İşbiliyye’den Faro’ya

Günümüzde müze hüviyetine sahip katedral Reconquista sonucu 1248’de önce kiliseye çevrilmiş daha sonra minaresi hariç tamamı yıkılıp katedral inşa edilmişti. Kahverengi ve sarının açık tonlarının hâkim olduğu, 101 metre yüksekliğindeki minare çan kulesine çevrilmiş ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dâhil edilmiş.

Zübeyir ŞEKERCİ

Sabah, erkenden kalkıp hazırlandık ve İşbiliyye’ye yolculuk için otobüs terminaline doğru yola koyulduk. Buradan İşbiliyye’ye tren yok, sadece otobüsle ulaşım sağlanıyor. Yarım saatlik yürüyüşün ardından durağa vardık. Valizlerimizi otobüse yerleştirirken, arkadaşımın isteği üzerine öndeki büyük bavulunu yerleştirmeye çalışan bir hanımefendiye yardım etmek istedim. Ancak kendi bavulumdan ayağımı çekmemle hanımefendiye çarpması bir oldu. Özür dileyip durumu izah ederken, espriyle “beni vurmaya çalışıyordu” kabilinden bir şeyler söyledi. O sırada nereli olduğumu ve İspanya’da yaşayıp yaşamadığımı sordu. İstanbul’dan geldiğimizi ve seyahat için butaya geldiğimizi söyledim. Kendisi Güney Koreli’ymiş. Tek başına seyahat ediyor ve aynı zamanda İngilizce tercümanlık ve çevrimiçi ders veriyormuş. Yol boyunca seyahatten dine, İstanbul’dan Süleymaniye’ye değin birçok meseleyi konuşmuştuk. İstanbul’a daha önce geldiğini söylediğinde Süleymaniye’yi görüp görmediğini sorduğumda hayır demişti. Ben de “Süleymaniye görülmeden İstanbul’u gezdim diyemeyiz” gibi bir belki çarpıcı ancak hakikatin izdüşümü olduğunu düşündüğüm bir ifade sarf etmiştim.

Otobüs beklenenden erken varmıştı. İstasyondan inip yaklaşık yarım saat konaklayacağımız yere yürüdük. Sokaklar kalabalık, trafik yoğundu. Otelde bir süre dinlendikten sonra İşbiliyye Camii’ne doğru yola koyulduk. 1172’de Muvahhidlerin emiri Ebu Yakup Yusuf’un talimatıyla inşasına başlanan ve Marakeş’teki Kutubiyye Camii’ne öykünülen İşbiliyye Camii’ndeydik. Dünyanın muhtelif coğrafyalarından insanla aynı sırada bekliyorduk. 1248’te Reconquista sonucu ele geçirilen şehirden İşbiliyye Camii de nasiplenmişti. Günümüzde müze hüviyetine sahip katedral Reconquista sonucu 1248’de önce kiliseye çevrilmiş daha sonra minaresi hariç tamamı yıkılıp katedral inşa edilmişti. Kahverengi ve sarının açık tonlarının hâkim olduğu, 101 metre yüksekliğindeki minare çan kulesine çevrilmiş ve UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine dâhil edilmiş.

İçeri girdiğimizde, ilk olarak portakal ağaçlarıyla bezeli iç avlusu dikkatimizi çekti.  Bir süre avluda oturup çevreyi seyrettik. Portakal ağaçlarıyla bezeli iç avlusundan ötürü “La Giralde” ünvanına sahip olan bu cami geçmişte nice ilim ehlinin soluklandığı bir yerken şu an sadece fiziken varlığını sürdürüyor. Katedralin içerisine girdiğimizde, çıplak heykellerin yanında dolaşan turistlerin yoğunluğunu gözlemledik. Katedrali bir süre gezdikten sonra, lavaboların olduğu bölümün yakınında, bahçenin bitiminde, İşbiliyye/Sevilla’nın ve Endülüs’ün tarihine dair fotoğrafları ve bazı eserleri inceledik.

Katedral’den çıktıktan sonra Guadalquivir(Vadi el Kebir)’e doğru yola koyulduk. Nehre giderken, yolumuz Alcazar’ın yanından geçti. Bilet almayı unuttuğumuz için El Hamra Sarayı’na nispet ederek yapılan bu eseri ziyaret edememiştik. Ana caddeden karşıya geçtik. Akşama çalan hava ve kararan mavisiyle nehir bizi karşılamıştı. Hafif dalga ve serin hava eşliğinde bir saate yakın nehir kenarında durduk. Öğrenciler, iş çıkışı gelen insanlar ve biz. Akşam namazı vaktinin de gelmesiyle birlikte namazı kılıp yemek yemek için hareket ettik. Ana caddeden tekrar karşıya geçtik. Bu arada 21. yüzyılda “modern” bir şehirde arabalarla aynı trafiğe çıkan at arabalarının olması oldukça enteresan bir tat bırakmıştı. Turistik amaçlı kullanılsa da zihnin bir köşesinde “kadim”e dair bir şeyler fısıldıyordu.

