“Toplumlar dışarıdan veya yukarıdan dayatılan ve zora dayanan sekülerleştirme uygulamalarına karşı daha direngen olabilirler ve kendilerini korumak için gereken tedbirleri alırlar. Tarihsel olarak hep böyle olmuştur. Ama Amerika örneğinde olduğu gibi göreli bir serbestlik ortamı içinde dinin araçsallaştırılmasına karşı koymak daha güç olabilir. Bu süreci teşhis etmek bile başlı başına bir zorluk arz eder. Kapitalizmin hayatımıza dâhil ettiği formların benimsenmesindeki kolaylık da bunu gösteren örneklerden biridir.”
İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alev Erkilet ile sekülerleşme üzerine konuştuk.
İstifadenize.
İNSİCAM

Hocam, genel hatlarıyla sekülerizm nedir? Türkiye bu kavram bağlamında nereye düşer?
Sekülerizm, dinin ya da dini düşüncenin toplumun diğer alanlarını etkilememesi, onlardan ayrışmış olması gerektiği yönündeki felsefi bir anlayış, duruş, yaklaşım olarak tanımlanabilir. Sosyolojide modern toplumun üzerine kurulu olduğu üç sütundan biri olarak kabul edilmektedir. Modern toplum seküler, ulus-devlete dayalı ve kapitalist ekonomik örüntülere sahip olan bir toplumdur. Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, bu toplum tipi, 15. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da ortaya çıkmış, sonrasında da Kuzey Amerika’da temsil olunmuştur. Avrupa’nın karanlık çağında kilisenin dini açıdan engizisyon nedeniyle; toplumsal açıdan ise feodalitenin sosyo-politik baskıcılığı ve ekonomik sömürüyü meşrulaştırması nedeniyle büyük bir hoşnutsuzluk yaratmış olduğu açıktır. Kemal Tahir Devlet Ana adlı klasikleşmiş romanının girişinde politik ihtiraslarla Anadolu’ya gelmiş olan Sen Jan şövalyesi Notüs Gladyüs’ün ağzından Batı’nın o tarihlerdeki düzenini anlatır. Ve onu Osmanlı devletinin kurucusu Ertuğrul Bey’in tesis ettiği düzenle karşılaştırır. Anlattıkları Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında anlattıklarıyla birebir örtüşmektedir. Notüs Gladyüs onların “oralarda” soylu Hristiyanların asla suçlu olamayacağını, toprağın ve üstündeki köylülerin soylular için mal olarak yaratıldığını, köylülerin kanının soylulardan sorulamayacağını, kaçan olursa komşu soylular tarafından yakalanıp getirileceğini, düzenin bozulmadan devam etmesinin böylece sağlandığını, evlenecek kızların ilk gece hakkının da toprak sahiplerinde olduğunu anlatır. İşte sekülerizm fikriyatı bu ve benzeri uygulamaları dinle meşrulaştıran ve dogmatizmle ve şiddetle vasıflanan kilisenin toplumsal müesseseler üzerindeki etkisinin sınırlandırılması ihtiyacıyla ortaya atılmıştır. Tarihseldir; Batı’nın feodal düzeninin dayanağı olan dini çerçevelerin yerinden edilmesi ve kurumların kendi kuralları içinde işlemesine imkân tanınması ile alakalı bir tartışmadır. Ama modern toplumun endüstrileşmeyle birlikte dünyaya yayılması, Batı’nın teknolojik gelişimi karşısında askeri yenilgiler yaşayan toplumların çare arayışları, sekülerizm, ulus devlet ve kapitalizmin de yayılmasına neden olmuş ve Batı’dakinden farklı düzenler içinde yaşayan toplumların hayatına sızmıştır. Türkiye ya da Osmanlı devleti açısından da benzer bir durum söz konusudur.
Sekülerleşmenin toplum kanadında karşılığı nedir? Sekülerleşmeyi dünyevileşme olarak okumak doğru mudur?
