Mesut Uçakan ile Sinemayı Konuştuk

“Sinemaya dair ilgi ciddi planda daha çok gençlerde görülüyor. Yönetmen olmak artık pek çok gencin hayallerini süslüyor. Bu yüzden kısa film çalışmaları yoğunlukta. Ama profesyonel yönetmen olmak kolay değil tabii. Hem ağır işçiliğin altından layıkıyla kalkmak hem çarpık bir ortamda tutunmak zor iş.”

Yönetmen Mesut Uçakan ile sinema hakkında merak edilenleri konuştuk.

İstifadenize.

İNSİCAM

S: Kıymetli hocam, kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz? Sinemaya ilginiz nasıl başladı?

Bizim gençliğimizde yani 1965-70 yıllarda sinema tek eğlencemizdi, heyecanımızdı, merakımızdı. 5-6 büyük sinema salonu vardı şehirde. Ortaöğretim dönemindeydim. Sinema kadar şiire, romana, senaryoya ve araştırma yazıları yazmaya da düşkündüm. Okumak ise delice bir düşkünlüktü. Bir roman yazdım ismini bile hatırlamıyorum, ama yazdığım bir senaryonun ismini hatırlıyorum.   Bir de araştırmam vardı.  Ne yazık ki, arşiv bilincimiz olmadığı için hiçbirini   koruyamadım. Büyük sanatçı olmak hülyasıyla yüksek tahsil için İstanbul’a geldiğimde, o dönemin gözde gençlik teşkilatı Milli Türk Talebe Birliği bünyesindeki Sinema Kulübü’ne bir vesile ile yolum düştü. Kafamda daha çok edebî alanda yazmak varken merakım sinemaya yöneldi. Dediğim gibi zaten içimde sinemayı da taşıyordum. İlle de şair olma tutkusuna karşı kamerayla da şiir yazılabilir diye avundum. Derken kulüp faaliyetleri, sinema yazarlığı, reji asistanlığı bizi çok genç yaşta senaristliğe, yönetmenliğe ve yapımcılığa kadar götürdü. Tabii nice ilginç yaşanmışlıklarla dolu dönemler geçirdim. Şimdi, dönüp baktığımda aradan 50 yıla yakın bir zaman geçmiş. Şaka gibi. Tam yarım asır. Hamdolsun Rabbime, hatalarımızla sevaplarımızla bu zaman dilimi içerisinde bize büyük hizmetler nasip etti. Yeterli ya da yetersiz imkanlarla koca toplumu yoğuran eserler vermemizi lütfetti.  Onca saptırıcılar karşısında saptırmadı, korudu. İstikrarlı şekilde yürümemizi, çok daha önemlisi hep dik durmamızı sağladı. Şüphesiz ki tevfik O’ndan. İnşallah yaptıklarımızı rahmetine vesile kılar.           

S: Amin, inşallah. Türk toplumunun sinemaya ilgisi bugün ne durumda?

Kapalı salon sinemacılığından söz edecek olursak, belli bir seyirci kitlemiz var ama yeterli düzeyde değil. Bunu etkileyen çok kriter var tabii. Ülkenin ekonomik durumu, trafik sorunları, biletlerin pahalı oluşu, filmlerdeki seyirciyi bıktıracak düzeyde  içi boş teknik gösteriler, çocuklara dönük filmlerin  yoğunluğu, aileyi  çekecek kaliteli filmlerin azlığı, çok daha önemlisi dijital teknolojinin gelişmesi ve Netflix gibi dijital platformlarla ev sinema pazarının giderek öne çıkması vesaire… Salon sinemacılığından değil de dizilerden söz edersek -ki onlar da sinema sanatına girer- televizyon dizileri dijital diziler karşısında biraz güç kaybetse de yine önemini koruyor ve özellikle yurt dışında çok büyük satışlara yol açıyor.  Sinema filmlerinde böyle bir imkân yok.        

S: Film izleyicisi olmak dışında sinemaya dair ilgimiz artıyor mu?

