“Filmlerin cazibesine kapılıp sinemaya amatör olarak ilgi duyan gençlerin aslında tavsiyeye ihtiyacı yoktur. Neler yapabiliyorsa yapar, kısa film çeker, yarışmaya katılır, tanıdığı varsa setleri ziyaret eder. Sonunda neye gücü yeteceğini kendi gözleriyle görerek işe devam eder veya vazgeçer. Sinemayı meslek edinme amacı olan gençlerin ise hangi branşında olursa olsun, sinema piyasasında sabit bir gelir garantisi olmadığını bilmesi gerekir. Eğer ikinci bir meslekleri varsa, bu onlara büyük avantaj sağlar.”
Yönetmen Salih Diriklik ile sinema üzerine söyleştik.
İstifadenize.
İNSİCAM

S: Kıymetli hocam, kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz? Sinemaya ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?
Lise yıllarında iyi ve seçici bir sinema seyircisi olduğumu hatırlıyorum. Sinemayla aktif ilgilenmemse üniversite dönemiyle birlikte, daha doğrusu Birleşen Yollar filminin vizyona girmesiyle başladı. Mezunlar derneğimizin çıkardığı Tohum dergisine yazdığım üç sayfalık eleştiri yazısı üzerine rahmetli Yücel Çakmaklı benimle tanışmak istemişti. Çünkü o dönemde bizim camiada “sinema yazarı” diye nitelenebilecek hiç kimse yoktu. Elif Film’in Beyoğlu’ndaki yazıhanesinde Yücel abi ve Ali Osman Bey ile tanışmam, benim hem sinema yazarlığımın hem de alaylı diye tabir edilen şekilde pratik sinemacılığımın başlangıç noktası oldu.
S: Hocam, sinemaya dair yaptığınız çalışmalarda sizi hep Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) Sinema Kulübü ve “millî sinema” akımındaki öncü rolünüzle tanıdık. Nedir millî sinema?
Milli Sinema’nın ilk tanımını Yücel abi yine Tohum dergisinin Ağustos 1964 tarihli 11. sayısında yazdığı bir yazıda “Müslüman Türk halkının inancını, milli karakterini ve gelenekle yoğrulmuş Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler” şeklinde yapmıştı. Bu genel tarifin içini hem sinema yazıları hem film yorumları hem de seminer ve açık oturumlarla doldurmaya çalışansa MTTB Sinema Kulübü olmuştur. Sinema kulübü üyesi 9 üniversiteli gencin hiç öz sermaye olmaksızın gerçekleştirdiği “Gençlik Köprüsü” filminin çekiminden önce, yani kulübün kuruluşunun 4. yılında ortak görüş olarak tanıtımı yapılan Milli Sinema tarifimiz: “Halkımızda tarihi birikimle meydana gelen ahlaki tutum, düşünce biçimi ve heyecanları sinemada aynen dile getirmek, dini duyguları hafife alan hiçbir sahneye yer vermemek ve bu yönde kalıcı bir tutarlılık sergilemek” şeklindeydi. Bu görüşü, Gençlik Köprüsü gibi daha sonra çekilecek olan filmlerimizde uygulayacağımız bir manifesto olarak ilan etmiştik.
S: Batı filmlerinin millî ve manevi değerlerimize uymadığını biliyoruz. Peki, Türk Sineması bu soruna karşılık kendi değerlerine uygun bir film endüstrisi çıkarabildi mi?
Başlangıçtan beri Türk sinemasının ve dizi sektörünün hangi amaca hizmet ettiğini hepimiz bilmekteyiz. Eski yıllarda olduğu gibi günümüzde ve büyük ihtimalle gelecek yıllarda da piyasayı kontrol eden, çekip çeviren sinema sektörü, en hafif ve zülfiyare dokunmayan tabirle, “eyyamcı” takımının elinde olacaktır. Çünkü daha önce, ara ara fırsatlar çıkmış olmasına rağmen, mütedeyyin kesim sinemada etkisini geliştirip kalıcı olamamıştır. Piyasaya hakim olan kesim yılda 2 veya en fazla 3 film çekmesine göz yumarak mütedeyyin kesimin piyasayla bağını koparmamış, ama onların kendine mahkum halde olmalarını sağlamıştır. Bu durum, sinema piyasasını kendi kazanılmış bölgeleri gibi gören kesimin hakimiyeti sürdüğü sürece böyle devam edecektir.

