Türkiye’nin dizilerinin Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya, Orta Doğu’ya sınırları aşarak ilerlemesi ve ABD’nin ardından en çok izlenen yapımlar olması planlama işinde usta olanları harekete geçirdi. Yakın zamanda ülkemizde küresel aktörlerin piyasaya girişini gördük.
Bünyamin YILMAZ

Dünya büyük bir altüst oluştan geçiyor. Teknolojinin ilerlemesi toplumları birbirine yakınlaştırmaktan ziyade güçlülerin elinde yeni bir silaha dönüşüyor. Bir taraftan küçülen dünyaya uzaydan bakan insanoğlu, öte taraftan sonsuzluk karşısındaki nokta varlığını göremeyeceği bir çizgiye doğru ilerliyor.
İnsanlığın hayal dünyasını geçmiş asırlarda takip ettiği satırlar belirliyordu. Kitaplar vazgeçilmez unsurdu. Bu yüzyıla sinema damgasını vurdu ve hayal perdeye indi. Sesler radyodan dinleyiciye ulaşırken görüntüler televizyonla geldi. TV sinemayı bitirir mi sorusunun cevabı netleştirmiştir artık. Sinemanın büyüsü her daim kendini seyircinin kalbinde muhafaza edecek. Televizyon ise varlığını dijital dünya ile birlikte dönüştürme aşamasında. Toplumları, ülkeleri etkileyen dizi furyası gücünü artırarak ve içine dijital platformları da alarak sürüyor. Elbette burada klasik formların sorgulandığı yeni alana daha yakından bakmak gerekiyor. Özellikle büyük stüdyoların platformlar tarafından satın alınması, film ve dizi üretiminde yeni bir aşamaya işaret etti. Uluslararası yapımlardan tutun da yerel dinamiklerin öne çıktığı ülke filmlerinin görücüye çıktığı festivallere kadar yeni bir rüzgâr yelkenlerini şişiriyor.
Küresel Hizalanmaya Mecbur Kalmak
Ulusal sinemaların varlığını gözden geçirdiği, küresel bir hizalanmaya yaslanmak zorunda kaldığı yeni bir kapı açıldı. Burada dikkati çeken bir şey daha var. Ekrana ya da perdeye düşecek her sözün bir sistem tarafından onaylanması ya da kabul görmesi gerekiyor. Oyun dışı kalmamanın en kolay yolu bu. Ne demek istiyorum, örneklere bakarak ilerlemek daha sağlıklı olsa gerek.
Türkiye’nin dizilerinin Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya, Orta Doğu’ya sınırları aşarak ilerlemesi ve ABD’nin ardından en çok izlenen yapımlar olması planlama işinde usta olanları harekete geçirdi. Yakın zamanda ülkemizde küresel aktörlerin piyasaya girişini gördük. Burada bir tanesi özellikle dikkat çekti. Bu platform, hatırı sayılır bir parayı oyunculara ve sektörü domine edenlerin önüne dökerek iş gücünü en az beş yıllığına kontrol altına aldı. Bununla da yetinilmedi, ülkenin kurucu iradesini sinemaya yansıtabilmek için uluslararası düzlemde çalışmalar yaptı. Filmin sonu şöyle. Bir bahaneyle dünyaya Türkiye’nin kuruluşunu anlatan yapım, sınır kapısından döndürüldü ve Türkiye sinemalarına mahkûm edildi.
İkinci kırmızı kartı ise zamanla fark etti sektör. Oyuncuların başka bir yerle iş yapmasını önleyen sözleşmede bir madde daha vardı. Hiçbir şey üretmeseler de paralarını dolar üzerinden alacaklardı. Türkiye’yi dış dünyaya açan kilit kırılmış, anahtarı ise küresel oyunculuk hevesindeki ederi yüksek aktörlerin elinde kalmıştı. Bir diğer platform ise işe hızlı girmiş, sektörün teknik imkanlarını zorlayan iş gücüyle fiyatları uçurmuş, hesap pusulası şaşmıştı.
