Cerîr İbn-İ. Abdillah (Radıyallahü anh)
Adnânîler’e mensup eski bir Arap kabilesi olan ve Taif’in 120 km uzaklığındaki Tebâle ile Yemen’in yüksek dağları arasındaki geniş bölgeyi mesken tutan Becîle kabilesinin reisi Cerîr b. Abdillâh (r.a), Hz. Peygamber’i görmeden kendi araştırması sonucunda hicretin onuncu yılında kabilesinden 150 kişilik bir heyetle birlikte Medine’ye gelerek Müslüman olmuştur. Cerîr’in İslamiyet’i kabul etmeden önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.
Ahmet POÇANOĞLU
Emekli Konya İl Müftüsü

34. HADİS
حديث جرير بن عبدالله ابن جابر بن مالك بن نضر بن ثعلبة بن جشم بن عوف ، أبو عمرو – وقيل : أبو عبد الله- البجلي القسري كُنَّا عِنْدَ رَسولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عليه وَسَلَّمَ في صَدْرِ النَّهَارِ، قالَ: فَجَاءَهُ قَوْمٌ حُفَاةٌ عُرَاةٌ، مُجْتَابِي النِّمَارِ أَوِ العَبَاءِ، مُتَقَلِّدِي السُّيُوفِ، عَامَّتُهُمْ مِن مُضَرَ، بَلْ كُلُّهُمْ مِن مُضَرَ، فَتَمَعَّرَ وَجْهُ رَسولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عليه وَسَلَّمَ لِما رَأَى بهِمْ مِنَ الفَاقَةِ، فَدَخَلَ ثُمَّ خَرَجَ، فأمَرَ بلَالًا فأذَّنَ وَأَقَامَ، فَصَلَّى ثُمَّ خَطَبَ فَقالَ: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ} إلى آخِرِ الآيَةِ {إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} [النساء: 1]، وَالآيَةَ الَّتي في الحَشْرِ: {اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ} [الحشر: 18]، تَصَدَّقَ رَجُلٌ مِن دِينَارِهِ، مِن دِرْهَمِهِ، مِن ثَوْبِهِ، مِن صَاعِ بُرِّهِ، مِن صَاعِ تَمْرِهِ، حتَّى قالَ: ولو بشِقِّ تَمْرَةٍ، قالَ: فَجَاءَ رَجُلٌ مِنَ الأنْصَارِ بصُرَّةٍ كَادَتْ كَفُّهُ تَعْجِزُ عَنْهَا، بَلْ قدْ عَجَزَتْ، قالَ: ثُمَّ تَتَابَعَ النَّاسُ، حتَّى رَأَيْتُ كَوْمَيْنِ مِن طَعَامٍ وَثِيَابٍ، حتَّى رَأَيْتُ وَجْهَ رَسولِ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عليه وَسَلَّمَ يَتَهَلَّلُ كَأنَّهُ مُذْهَبَةٌ، فَقالَ رَسولُ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عليه وَسَلَّمَ: مَن سَنَّ في الإسْلَامِ سُنَّةً حَسَنَةً، فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَن عَمِلَ بهَا بَعْدَهُ، مِن غيرِ أَنْ يَنْقُصَ مِن أُجُورِهِمْ شَيءٌ، وَمَن سَنَّ في الإسْلَامِ سُنَّةً سَيِّئَةً، كانَ عليه وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَن عَمِلَ بهَا مِن بَعْدِهِ، مِن غيرِ أَنْ يَنْقُصَ مِن أَوْزَارِهِمْ شَيءٌ
Cerîr İbn-i Abdillah (r.a), İbn-i Cabir, İbn-i Malik İbn-i Nadr İbn-i Sa’lebe İbn-i Cuşem İbn-i Avf Ebu Amr El-Beceli, El Gısri hadisi: Bir gün erken vakitlerde Rasulullah’ın (s.a.v) huzurunda idik. O esnada, kaplan derisine benzeyen alaca çizgili elbise veya abalarını delerek başlarından geçirmiş ve kılıçlarını kuşanmış, tamamına yakını, belki de hepsi Mudar kabilesine mensup neredeyse çıplak vaziyette bir topluluk çıkageldi. Onları bu derece fakir görünce Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) yüzünün rengi değişti. Eve girdi ve sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Bilâl kamet getirdi ve Allah Rasulü namaz kıldırdı. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) bir hutbe irat etti ve “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının. Adını söyleyerek birbirinizden istekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalarla ilişkiyi kesmekten korkun. Allah şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.” (Nisâ Suresi: 1) buyurdu. Sonra da Haşr suresinin sonundaki “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 18) ayetini okudu.