Sinemaya dair ilgi ciddi planda daha çok gençlerde görülüyor. Yönetmen olmak artık pek çok gencin hayallerini süslüyor. Bu yüzden kısa film çalışmaları yoğunlukta. Ama profesyonel yönetmen olmak kolay değil tabii. Hem ağır işçiliğin altından layıkıyla kalkmak hem çarpık bir ortamda tutunmak zor iş. Buna karşılık toplumun genelinde oyunculuk sevdasının giderek büyüdüğünü görüyoruz. Mesleğin en popülist birimi oyunculuk. Tabii, müzik ve futbol gibi şan şöhret para getirdiği için herkesin gönlünde yatıyor. Devletin özellikle yönetmenlik bazında sinemayla ciddi ilgilenen gençlerin önünü açması şart. Kültür Bakanlığı, yeni filmini çekecek olan gençlere yapım desteği veriyorsa da bu bana yeterli gelmiyor.       

S: Sevda Kuşun Kanadında, Reis Bey, Yalnız Değilsiniz ve İskilipli Atıf Hoca filmleriyle ekseri çoğunluk topluma güzel mesajlar verdiniz. Bu filmlerden hareketle sinema ile düşünmek, düşündürmek ne kadar mümkün? Sinema toplumun düşünme biçimine nasıl katkı sağlar?

İnsanın düşüncesini ne etkiler? Okudukları, dinledikleri, seyrettikleri, yaşadıkları… Görsel bir çağda yaşıyoruz. Sinema denince aklımıza sadece kapalı salonlarda oynayan filmler gelmemeli. Diziden belgesele her akan görüntü bir anlamda sinema sanatına girer. Ve sinema sanatı bugün toplumunu adeta peşinden sürüklüyor, gününün önemli bir kısmını çalıyor. Nasıl önemli olmaz, nasıl düşüncelerini etkilemez. Bunu görmek için yani toplumların topsuz tüfeksiz dünyayı nasıl şekillendirildiği görmek için Hollywood’un yaptıklarına bakmak yeter. Bugün ne kadar da eleştirsek hem ülkemizde hem dünyada büyük kitleler Amerikalı gibi yaşamaya özeniyor. Hadi kefereleri geçtik, halkı Müslüman olan ülkelerde bile bu böyle. Hatta daha fazlası… Artık Batılı gibi düşünüyor, Batılı gibi yaşıyor, Batılı gibi giyiyor, Batılı gibi yiyip içiyoruz.  Acı ama gerçek bu. Zihnimiz işgal edildi. Uyuşturulduk. Öyle alıştırıldık ki, bunu bile bile yutuyoruz. Defalarca söylediğimiz bu vahşet ortadayken hâlâ sinemanın önemini konuşuyor noktasında olmamız gerçekten beni çok yaralıyor. Oysa sinema, bütün yaratılan varlıkların vehmî olduğu bir alemde, aslı bilinçten ibaret olan insanı düşündürtecek, hakikat yürüyüşünde önünü açacak ilâhî bir lütuftur da aynı zamanda. Sinemanın perdede bir hayali canlandırması müthiş bir şey. Ne var ki onu sadece eğlence vasıta olarak görüyoruz. Üstelik, seyretmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Ama yatırım için harekete geçmek gerektiğinde kendimize bir sürü mazeretler arayıp duruyoruz.

S: Son filminiz “Süveyda” bilhassa Müslüman mahallelerinin aşina olduğu bir konuyu ele alıyor. Bu anlamda dini-manevi değerlerin aktarılmasında sinema bir tebliğ aracı olabilir mi?

Aynı mesele. Yalnız Değilsiniz başta olmak üzereReis Bey, İskilipli Atıf Hoca ve diğer çoğu filmlerimizin etkisiyle İslâm’a yönelen, doğruya, hakikate gönül veren çok kişi tanıdım. Hadi bunları geçin Mustafa Akkad’ın Çağrı filmiyle hidayete eren binlerce kişiye ne dersiniz. Bu sinemanın etkisi değil de nedir? Sinema kişiyi beyninden ve gönlünden yakalar. Tebliğinin hedefi de öyle. İranlı yönetmen Mecid Mecidî “Eğer Peygamber günümüzde olsaydı tebliğini sinemayla yapardı.” diyor. Daha ne diyelim.  Hele günümüz sinemasının, dijital teknoloji ile çılgın işler yaptığını görmeyen var mı? Görenler şunu da görür: Bu teknolojinin anlatım olanakları, daha çok soyut bilgilerle şekillenen dinî ve manevî değerlerimizi, tarihimizi en iyi şekilde anlatabilmek için büyük bir fırsattır.  