Bu Yüzyılın Sakin Günleri Sona Eriyor
Bu aşamada televizyonların ve sinemanın yol arayışının yeni etkenlerle başka bir çizgiye geçtiğini söylemek gerek. Klasik TV yayıncılığı dijitalin “yeni dalga”sından zarar görse bile kendi yöntemleriyle yolculuğunu sürdürdü.
Burada elbette sinema, dizi ve platformları birlikte ele almamız, sektör denilen profesyonel oyuncuların ellerindeki küresel prospektüslü kartları görmemiz gerekiyor.
Sinemayla yaşadığımız hayat arasındaki ince bağa yakından bakmakta fayda var. Bu yüzyılın sakin günleri sona eriyor. Yakın dönemde Ukrayna, şimdilerde ise Gazze ile başka bir perde indi dünyanın gözüne, özellikle de Gazze ile. Rusya ile Batı’nın bilek güreşi Kiev’de sürerken Gazze tüm insanlığın vicdanını kanatan acılara sahne oldu. Herkes bir filmin içinde gibi ama bir yandan da başka bir film gibi izliyor. Filmin sonuyla ilgili tahminler yüksek. Hepimiz Hollywood’un formatından geçtik. Biliyoruz ki iyilerle kötüler arasındaki savaşı daima iyiler kazanır, bazen kaybetseler bile. İsrail ve lobi gücü en çok “entertainment” alanında etkin. Sadece biz değil, dünyanın en ücra köşesindekiler bile aynı şeyi izliyor, birbirine benzer duygular yaşıyoruz. Almanya’da Hitler’in hayatlarını cehenneme çevirdiği insanların hikayeleri devasa bütçeli prodüksiyonlarla bol ödüllü yapımlara dönüşürken zihinlerimizin de bir duygu etrafından şekillenmesi sağlandı. Bu yapımların acılardan ders almak için değil de daha büyük acıları örtmek için uyuşturucu görevi göreceğini kim bilebilirdi ki. Neyse ki dünya film sektörünün önemli aktörlerini “antisemitizm” parantezine mahkûm etmelerine rağmen çocuk, kadın, yaşlı demeden, hayvanları ve tüm canlıları gözlerini kırpmadan ve tüm insanlığın gözleri önünde katleden vahşiliği sevimli hale getiremediler. Soykırım endüstrisinin bacasız sanayisinin ödül fabrikası Oscar’a giden yollar vicdanlı insanlar tarafından tutulmuştu. Oyuncuların yakalarındaki semboller, katliamı yapanlara, “ne yaptığınızı biliyoruz” mesaji verdi. Film devam ediyor ama hepimiz biliyoruz ki kötü tüm numaralarını çevirecek ama eninde sonunda kaybedecek, insanlık kazanacak. Kötünün kaybı yalnızlaşmasını sağlayacak ve gücü, serveti kendi başına geçecek. Peki bu nasıl olacak? İşte bu sorunun cevabını hem sinema filmleri hem diziler hem de dijital platformlar için bizim de gündemimize almamız gerekiyor.
Yeni Gazzelerin İnşa Edildiği Simülasyon
Şunu artık biliyoruz. Gazze’de yaşanan insanlık dramı daha çok Batı’nın gücü elinde tutmasıyla ve işgalci gücü sürekli beslemesiyle mümkün olabiliyor. Bu tekil bir örnek değil, bir format. Dünyanın her yerinde yeni Gazzeler inşa ettikleri bir simülasyonun içindeyiz. Sineması, medyası, iş dünyası, etki gücüyle bir yere abanarak bunu sağlıyorlar. Öyle olmasa gündelik hayatta en çok konuştuğumuz ve neredeyse vazgeçilmezimiz haline gelen “marka”ların işgalci güce sadece destek vermekle de kalmayıp cepheye ürün sevk ederek reklamasyona girişebilecekleri cüret nereden geliyor olabilir? İsrail askerlerinin öldürdükleri insanların evlerindeki ziynet eşyalarına el koyup, canını aldıkları çocukların bisikletleri üzerinde dünyayla dalga geçen fotoğraflarında tıkındıkları ürün nasıl oluyor da sizin sokağın köşesindeki hamburgerciden olabilir?