S: Bir zamanlar çok iyi iş yapan Milli sinema filmleri çekilmiş olmasına rağmen film endüstrisi içinde kalıcı bir yer edinilememiş olmasında asıl hatayı kimde aramamız gerekir?
Bizler naif bir tutumla sinemayı halen kültür aracı olarak görüyor olsak da, tüm dünyada ve bizde film endüstrisi ticari kurallara, yani yatırılan paranın karla geri dönmesine dayanan bir piyasadır. Bu sebeple filmlerin mümkün olduğunca çok seyirciye ulaşması temel kuraldır. Bunun için de izleyicinin istediği, beğendiği konular, sahneler sıkça işlenir ve yapılanların mümkün olduğu kadar çok ülkeye ihracı sağlanır. Filmlerin arka planında verilmek istenen tüm mesajlar, dayatmalar, göz boyamalar seyircinin hayranlıkla izlediği bu sahnelerin geri planında verilir. Mütedeyyin sinemacıların halkın hoşuna gidecek her tür konu ve sahneyi belli bir otosansürden geçirmeden ekrana yansıtma gibi bir lüksü ise bulunmaz.
Buna rağmen, sayıları çok olmasa bile çekildiği döneme göre sinemalarda iyi iş yapan milli filmler olmuştur. Ama istatistiklere yansıyan yüklü rakamların ancak yarısının yapım şirketinin eline geçtiğini, kalanının dağıtım şirketi veya sinema salonu sahiplerine gittiğini bilmek gerekir. Yılda bir veya iki filmle piyasada yer edebilmek zaten ticaret kurallarına aykırı olur.
Bir zamanlar bizlerin içinde bocaladığı, günümüz gençlerinin ise içinde debelendiği piyasa şartları aşağı yukarı böyledir. Ayrıca Elif Film’den günümüze kadar bizim camiada film işine girmiş kişi ve kurumun bu işten karla çıkıp çok para kazanarak zengin olduğu görülmemiştir. Sinema dışı zengin kişi ve kuruluşlardan “şöyle bir film çeksenize, bu konuyu da işlesenize” gibi teklifler sunanlara “o zaman para verin çekelim” dendiğindeki yüz ifadeleri, bence baştaki sorunun cevabı niteliğindedir.

S: Genel durum böyle olsa bile, sanırım sinema piyasasındaki şartların bütünüyle kapitalist kurallara dayandığını söylemek istemiyorsunuzdur.
Elbette birebir öyle değildir. Mesela beyaz eşya piyasasında sağlam, donanımlı ve ucuz bir ürün piyasaya sürerseniz, bu standardı düşürmediğiniz sürece en çok malı siz satarsınız. Ama sinemada seyircinin duyguları, dönem dönem değişen beklentileri, hatta halkın genel ruh hali o sırada vizyona giren filmin izleyici sayısını etkiler. Eğer yeterli paranız varsa ard arda filmler yapıp piyasayı, hatta elemanlar dahil olmak üzere tüm piyasayı yönlendirebilirsiniz.
TGRT 1993 yılında Turgut Özal’ın ölümü üzerine aniden yayına başlayınca, elinde büyük film açığı olmuştu. Bir dönem yılda 200’den fazla film çeken Yeşilçam ise krize girmiş, 1991’de 32, 1992’de ancak 36 film çekilebilmişti. Yani tüm Yeşilçam ayda ancak üç film çekilebiliyordu. TGRT bilen-bilmeyen, kabiliyetli-beceriksiz onlarca oyuncu ve teknik elemanı setlere sürünce, piyasa bir anda canlandı.