Namazı kıldıktan sonra helal yemek arayışına başladık.  İnternetten açık olan birkaç yere baktıktan sonra, nihayet paket servis yapan Bangladeşli bir abinin dükkânına gelmiştik. Dürüm siparişi verdikten sonra otele döndük ve yemeğin ardından ertesi günün planlarını konuşmaya başladık.

Ertesi gün, daha önce bilmediğim ancak okyanusa kıyısı olması hasebiyle gitmeyi planladığımız Faro şehrine doğru yola çıkmıştık. Otobüsle iki saatin sonunda Faro Ulusararası Havalimanı’na ulaştık. İsmine karşın oldukça küçük olan havalimanı otobüslerin de nihai noktasıydı. Şehir merkezine otobüsle gitmek mümkündü; ancak, bilet alacak yeri bulamadığımız için yaklaşık bir buçuk saatlik bir yürüyüşle merkeze ulaştık.  Bir marketten alışveriş yapıp bir şeyler atıştırdıktan sonra eski şehir merkezine geçtik. Portekiz’in sahil şeridi olan Faro, Algarve bölgesine bağlıdır. Endülüs fetihleriyle beraber beş asır İslam hâkimiyetinde kalmış, dokuzuncu asırda Harun ismini almıştır.

Merkeze giriş kapısından adım attığımızda,  bizi arnavut kaldırımlı dar sokaklar karşıladı. Ancak hava değişikliğini hesaba katmadığımız için 30-40 derece sıcaklıkta elimizle montlarla gezmek zorunda kaldık. Şehrin yüzölçümünü ve tarihi derinliğini hesaba katmadığımız için geç aldığımız biletleri de düşününce seyahatte rastgeleliğin her zaman olumlu sonuçları olmayacağını teyit etmiştik. Yine de bir iki saatte Faro’nun eski şehir merkezini detaylıca gezmiştik. Merkezde tarihi belediye binası, Faro Katedrali ve Estoi Sarayı bulunuyor. Katedral restorasyon sürecindeydi, dolayısıyla detaylı inceleyemedik.

Sıcaklık ve uyumsuz kıyafetler nedeniyle fazla vakit kaybetmeden sahile geçtik. Ancak sahilde devam eden çalışmalar nedeniyle okyanusu tam anlamıyla görebilmek için adalara gitmek gerekiyordu; zaman kısıtlaması nedeniyle bu mümkün olmadı. Bir süre sahilde dinlendikten sonra merkeze geri dönüp banklarda oturduk, ardından yola koyulduk.

Tevafuk, tam otobüslerin oraya geçecekken Ronda otobüs terminalinde tanıştığımız hanımefendiyle rastlaştık. Şehri nasıl bulduğumu sorduğunda “beklentimizin altında” olduğunu söyledim. Günümüzde etkili bir limana ve yoğun bir sirkülasyona sahip olan bu şehrin kadim ruhundan eser kalmamıştı sanki. Kendisine İşbiliyye’ye döneceğimizi söyleyip vedalaştıktan sonra önce havalimanına oradan da İşbiliyye’ye geçmiştik. Akşam otele girdiğimizde, yan taraftaki bir büfenin helal sertifikalı olduğunu fark ettik. Oysa önceki gün yarım saat yol yürümüştük.

İşletme kapanmak üzere olduğu için sadece paket sipariş alıyordu. Siparişi verirken işletmenin sahibi olduğunu düşündüğümüz Mağribli amca, bizim İstanbul’dan geldiğimizi öğrenince ilginç bir soru sordu. “Erdoğan, good?” sorusuna “Good” cevabını verdiğimde tatmin olmayıp, “Good or very good” diye yenilemişti. Tekrar verdiğim cevaptan tatmin olmuştu. Erdoğan’ın İspanya’da yaşayan bir Mağripli için ne anlam ifade ediyor sorusu kıymet kazanmıştı. İstanbul’dan geldiğimizi duyan bir kişinin ilk sorusu niçin onunla ilgiliydi? Siparişler hazırdı, otele geçmiş ve yemek sırasında bu konuyu uzun uzun konuştuk.