Uzun soluklu asimetrik bir savaşın simülasyonunu yaşıyoruz. Nokta atış yapılan yerde öldüren, diğer yerlerde ise ne olduran ne de öldüren bir süreç tesiri altına alıyor dünyayı. Aslında en başta belirttiğimiz bu altüst oluş ilk kez yaşanmıyor. Peygamberler tarihine bakarsanız, toplumlara edilen tebliğlerin, uyarıların hangi saiklerle yapıldığını ve azgınlıkla geliştirilen itirazların nelere sebebiyet verdiğini görürsünüz. Burada mesele, baktığımız fotoğrafı kaldırıp başka bir yere koymak ve yeni açıyla bakmak.
Teknolojik yeniliklerin dilde, anlatıda yenilikte gelip dayandığı yer, Hz. Mevlana’nın “şimdi yeni bir şey söylemek lazım” aşaması. Dün dünde kaldı, resmedildi, boyandı ve duvara asıldı. Gördüğümüz manzarada bizi hiçbir şey şaşırtmıyor. Zalim belli mazlum belli. Güçlü belli zayıf belli. İnsanın içindeki nefs belli, buğdayın tartısında karşısında bulunan nefes belli. Hayat seçimlerden ibaret, neyi seçeceğiz?
“Ey Yeşil Sarıklı Ulu Hocalar, Bunu Bana Öğretmediniz”
Film ve dizilerde, klasik mecra ya da dijital platform ayırt etmeksizin güçlünün koyduğu kurallar neredeyse dini bir komut haline geldi. Dindar bir ülkede hayata geçirdikleri platformda Hz. Lut’un kavmini uyardığı fiilleri, karakterlerinin en fütursuz yaşayabilecekleri şehir olarak Konya’yı gösterebiliyorlar. Artık Oscar’a başvurularda bile ayrıcalık istedikleri, şimdilerde harf eklenerek sınırsızlaştırdıkları “tabu”yu önce korumaya alan bir süreçle adeta tehdide dönüşen haline ses çıkaranı oyun dışına iten bir yöntem muhkemleştiriliyor.
Ülke sinemalarına kadar sirayet eden bu dönüştürücü güç yöntemleri sadece seküler ortamlarda değil, Allah’ın emir ve yasaklarını önemseyen toplumları da içten içe yeni bir formatla karşı karşıya bırakacak şekilde ilerliyor. “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar, bunu bana öğretmediniz” diyeceğimiz geçitlerin kapısında, elimizdeki kandilin yağı bitmek üzere.
Hollywood tüm dünyadan hikayeler toplayıp kendine özgü bir dille aynalama başarısı gösteriyor. Avrupa sineması artık hibrit işlere daha açık. Gerek kendi sömürgelerinden gerekse de kendi kendini sömürgeleştirebilen ülkelerden filmlerle festivallerinin vitrinini yeniliyor. Kendi özgün duruşuyla o kapıdan beklenecek şey, ya görmezden gelinmek ya da itibarsızlaştırılmaktır.
Oyuna Müdahale İmkânsız Ama Sistem Açık Veriyor
Tabloya genel çerçevede baktığımızda hepimizin dikkatini çeken bir şey var. Güç dengelerini kim kurduysa aynı suretle korunuyor. Oyuna dışarıdan müdahale neredeyse imkânsız. Ama sistem bir yerde açık veriyor. Her ne kadar içerde eleştirilerimiz olsa da dizilerimiz görünmez sınırları aşarak kıtalar dolaşabildi. Yeni hamlelerle hızı azaltılsa da o yol açıldı bir kere. Henüz emekleme aşamasında olsa da yerli platformlarımızın farklı ülkelerde gittikleri iş birlikleri sürekliliği koruyabilecek bir patika yol oluşturuyor. Otobana çıkabilmek için domine edilebilen güçlü bir sektörün oluşması gerekiyor. Bu da sistemli bir çalışma ile mümkün hale gelebilecek.