Ama TGRT’nin piyasaya asıl etkisi film sayısı değil, iş verilenlerin moral söylemi üzerine oldu. O güne kadar mütedeyyin insanlara demediğini bırakmayan, başörtülülerle alay eden, hatta TGRT’cilere selam bile vermeyeceğini söyleyenlerin neredeyse tamamı tutum değiştirdi. Tüm bu insanlar TGRT’den iş alabilmek için araya adam koymaya başladılar. 1993’te çekilen yerli film sayısı 80’i, 1994’te 78’i bulurken piyasada en çok sözü geçen kurum TGRT oldu. Ancak diğer taraftan, çekilen filmlerin kaliteleri yerlerde sürüklenmekteydi. Nursuz adamların sahabe, evliya gibi rollerde gözüktüğü, şuh pozları yayınlanan bayanların peygamber eşi veya dindar anne karakterlerini canlandırdığı garip filmler ortaya çıktı.
TGRT örneği gerçekten yaşansa da, imrenilecek bir uygulama değil. Hatta günümüzde benzer bir sonuca ulaşmak bile mümkün olmayabilir. Ama sağlam kapital destekli olmadığı için tek tük yapılan, alelacele, gelişi güzel hazırlanmış senaryolarla yapılacak çalışmaların kalıcı olmayacağı baştan bellidir.
S: Tüm bu süreçte devletin duruşu ve sinema piyasasına bakış tarzı nasıl olmuştu?
Sinema piyasası dediğimiz şey, sadece film üretip onların perdeye veya ekrana yansımasını sağlayan endüstri kolu değildir. Gerçi şirket sahipleri tepki çekmemek adına sosyal konularda görüş belirtmemeyi tercih ederler. Lakin yönetmenler, özellikle de oyuncuları Gezi parkı, Hendek olayı, depremler, seçimler gibi her konuda fikir beyan ederken görürüz. Ünleri sebebiyle onların bu görüşleri, doğru veya yanlış hiç önemli değil, medya organlarında manşetlere çıkarılır. Zaten dikkat edilirse bu yönetmen ve oyuncuların şirket ve medya patronları tarafından özellikle ön plana çıkarılıp meşhur edildiği görülecektir.
Sinema sektörünün toplumu kültürel alanda yozlaştırma ve sosyal olaylarda halkı yönlendirme işlevinin denetlenmesi ve düzenlenmesi konusunda devlet kurumlarının palyatif çözümler dışında etkili bir çabası olmamıştır. İlginç olan durumsa aileyi küçümseyen, toplumdaki ahlaki anlayışı alaya alan vb. film ve diziler konusunda kültür, aile, milli eğitim gibi aslında hukuki düzenleme girişiminde bulunması gereken yetkililerin halkla birlikte yakınması, acıklı beyanatlar veriyor olmasıdır. Acaba dizilere yurda döviz getirdiği için mi ilişilmiyor sorusunu düşünmek de belki yanlış olmaz.
S: Devletin, sektöre darbe vurmadan alabileceği etkili ve sonuca gidici tedbirler var mıdır?