Çoğu toplumsal olgu gibi sekülerleşmenin de birden fazla boyutu olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan biri de dünyevileşmedir elbette. Ya da Tanrı’nın dünyadan göklerdeki kutsal yerine doğru ötelenmesi; dünya işlerinin dışına çıkarılmasıdır. Çok sık vurguladığım gibi kompartımanlaşmadır. Tanrı’nın çağrısı bir kez bireye yönelik bir çağrı olarak tanımlanıp onun “ahlakı” ile ya da ibadetleri ile sınırlandırıldığında, ister istemez ‘dünya işleri de kendi kuralları ya da gereklilikleri çerçevesinde yürütülmelidir’ ilkesine ulaşılır. Bellah’a göre bunun doğal sonucu siyasetin, ekonominin, sanatın vs. kendi gereklerine göre işlemesi ve dini kuralların etkisinden arındırılması olacaktır. İslami açıdan bakıldığında ise bunun tevhid ilkesinden uzaklaşma anlamına geleceği açıktır. Dolayısıyla dünyevileşme, bireyselleşme, kompartımanlaşma, doğanın ve bedenin Allah’ın birer emaneti olarak görülmemesi ve insanın dünyevi ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir amacının kalmaması, bu sürecin bağlantılı alt süreçleri olarak okunabilir. Felsefe ve bilimin pozitivist paradigmanın etkisiyle “doğanın kör güçleri”nden ve onların insanın ihtiyaçları doğrultusunda “gemlenmesinden” söz etmeye başlamasının sekülerleşme süreciyle birlikte ortaya çıkmış olması da yukarıdaki tezleri desteklemektedir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye örneğinde laisizm ya da baskıcı laiklik uygulamaları toplumda ciddi bir reaksiyon doğurur iken; alttan alta işlemekte olan dünyevileşme, bireyselleşme, kompartımanlaşma, doğanın araçsallaştırılması ve sömürülmesi gibi süreçler, kalkınma ya da gelişme söylemi çerçevesinde benimsenebilmektedir. Müslümanlar nezdinde çevre (environment) meselesinin yakın zamanlara kadar hatta hala daha lüks bir mevzu olarak algılanmakta oluşu, bunun en güzel örneklerinden biridir kanaatimce.
Toplumumuzun değişik kesimlerinde sekülerizmin din algısına etkisi konusunda ne söylersiniz?
Farklı toplumsal kesimlerde sekülerizmin din algısına etkisi de farklı olacaktır kuşkusuz. Sınıf, etnik köken, din ve mezhep hatta cinsiyet faktörü bu etkilerin çeşitlenmesinde rol oynamaktadır. Bu başlıkların hepsi ayrı ayrı ve derinlemesine incelenmeyi hak ediyor. Burada yeterli vaktimiz ve yerimiz olmadığı için sorunuza en genel iki kategori üzerinden cevap vermek daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Kendilerini seküler/laik olarak tanımlayanlarla dindar/muhafazakâr olarak tanımlayanlar açısından sekülerizmin din algısına etkileri nelerdir? Birinci grup, yakın zamanlara kadar meseleyi klasik din-devlet ayrımı ve Fransız laisizmi üzerinden algılamakta ve bu süreçte gerekirse zor kullanmanın meşru olduğu tezine yaslanmaktaydı. Halkın aydınlatılması ve eğer bu uzun zaman alacaksa yukarıdan aşağıya değiştirilen yasal çerçeveler içinde dönüşmeye zorlanması gerekiyordu. Batı örneğinde bir teokrasiye, skolastisizme, engizisyona ya da dünyanın reddedilmesi eğilimine sahip olmayan Müslüman toplumlarda bu zorlayıcı süreçler zararlı hatta yıkıcı etkiler yapmıştır. Çünkü Ali Şeriati’nin Öze Dönüş kitabında vurguladığı üzere, içinde geliştikleri zamana ve mekâna göre anlamlandırılmayıp bu bağlamın ötesine genellenen kavramlar “kendileriyle batıl kastedilen hakk kelimeler” olmaktan öteye geçemezler. Kendilerini dindar ve muhafazakâr olarak tanımlayan kesimlerde ise sekülerizm ideolojik, kurumsal ve entelektüel düzlemlerde reddedilmiş ancak önceki sorunuz bağlamında altını çizmeye çalıştığım üzere, toplumun 1950 sonrası göreli demokratikleşme ve kapitalizme eklemlenme sürecinde yavaş yavaş içselleştirilmeye başlamıştır. Dindarlar kompartımanlaşma sürecinin sekülerizmle ilintisini açıkça kurmak yerine Batı karşısındaki yenilgilerin rövanşını almak üzere kalkınmak gerektiği düşüncesine kuvvetle sarılmışlardır. Ben bu kalkınmacılığın daha analitik ve eleştirel bir düzlemde ele alınmasını elzem görüyorum.
Türkiye’de din ve devlet ayrımına dayalı bir resmi tarih anlayışı var. Bu bağlamda günümüze değin devletin ideolojik saiklerle sekülerleşmeyi teşvik ettiğini söyleyebilir miyiz?