LED Teknolojisi Yeni Bir Safhaya Geçişi Sağlıyor
Hollywood’dan ülkemizdeki platformlara kadar pek çok yerde son teknolojik gelişmelerin izini sürdüğünüzde işleri kolaylaştıran yöntemlerin varlığını görüyoruz. Sadece yapay zekâ değil söz konusu olan. LED teknolojisi, görsel efektlerle yeni bir safhanın işaretini veriyor. Sadece teknik ekip, malzeme değil film çekerken masraf olarak kaydedilen pek çok şeyden tasarrufu sağlayan, pandemi sonrası gelişmesi hızlanan bu teknoloji, oyunun kurallarını da değiştirecek gibi görünüyor. Sistemi kurabilen ülkeler için film çekmek pahalı bir çaba olmaktan çıkabilecek. Buradaki en önemli soru şu. Teknik kısımlar kolaylaştığında biz ne tür filmler çekeceğiz? Neredeyse öğrenilmiş çaresizliği çağrıştıran filmler çekmeye devam mı edeceğiz? Türkiye ülke olarak büyük kararlar vermesi gereken dönemin zorluklarını yaşıyor sinemada. Elimizdeki insan kaynağı nedir, hangi aşamalardayız?
Bu ve benzer sorular elbette yakamızı bırakmayacak. Madem dün dünde kaldı, ben başka bir yere bakmayı öneriyorum. Ülkemizin kültür hayatına baktığımızda en canlı yerlerin dergiler olduğunu görüyoruz. Güçlü bir birikim oluştu bu alanda. Yayıncılığımız da kendi içinde bir devinime sahip, sürekli yenilenen ve içerik geliştiren yönüyle dünyanın farklı ülkelerindeki kitap fuarlarındaki telif satışında artık telif alışına yaklaşmak için çaba gösteriyor. Genç bir nesle sahibiz. Şiirlerini, öykülerini, denemelerini okuduğumuz güçlü isimler var. Roman dünyası da hakeza öyle. Bu, hayal dünyamızın gücünü de gösteriyor. Sinemada ise senaristlerin kurduğu dünyayı yönetmenler ete kemiğe büründürüyor. Peki, sinemada oluşan büyük potansiyel yazın dünyasını harekete geçirecek olsa, hazır mıyız? Bir seferberlik halinde “dünyanın iyiliği için Türkiye” diyebilecek miyiz? Kendi çeperlerimizde dolaşarak kendimizi yormanın dışına çıkıp Doğu ve Batı’yı kendi umdelerimizle buluşturabilecek bir seferin hazırlıkları yapılıyor mu?
Sinema ve Edebiyat Dünyasının Tecrübeleri Buluşmalı
Dünyayı küçük küçük Gazzeler haline getirip insanlığın umut edeceği hiçbir done bırakmamaya yeminli küresel şemsiyenin altındakini korumak için dışarda yağmurda sırılsıklam olmaya bıraktığı insanlar bu işte bir terslik olduğunu sorgulamayacaklar mı? Afrika’ya, Asya’ya, Müslüman dünyaya, daha ötesi vicdanlı insanlara ayna tutabilecek sorumlulukları kuşanabilecek verimlilikte miyiz?
Ülkemizde neredeyse hepsini izlediğiniz uzay komedi filmlerinin ilham aldığı Ali Nar’ın “Uzay Çiftçileri” kitabı eşliğinde soralım. Hayal dünyamız, bilgi birikim ve tecrübemiz insanlığa umut olacak heyecanlarımız sahte güneşlerin ısıttığı yalandan bir kurgu dünyasının karşısında kendine güven duyabileceği zamanları da görebilecek mi?
Ötesi şu, güçleri birleştirmeden kötücüllüğün üstesinden gelmek zor. Bu savaş sahnesinde de sinemada da böyle. Ülkemizde sinerjiye dönüşen sinema ve dizi tecrübemizi yazın dünyasının kalemleriyle besleyeceğimiz tasarımları dikkatle yapılmış bir formata hazırlıklı olmalıyız. Sinema ve edebiyat dünyasının köklü tecrübesi bir araya gelip yeni bir hat oluşturabilir mi? Biz yapamayız diyeceklere cevabı TB 2, Kızıl Elma, Kaan, Akıncı versin.