Sonra “Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir sa’ bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin.” buyurdu. Bunun üzerine Ensar’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan aciz kaldığı ve hatta kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahali birbiri peşine sökün edip sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “İslam’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.” (Müslim: 1017, Nesâî: Zekât, 64)
BU HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
Biz bu hadisi şeriften öncelikle Rasulullah’ın (s.a.v) sahabe-i kiramı Kur’an ile eğittiğini, onları müjdelemesi, sevindirmesi, ümitlendirmesi, korkutması ve uyarmasının hep Kur’an ile veya Kur’an’ın doğrultusunda olduğunu öğreniyoruz.
Rasulullah’a (s.a.v.), müminlerin sıkıntıya düşmesi çok ağır gelmişti. Peygamberimiz müminlere çok düşkün, çok merhametli hele fakir ve muhtaçlara karşı çok şefkatliydi. Tüm iyiliklerin kaynağı rauf ve rahîm olan Allah, alemlere rahmet olarak gönderdiği efendimize (s.a.v.) “Rauf” ve “Rahîm” isimlerini vermiştir:
“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir (Rauf’tur), merhametlidir (Rahîm’dir).” (Tevbe, 128)
Biz bu hadiste de Hz. Peygamberin “Rauf” ve “Rahîm” isimlerinin tecellisine şahit oluyoruz. Af ve merhamet, efendimizin (s.a.v.) davranışlarına incelik ve nezaket olarak yansımıştır. O’nun affı ve merhameti, kendisini muhatabına karşı üst bir konuma yerleştiren bir acıma duygusu değil, muhatabının iyiliğini düşünmeye ve onun hakkında endişelenmeye sevk eden haslettir.
Dinimiz, açları doyurmayı, çıplakları giydirmeyi, yokluk içinde olanların her çeşit ihtiyaçlarını karşılamayı, ümmetin varlıklılarına, yerine getirilmesi gerekli bir borç olarak yükler. İhtiyaçları karşılanmadığı için kötülüğe itilen, suçlu duruma düşen veya hayatı tehlikeye girenlerden toplumu sorumlu tutarak; toplumun fertleri arasında dayanışma, yardımlaşmayı geliştirir ve müesseseleştirir. İslâm toplumlarında yaygın olan sayısız vakıflar, bunun en canlı örneğini teşkil eder.
İslam ümmetin yücelmesi, üstün ve hâkim konuma gelmesi, asırlarca varlığını sürdürmesi iyilik ve infak ile mümkün olmuştur. Bir iyilik medeniyeti olan İslam, her iyiliği sadaka olarak saymış ve herkesin yapabileceği türden iyilikler olduğunu haber vermiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Allah’ım! Yaşamayı benim için her türlü iyiliği artırma vesilesi yap. Ölümü de benim için her türlü kötülükten kurtuluş sebebi kıl!” (Müslim: Zikir, 71) duasıyla iyilik için yaşamayı bir varoluş sebebi olarak beyan etmiştir.
Yardımlaşma ve hayırda yarışma, Allah’ın rızasını kazanmanın ve İslam kardeşliğinin temellerindendir. Bir mazlumun elinden tutmak, muhtaç bir insanın ihtiyacını karşılamak, yetime kol kanat germek, kurumuş dudaklara su olmak, karanlıkta kalan gözlere ışık olmak, işgal ve zulüm altında olanların yanında olmak; Allah’ın rızasını ve merhametini istemek dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp yarına hazırlanmaktır.
Güzel bir çığır açan, ecir kazanır. Üstelik kendi izinde gidenlerin sevabına da ortak olur. Kötü çığır açan da günahkâr olur ve o yolda gidenlerin günahından hissesini alır. Müslümanların, insanların huzurla yaşayabileceği bir toplum oluşturmak, sonra gelenlere örnek olmak sorumlulukları vardır. İyi çığır açmak, toprağa ekilmiş bir meyve fidanı gibidir. Kişi yaşadığı sürece ondan istifade edebileceği gibi, kendisinden sonra da insanlar o meyvelerden istifade ettiği sürece amel defterine sevap yazılmaya devam eder. Kötülük, kötülüğe çığır açmak ise insanların içine düşmesi amacıyla kazılan çukur gibidir. Kötü kişi bu çukurun yanlışlıkla kendi düşebilir ve kendisinden sonra içine düşen herkesin ahını alır, günah yüklenmeye devam eder. O halde şunu hiç unutmayalım ki yaptıklarımız sadece kendimizi bağlamıyor, içinde yaşadığımız toplumu ve bizden sonra yaşayacak olanları da etkiliyor.