Bu süreci tanımlamak için “teşvik etmek” terimini kullanmak pek doğru olmaz. Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında bu süreç, yukarıdan aşağıya güç kullanımı yoluyla gerçekleştirilen bir toplumsal değiş(tir)me olarak okunabilir. 1924’ten itibaren Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kapanması, şer’î mahkemelerin kaldırılması ile başlayan süreçte tekke ve zaviyeler kapatılarak mallarına el konulmuş, her tür dinsel toplantı, ayin ve dini kıyafetler yasaklanmış, devlete bağlı çalışacak Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştu. Ali Fuat Başgil’in artık bir klasik haline gelmiş olan kitabı Din ve Laiklik’te de belirttiği gibi, Türkiye örneğinde din ve devlet birbirinden ayrılmamış; tam tersine din, devletin güdümüne sokulmuştur. Mümtaz Turhan’ın Kültür Değişmeleri kitabındaki ayrımıyla söyleyecek olursak, bunlar, serbest kültür değişmeleri değil zorunlu kültür değişmeleridir. Zorunlu kültür değişmeleri toplumun dışından başka bir toplum ve kültür tarafından ya da toplumun içinden genellikle yönetici elitler tarafından dayatılan zora dayalı değişimleri ifade eder. Türkiye modernleşmesi de bu bağlamda ele alınabilir. Hem genel anlamda modernleşmenin kendisi hem de onun dayanakları olan endüstrileşme, ulus devletleşme ve sekülerleşme süreçleri zorunlu kültür değişmeleri olarak gerçekleşmişlerdir. Ancak daha önce de altını çizmeye çalıştığım gibi, bu daha çok 2000’lere kadar olan süreci tasvir eden bir izahtır. Ancak 2000 sonrasında devletin sekülerizmi dayattığı klasik yaklaşımın tedrici olarak gerilemiş olması, sekülerleşmenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Bireyselleşme, dünyevileşme, kompartımanlaşma ve kapitalizme eklemlenme süreçleri devam ediyor. Özellikle sonuncusu diğer üçünü de tetikleyerek kültürü ve yaşam tarzlarını değiştiriyor. Buna dikkat etmek lazım.
Bu bağlamda sekülerizmi laisizm yahut bildiğimiz anlamda laiklik olarak görmek mümkün mü?
Önceki sorunuz bağlamında da açıklamaya çalıştığım gibi sekülerleşmeyi sosyolojik açıdan sekülerizmden ayırmak lazım. Sekülerizm, bir ideolojik pozisyondur; sekülerleşme ise bir süreçtir. Modern toplum ve modernizm ile modernleşme arasındaki fark gibi. Sekülerizm laisizm ya da bildiğimiz anlamda laiklik ile çakışabilir ya da örtüşebilir; o biçimi alabilir ama ayrışabilir de. Örneğin Tocqueville Amerika’da Demokrasi adlı kitabında Fransa’nın din ile özgürlüğü bir araya getirmeyi başaramadığını, Amerika’nın ise başarabildiğini söyler. Ona göre Fransa’da kilise ile demokrasi arasında çatışma varken ABD’de bu çatışma görülmez. Sekülerizmin gereği olarak din ile ideoloji birbirinden ayrılmış ancak dinden ve dini özgürlüklerden toplumu bütünleştirme ve sistemi koruma bağlamında yararlanılmıştır. Buradan çıkan sonuç sekülerizmin ya da sekülerleşmenin muhakkak Jakoben ya da baskıcı olmak zorunda olmadığıdır. Ama meseleye tersinden bakarsak, şunu da söyleyebiliriz: Toplumlar dışarıdan veya yukarıdan dayatılan ve zora dayanan sekülerleştirme uygulamalarına karşı daha direngen olabilirler ve kendilerini korumak için gereken tedbirleri alırlar. Tarihsel olarak hep böyle olmuştur. Ama Amerika örneğinde olduğu gibi göreli bir serbestlik ortamı içinde dinin araçsallaştırılmasına karşı koymak daha güç olabilir. Bu süreci teşhis etmek bile başlı başına bir zorluk arz eder. Kapitalizmin hayatımıza dâhil ettiği formların benimsenmesindeki kolaylık da bunu gösteren örneklerden biridir.
Türkiye ve içinde bulunduğu coğrafya açısından önümüzdeki dönemin post-seküler yahut post-islamist bir dönem olacağı söyleniyor. Bu hususta fikirleriniz nelerdir?