Hayatın her alanında olduğu gibi devletin bu sektörde de yanlış gidişi düzeltici düzenlemeler yapması hem mümkün hem kolaydır. Yeter ki bu yönde resmi bir irade oluşmuş olsun. Ama halkın bu yönde bir umudu kalmadığını, insanların her gün görüp duydukları, TV ve internet yoluyla evlerinde şahit oldukları olumsuzlukları eleştiri, protesto, sosyal medyada paylaşım gibi yollarla engelleyebileceklerini ummalarından anlamaktayız. Benzer bir etkileşim için bana yardım teklifinde bulunan arkadaşa “devletin bir parmak hareketiyle önleyebileceği konularda siz belki onurlu, ama sonucu etkilemeyecek bir çaba içindesiniz” diyerek şu örneği vermiştim:
1971 yılında Yeşilçam’da ufak ufak başlayan müstehcen filmler furyası 1974 ortalarından, yani MSP-CHP koalisyonu döneminde cüretkârlığını arttırmaya başlamıştı. Halkın “uçkur sineması” diye adlandırdığı bu furya sonraki yıllarda kurulan 1. ve 2. Milliyetçi Cephe (AP+MSP+MHP) koalisyonu dönemlerinde de hız kesmeden devam etti. Artık büyük şehirlerdeki sinemaların ekseriyeti, küçük şehir ve kasabaların ise tüm sinemalarında bu tür yapımlar gösterilmekteydi. Filme gitmeyenler dahi sokakta yürürken sinemaların önündeki dev afişlerde bu filmlerin tüm içeriğini görebilmekteydi. Mevcut hükümetler bu konuda hiçbir önlem almayınca önce muhafazakar dergi ve gazeteler, sonra tüm ulusal dergi ve gazetelerde eleştiri haberleri , müstehcen film dosyaları yayınlanmaya başlandı. Pek çok dernek, kuruluş ve teşkilat beyanat ve protesto gösterileriyle bu eleştiri furyasına katılsa da değişen bir şey olmadı. Aradan tam 6 yıl çektikten sonra, 1979 yılı Aralık ayı ortasında hükümetin ani kararıyla bir gün içinde tüm müstehcen filmler sinemalardan, yazıhanelerden, depolardan toplanıp imha edildi. Böylece amansız salgın bir gecede bitmiş oldu.
Golyat düğümü tarzı benzer bir çözümün günümüz şartlarında bir karşılığı elbette olamaz. Ama derdi olan yetkililerin sinema piyasasının düzenlenmesi konusunda yapılabilecek onlarca çözüm bulmaları bu kadar zor olmasa gerektir.
S: Sinemaya ve sinemacılık alanına ilgi duyan gençlere neler söylemek istersiniz? Gençler sinemaya nasıl bakmalı, sinema hakkında neler okumalı?
Filmlerin cazibesine kapılıp sinemaya amatör olarak ilgi duyan gençlerin aslında tavsiyeye ihtiyacı yoktur. Neler yapabiliyorsa yapar, kısa film çeker, yarışmaya katılır, tanıdığı varsa setleri ziyaret eder. Sonunda neye gücü yeteceğini kendi gözleriyle görerek işe devam eder veya vazgeçer.
Sinemayı meslek edinme amacı olan gençlerin ise hangi branşında olursa olsun, sinema piyasasında sabit bir gelir garantisi olmadığını bilmesi gerekir. Eğer ikinci bir meslekleri varsa, bu onlara büyük avantaj sağlar. Yönetmen, reji asistanı, senaristlik gibi dallara ilgi duyanlar eğer başarılı olmak istiyorlarsa özellikle geniş yelpazede bir bilgi birikimine, kıvrak bir zekaya, dış gözlem ve üstün hayal gücüne sahip olmalıdırlar. Bu branşlar, ilerde çekmeyi düşündüğü orijinal projeleri olmayan, iyi-kötü bu projelerin bazılarını sekanslayıp yazıya dökemeyenlerin başarılı olabileceği meslek türü değildir.
Sinemanın teknik dallarına veya oyunculuğa ilgi duyanların ihtiyacı ise düşündükleri alanda yeterli kabiliyete ve sınırsız bir sabra sahip olmaktır. Çünkü sabahın köründe başlayıp yeri geldiğinde gece yarılarına kadar çalışılan, bazen aynı hareketi veya işi beş kere tekrar etmek zorunda olduğunuz, hatta iki dakikalık bir sahne için on saat bir kenarda bekletilebildiğiniz bir iş mekanıdır sinema setleri.
Çok film seyretmek, çokça sinema kitabı okumak, ünlü yönetmenlerin biyografilerini araştırmak kişiyi iyi bir sinemacı yapmaz. Olsa olsa iyi bir sinema yazarı ve eleştirmen yapar. Ama toplumun böyle kişilere ihtiyacı olduğunu da unutmamak gerekir.