Cerîr İbn-İ. Abdillah (Radıyallahü anh)
Adnânîler’e mensup eski bir Arap kabilesi olan ve Taif’in 120 km uzaklığındaki Tebâle ile Yemen’in yüksek dağları arasındaki geniş bölgeyi mesken tutan Becîle kabilesinin reisi Cerîr b. Abdillâh (r.a), Hz. Peygamber’i görmeden kendi araştırması sonucunda hicretin onuncu yılında kabilesinden 150 kişilik bir heyetle birlikte Medine’ye gelerek Müslüman olmuştur. Cerîr’in İslamiyet’i kabul etmeden önceki hayatı hakkında fazla bilgi yoktur.
Cerîr (r.a), Rasulullah’ın huzuruna çıktığında ona niçin geldiğini sorar, o da “Sana İslamiyet üzere bey’at etmek için geldim.” der. Rasulullah (s.a.v.) arkasında bıraktığı yerlerde ne olup bittiğini Cerîr’e sorunca da Allah’ın İslâm’ı hâkim kıldığını, kabilelerin taptıkları putları kırdığını, mescitlerde ve sahralarda ezan okunduğunu söyler. Rasulullah, Cerîr’den Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, namaz kılmak, zekât vermek, Müslümanlara nasihat etmek, hiç kimseyi aldatmamak ve şirkten uzak durmak üzerine bey’at almıştır. Bundan sonra Cerîr kendisini hep “Müslümanlara nasihat etmekle görevli bir kişi” olarak görmüş Rasulullah’a (s.a.v.) verdiği sözü hiç unutmamıştır. Mesela Cerîr b. Abdullah’ın (r.a) alışveriş esnasındaki tutumu bütün zamanlarda Müslümanlara bir nasihat, bir örnek olmuştur. Bir mal satacağı zaman müşteriye bütün kusurlarını söyler, sonra onu muhayyer bırakır, “İstersen al, istersen bırak!” derdi. Bu davranışı sebebiyle kendisine “Allah iyiliğini versin! Böyle yaparsan satış yapamazsın” denildi de, o da bu söze “Biz Rasulullah’a, Müslümanlara nasihat etmek üzere bey’at ettik.” karşılığını verdi.
Yine atını satın almak istediği bir kişiyle pazarlık yapan Cerîr (r.a.) satıcıya ata karşılık ne kadar fiyat istediğini sorar. Satıcının beş yüz dirhem talep etmesi üzerine Cerîr (r.a.) “Bu at bu fiyattan daha fazla eder, ben bu ata altı yüz hatta sekiz yüz dirhem veririm” der. Satıcının şaşkınlığı üzerine atın bunun da üzerinde bir fiyatla satılabileceğini söyleyen Cerîr (r.a.) kendisinin ancak bu kadar miktar verebileceğini ifade eder. Satıcı atı ona bu fiyatla satınca etrafındaki insanlar Cerîr’e (r.a.) atı beş yüz dirheme satın almak varken neden fiyatı yükselttiğini sorunca “Çünkü biz Rasulullah’a (s.a.v.) hiç kimseyi aldatmamak üzere biat ettik.” diyerek Müslümanların benimsemesi gereken ticari ahlakın temel ilkelerinden birini vurgular.
Yemen’in kuzey kısmında Has’amlılar’ın yaşadığı Tebâle mevkiinde Zülhalesa adlı bir put vardı. Cahiliye döneminde Mekke’deki Mescid-i Harâm’a “Şam Kâbesi”, Zülhalesa’ya ise “Yemen Kâbesi” denirdi. Zülhalesa, Kâbe’ye denk kabul edilir ve ona rakip gösterilirdi. Rasulullah, bir gün Cerîr’e Zülhalesa’nın ne durumda olduğunu sordu. O da eski halinde olduğunu söyledi. Rasulullah kendisinden onu yıkmasını istedi. Cerîr bunun hoşuna giden bir iş olduğunu, fakat bunun bir başkası tarafından yapılmasını arzu ettiğini söyledi. Başkasının yapmasını istemesi kendisinin ata binememesinden kaynaklanıyordu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) eliyle Cerîr’in göğsüne vurdu ve onun için “Allah’ım! Onu (at üstünde) sabit kıl. Onu, kendisi hidayete ermiş ve başkasını da hidayete götüren bir kılavuz eyle!” diye dua etti. Bu duadan sonra Cerîr (r.a.) at üstünden hiç inmedi, fetihten fethe koştu.
