla mükellef olduğu, bunları hayata geçirmenin insan olmanın asgari bir gereği ve hatta insanın namus borcu olduğu Tanrı buyruğu “Yedi Yasa” (Yedi Nomos) vazediyor. Bunlar: 1) İnsan değer yasası, 2) Ahlak değer yasası, 3) Birlik eşitlik yasası, 4) Dünya ortaklığı yasası, 5) Emek ortaklığı yasası, 6) Aileyi güçlendirme yasası ve 7) Yeniden ihya yasası. Umarız karşılığını bulur.
Netice itibariyle insana ve topluma çağrımız kısaca şudur: Tevhide inan ve onu yaşa. Varlığın birliğinden yola çıkarak tenzih, tevhid ve teşbih ile kendi eksenini kur. Arın, durul ve eyleyişe geç. Önce insan olmak üzere her varlığın hakkını düşün, onlara saygı ve sevgi göster, merhametini yansıt. Birlik ve eşitlik temel şiarın olsun. Ayrımsız, şartsız bütün insanları doğuştan Tanrı’nın bir emaneti olarak eşit gör. Adaletin nihai amacının “hak eşitliği” olduğunu unutma. İşini iyi yap, kendini sürekli iyileştir ve insanlık ideali peşinde koş. Yetkinleşme ve olgunlaşmayı hayat arkadaşı; mücadele, sabır ve sebatı da yol arkadaşı gör. İlk devrimci adımın “zihinsel hicret” olsun. Büyük bir zihinsel temizleme ile sürekli kendini tazele. Olandan olması gerekene giderken mevcuda öfken ayağını yerden kesmesin, yeni ve başka bir dünyayı da mevcuttan değil hak ve hakikatten hareketle tasarla ve geliştir.
Ey insan! Adaletin ve eşitliğin fışkırdığı bir çağ başlatmak, “hakikatten hareketle yeni bir dünya kurmak” mümkündür ve sen bunu yapabilirsin.
Zaman ayırıp sorularımıza cevap verdiğiniz için teşekkür ederiz.