S: Müslüman gençlerin sinema alanına ilgisini artırmak için neler önerirsiniz?

Sinema yapmaksa mesele, Müslüman gençlerin sinema ve televizyona ilgisi çok büyük artık. Giderek de büyüyor.  Sorun bu değil. Sorun bu alanda yetişen gençlerin önünü açacak, hayallerini gerçekleştirecek, heyecanlarını karşılayacak imkanlar oluşturabilmek… Eksik olduğumuz taraf bu. Farkında olmadığımız, önem vermediğimiz taraf bu. Bu soruna çözüm bulmak önemli olan.  Bu alanda yetişmek isteyen gençler, bir fırsat yakalamak için geldiklerinde çoğunlukla dinle imanla pek alakası olmayan çok acımasız sektöre karşılaşıyorlar. Her ne kadar ekranlarda tarihimizin anlatıldığı görkemli diziler görüyorsak da ve dahi gerek sinemada gerekse dizi sektöründe yetişmiş sağlam beyinlerimiz söz konusu ise de bunların sayıları, kafada kulak mesabesinde. Zahirî ve batınî yönüyle milli-manevi değerlerimizi ve tarihimizi anlatacak filmlerin finanse edilmesi… Şu anda asıl mesele bu. 

S:Siz bu alanda çok sıkıntılar çektiniz. Muhakkak çok şey yaşadınız Bunlardan biraz söz eder misiniz? Gençlerin çoğu bunları bilmiyor.

Bizler, 1970’lerde millî değerlerimize, inancımıza sahip çıkma iddialarıyla girdik sinemaya. Ama sektörde bu mantalitede bir alt yapımız yoktu. Senede yıllık 300-400 filmin çekildiği bir piyasada bu hissiyata sahip, bilinçli şekilde inancını hakim kılma çabasında,   Rahmetli Çakmaklı’dan başka ne bir yönetmenimiz, ne bir oyuncumuz, ne bir teknik ekibimiz, ne platomuz, ne dağıtım firmalarımız, ne de çok daha önemlisi  bir filmi finanse edecek sermaye adamlarımız ya da resmi kurumlarımız vardı. Yokluk dönemindeydik. Toplumsal bazda bilinçli ama azınlık konumunda hareketin parçasıydık.  Anadolu’dan gelmiş yoksul aile çocuklarındandık ve bize uzak bir ada gibi duran bu sektörde var olabilmek için çok sıkıntılar çektik. Şimdilik bu kadarını söylemek yeter. Nasip olursa bütün o acıları kaleme alma niyetimiz var. Bunların tarihe mal edilmesi lazım. Ama içinde bulunduğumuz hengamede buna zaman ayırmak kolay olmuyor.       

S: Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda başardım diyebiliyor musunuz?

50 yıllık bir serüvende en büyük başarı bence dik durabilmektir, sapmamaktır ve hâlâ bir film çekimi için yırtınmaktır. Filmlerimizin gördüğü ilgi ve seyrettikten sonra onların hayatlarına dokuduğunu söyleyenler de size bu konuda bir kanaat verebilir.  Tabii benim ölçeğim de başarı, onca çektiklerimle bir hardal tanesi kadar da olsa Rabbimin rahmetine mazhar olabilmek!.. Asıl başarı bu.    

S: Niye çok nadir film çekiyorsunuz? Bunun sebebi ne? Bunda sektörün payı ne, sizin kendinizden kaynaklanan payı ne?

Bunun sebebi başta şu: Sektörde ve toplumda sakıncalı piyade olarak projelerime gerekli finansı bulamıyorum. Çünkü her projeyi çekmiyorum. Kırmızı çizgilerim çok. Popülist takılmıyorum. Tabii, yapımcılık ilişkilerini namuslu ve dürüst şekilde yürütme ısrarımızdan, bu bağlamda mevcut sinema çevresiyle iyi ilişkiler kurabilmedeki beceriksizliğimizden de söz etmek gerekiyor.  

S: Yeni projeniz var mı?

Var tabii. Ama henüz ete kemiğe bürünmeden söz etmek istemiyorum. Sonunda mahcup olmak da var. Dua edelim Rabbim lütfetsin.