Aslına bakarsanız ben her iki görüşe de katılmıyorum. Post-sekülerizm daha çok post-modernizm ile ilişkilendirilerek ele alınmaktadır. Post-sekülerizmin post-modern toplumun bir karakteristiği olacağı öne sürülmektedir. Ama post-kapitalizm gibi post-modernite de tartışmalı bir mevzudur ve çağdaş sosyologların birçoğu modernizmin ve kapitalizmin aşılmadığını; ileri, geç, radikal moderniteden söz etmek gerektiğini öne sürüyorlar ve oldukça da haklılar. Post-modernite tartışmaları modernitenin tek hakikat dayatmasının ne Batı’yı ne de Batı-dışı toplumları ikna edebilecek hale gelinceye dek yıpranmasının bir sonucu olarak devreye girmiş ve Müslüman dünyada da ciddi bir alternatif oluşturduğu zannını yaratmıştı. Ancak, dini de küçük anlatılardan bir anlatı haline getirmeye çalıştığı kısa zamanda fark edildiğinden olacak aynı hızla entelektüel dolaplara konulup unutuldu. Ayrıca önceki sorularınız bağlamında da söylediğim gibi, laisizmin gerilemesi, din üzerindeki siyasi baskıların azalması sekülerizmin gerilediğini otomatik olarak kanıtlamıyor. Ya da sekülerizmin ötesine geçtiğimizi göstermiyor. Tevhidi anlayışın toplumun tüm alanlarında ve onları kendi büyük şemsiyesi altında bütünleştirerek hâkim olması gerekir ki, sekülerizmin ötesine geçildiğinden bahsedilebilsin. Oysa bireyselleşme ve kompartımanlaşma eğilimi, kapitalist üretim ve bölüşüm biçimleri ile ulus-devlet ve milliyetçiliğin egemenliği sürmektedir. Dolayısıyla dinin görünürlüğünün artması ya da sekülerizmin politik zor ile dayatılmaması sekülerizmin sonunun geldiğini göstermez. Tam tersine sekülerizm toplumsal hayata sızarak onu dönüştürmeye devam etmektedir.
Post-İslamizm meselesine gelince; sözünü ettiğiniz yaklaşım belirli bir İslamcılık tanımına dayanıyor ki bizzat bu tanımın kendisi sayısız sorun içeriyor. On yıllar önce İslamcılık çalışmaya başladığım dönemden bu yana ısrarla üzerinde durduğum husus, Batı sosyolojisi ve siyaset bilimlerinin İslamcılık, radikal İslam, ılımlı İslam, siyasal İslam, kültürel İslam tanımlarının esas alınmasının bunlardaki ideolojik yanlılığın da tevarüs edilmesine yol açtığıdır. İslamcılığı nevzuhur bir modern dönem ideolojisi olarak tanımlamayı uygun bulmuyor; onu Hz. Muhammed döneminden bu yana İslam’ın hayattan ya da kendi öz değerlerinden uzaklaştırılması girişimlerine karşı bir adım öne çıkma ve öze dönme çabalarının bütünü olarak tanımlamayı daha doğru buluyorum. Kur’an ve Sünnet’e dönüşü savunan, atalar dinini bu kaynaklar doğrultusunda eleştirel bir şekilde ele alan, kompartımanlaşmaya karşı tevhid şemsiyesi altındaki bütünlüğü esas alan, dinin özgür iradeyle seçilmesi gerektiğini beyan eden, herkes için sosyal ve hukuki adalet talep eden, kadınları özneleştiren ve dünya kurucu aktif özneler haline getiren mücadeleler bütününün adıdır İslamcılık. Batı literatürünün iddia ettiği üzere kıyıcı ve şiddet taraftarı, kadın-karşıtı, gerici bir hareket değildir. İlerici ve adaletçidir. Dolayısıyla Batı’dan yazan düşünürlerin güncel çalışmalarında İslami kurtuluş teolojisi (Hamit Dabashi) gibi kavramlar ile atıf yaptığı çeşitli örüntülerin aslında İslamcılığın karakteristikleri olduğu bile söylenebilir. Bu da gösteriyor ki, Osmanlı’dan bu yana yapmakta olduğumuz gibi Batı’da hazır bulduğumuz kavramları kendi toplumumuzu anlamak için kullanmaktan vazgeçip kendi toplumsal gerçekliğimizden hareketle kavramları tanımlama ve kullanma yoluna gitmeliyiz.