Hz. Peygamber’in verdiği sancağı alan Cerîr, 150 kişilik seriyyenin komutanı oldu. Zülhalesa’yı tahrip ettikten sonra bir kabilenin bir heyetle Hz. Peygamber’e giderek Müslüman olmasını da sağladı. Daha sonra Hz. Peygamber’in emriyle Himyerîler’in emiri Zülkelâ ile Yahudi olduğu rivayet edilen Zûamr’ı İslamiyet’e davet etti. Her ikisi de Müslüman olmayı kabul ederek Medine’ye gidip Hz. Peygamber’i ziyarete karar verdiler. Fakat Hz. Peygamber’in vefatı üzerine bu ziyareti gerçekleştiremediler.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Cerîr’in başkanı olduğu Becîle kabilesi ile kardeş Has’am kabilesi de dahil olmak üzere bazı Arap kabileleri irtidat etmişti. Hz. Ebu Bekir, Cerîr’i önce Becîle ve Has’am kabilelerinin üzerine gönderdi. İnsanların çoğu Cerîr’in daveti üzerine İslam’a dönmeyi kabul etti, bazıları ise çatışmadan sonra Müslüman olup itaat ettiler. Hz. Ebu Bekir (r.a) Cerîr’i, kendisinden yardım isteyen Hâlid b. Velîd’in emrinde savaşmak üzere Yemâme’ye de göndermiştir. Hz. Ömer halife olunca ise Cerîr’i Sevâd’a gönderdi. Celûlâ Savaşı’na katıldıktan sonra kuvvetli bir süvari birliğiyle Celûlâ’ya yerleşerek Sasanilerle Müslümanlar arasında tampon vazifesi gördü. Celûlâ Savaşı’ndan (16/637) sonra Cerîr b. Abdillah el-Becelî, Sa‘d b. Ebû Vakkas’ın gönderdiği 3000 kişilik yardımcı kuvvetle Hulvân üzerine yürüyünce Kisrâ III. Yezdicerd İsfahan’a kaçtı. Şehir, halkına dokunulmaması, yurtlarından çıkmak isteyenlere izin verilmesi şartıyla ve barış yoluyla fethedildi. Daha sonra Cerîr, yine Hz. Ömer zamanında Hemedan’ı İslam topraklarına kattı. Cerîr (r.a), Hz. Osman devrinde Kûfe Valisi Mugire’ye bağlı olarak bir süre Hemedan valiliği yaptı. Daha sonra Saîd b. Âs kumandasında Azerbaycan fetihlerine katıldı.
Hz. Ali (r.a) Cemel vakasından sonra 36 (656) yılında Cerîr’i, kendisine bey’ata davet etmesi için Muâviye’ye gönderdi. Cerîr, Hz.Muâviye ve Amr b. Âs ile yaptığı görüşmelerden sonra Hz. Ali’nin yanına döndü, halifeye “lâ ilâhe illallah” diyenlerle savaşmayacağını bildirerek tarafsız kaldı. Cezîre’deki Deyrizor’un yaklaşık 50 km aşağısında bulunan Karkîsiya kasabasında uzlete çekildi.
İslam ümmetinin yiğit ve mert evladı Cerîr İbn-i Abdillah (r.a) h.51 (671) yılında Karkîsiyâ’da vefat etti. Cerîr (r.a.) uzun boylu, son derece yakışıklı bir kişiydi. Hz. Ömer onun bu ümmetin Yusuf’u olduğunu söylerdi. İyi bir kabile reisi ve kahraman bir kumandandı. Şairliği de vardı. Cerîr (r.a.), Müslüman olmasından itibaren Hz. Peygamber’in kendisini huzuruna girmesinden hiç menetmediğini ve her gördüğünde tebessüm ettiğini söylerdi. Hz. Peygamber’in gerçek ehl-i beyti (hane halkı) eşleri, çocukları, torunları ve yakın akrabalarıdır. Resûl-i Ekrem bunların yanı sıra Abdullah b. Mesʻûd ve Selmân-ı Fârisî ile “Dışı bakımından da içi bakımından da Cerîr bizden, ehl-i Beyti’mizdendir.” buyurarak Cerîr’i de ehl-i beytinden saymıştır. (Buhârî: “Fezâilü’l-ashâb”, 27; Müslim: “Fezâilü’s-sahâbe”, 37)
Cerîr, Hz. Peygamber ile uzun bir zaman geçirmiş olmamakla birlikte O’na olan sevgisinin bir tezahürü olarak O’ndan önemli miktarda hadis rivayet etmiştir. Rivayet ettiği hadislerin çoğu güzel ahlakla ilgili olup 31’i Buhârî’de, 36’sı Müslim’de, 11’i Ebû Dâvûd’da, 15’i Tirmizî’de, 21’i Nesâî’de, 11’i İbn Mâce’de bulunmaktadır. Böylece Cerîr’in Kütüb-i Sitte’deki tekrarlarıyla birlikte rivayetlerinin toplamı 125’e ulaşmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ise 106 hadis rivayeti yer almaktadır.
Allah O’ndan razı olsun.
