Küresel Adalet Çıkmazı ve Uluslararası Sistemin İki Yüzü: Keşmir ve Filistin

Keşmir halkı, bağımsızlık veya Pakistan’a katılma hedefiyle çeşitli direniş hareketlerini başlatmıştır. Keşmir halkının özgürlük mücadelesi olarak tanımladığı bu hareketler,  Hindistan tarafından terörizmle ilişkilendirirse de bölgedeki direniş, özellikle genç nüfusun Hindistan’a karşı duyduğu tepkiyle daha da güçlenmiştir.

Abdullah ZERRAR

Güney Asya Bölge Uzmanı

Bu yazıda ele alacağımız her iki mesele de İngilizlerin oluşturduğu kolonyal dönemden miras kalan yapısal adaletsizliklerle başlamış, işgal ve demografik değişim politikalarıyla derinleşmiş, uluslararası sistemin yetersizliği nedeniyle de çözümsüzlük döngüsüne hapsedilmiştir.

Keşmir’de Hindistan’ın baskıcı rejimine, Filistin’de İsrail’in işgal politikalarına karşı Filistin ve Keşmir halkının kendi kaderini tayin edebilme mücadelesi, her iki durumu da küresel siyasetin önemli bir test alanı haline getirmiştir.

Bu iki mesele, yalnızca bölgesel çatışma dinamiklerini değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve adalet sisteminin sınırlarını ve çifte standartlarını da gözler önüne sermektedir.

Keşmir ve Filistin halkları, topraklarından koparılmış, temel haklarından mahrum bırakılmış ve uluslararası toplumun etkisiz müdahaleleriyle adeta kaderlerine terk edilmiştir.

Bir yanda Hindistan’ın Keşmir’deki demografik yapıyı değiştirme çabaları ve askeri varlığı; diğer yanda İsrail’in Filistin topraklarındaki yasa dışı yerleşim politikaları, her iki halkın özgürlük ve adalet arayışını ortak bir noktada buluşturmaktadır.

Bu hak mücadelelerinin sembolü olarak her yıl, Keşmir Dayanışma Günü ve Filistin Dayanışma Günü olarak çeşitli etkinliklerle anılmaktadır. Bu şekilde mazlum ve mağdur halkların sesi uluslararası kamuoyuna taşınmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu etkinliklerin yerini, bugün bütün dünyada soykırıma karşı gerçekleştirilen Gazze ve Filistin halkının yanında yer alan küresel ve kitlesel eylemler almadığı, rutin etkinliklerinin ötesine geçerek somut çözümler üretmediği sürece, Keşmir ve Filistin halklarının tarihsel adalet talebi yanıtsız kalmaya devam edecektir.

Bu yazıda, akademik notlandırmalar ve kaynaklardan ziyade Keşmir ve Filistin sorunlarının tarihsel kökenlerini, uluslararası hukuk çerçevesindeki anlamlarını, sosyal yaşamlarını ve siyasal çıkmazlarını panoramik ve karşılaştırmalı olarak almaya çalışacağız.

Uzun bacaklı İngilizler, çatışmanın kökeni ve sömürgeci tarih

Keşmir sorununun kökleri, İngiliz sömürge dönemine dayanır. Hindistan, 1947’de bağımsızlık sürecindeyken; Britanya bölgeyi, Hindistan ve Pakistan olarak ikiye bölmüş, bağımsız devlet haline getirmiştir. Ancak o dönemde Hindistan’ın birçok toprağı İngiliz yönetimindeyken; geri kalan toprakları, prenslikler olarak bilinen yarı özerk bölgelerden oluşuyordu. Hindistan’da yaklaşık 562 prenslik vardı. Bu prenslikler, çeşitli büyüklüklerde olup bazen birkaç köyden bazen de geniş bir eyaletten oluşuyordu. Prenslikler, genellikle kendi hükümdarları (Maharajalar, Nawablar vb.) tarafından yönetiliyordu. Ancak, dış ilişkiler ve savunma gibi konularda İngilizlere bağlıydılar.

Bazı prensliklerin kararı, özellikle bağımsızlık sonrası,  siyasi krizlere yol açtı:

Haydarabad; nüfusunun çoğunluğu Hindu olmasına rağmen, hükümdarı Müslümandı. Hindistan’a katılmayı reddetti ve bağımsız kalmak istedi. Hindistan, bir askeri operasyon düzenleyerek prensliği ilhak etti.

Cunagarh: Müslüman bir hükümdar tarafından yönetiliyordu ancak nüfusun çoğunluğu Hinduydu. Pakistan’a katılmayı tercih etti. Ancak Hindistan bu kararı tanımadı ve prensliği ilhak etti.

Cammu ve Keşmir: En karmaşık durum bu prenslikte yaşanmıştır. Nüfusunun çoğunluğu Müslümandı ancak hükümdarı Hindu Maharaja Hari Singh’ti. Maharaja, önce bağımsız kalmak istedi, ancak Pakistan’dan gelen baskılar üzerine Hindistan ile birleşme kararı aldı. Bu karar, Keşmir sorununun temelini oluşturdu. Keşmir, hem Hindistan hem de Pakistan tarafından hak iddia edilen bir bölge haline geldi. Sorun, bu bölünme sırasında halkın isteklerinin yeterince dikkate alınmamasından kaynaklanıyordu.

Hindistan ve Pakistan arasında 1947-1948 yılları arasında çıkan ilk Keşmir Savaşı, BM’nin araya girmesiyle ateşkesle sonuçlandı. Ancak bölge, Hindistan kontrolündeki Cammu ve Keşmir ile Pakistan kontrolündeki Azad Keşmir olarak ikiye bölündü. Çin ve Hindistan’ın bir türlü paylaşamadığı Himalayalar’daki yaklaşık 37,244 km² büyüklüğünde ve deniz seviyesinden oldukça yüksekteki Aksay Çin’i en son 1962’de kazandığı askeri zaferle, Çin kendi topraklarına katmıştır. 

2019 yılında Hindistan, Cammu ve Keşmir’in özel statüsünü kaldırmıştır ve bölgeyi doğrudan kontrol altına almıştır. Bu durum, Pakistan ile Hindistan arasındaki gerilimi daha da artırmıştır. Hindistan, Keşmir’i “ayrılmaz bir parçası” olarak görürken; Pakistan, Keşmir’in kendi kaderlerini tayin etmeleri için halk oylamasına tabi tutmayı savunmuştur. Bu düşüncede iki seçenek vardır: Bağımsızlık kazanmak veya Pakistan’a katılmak. 

Filistin sorunu ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşteyken, Filistin’de İngiliz Mandası’nın kurulmasıyla başladı. Britanyalı savaş kabinesinde Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un girişimiyle başlatılan Balfour Deklarasyonu (1917), Yahudilere Filistin’de bir “ulusal yurt” vaat etmiştir. Bu vaat, Filistin’deki Arapların haklarını görmezden gelen bir politikanın başlangıcı olmuştur. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bölgede büyük bir çatışma başladı. Filistin topraklarının büyük bir kısmının İsrail tarafından işgal edilmesiyle de derinleşti. Burada yine halkın kendi kaderini tayin hakkı ihlal edildi.

İsrail’in 1967 savaşından sonra Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs’ü işgal etmesi, Filistin topraklarının büyük bir kısmını kontrol altına almasına yol açtı. Filistin meselesi, iki devletli çözüm önerisi ve İsrail’in yerleşim politikaları nedeniyle uluslararası bir çıkmaza dönüştü.

Her iki sorun da sömürge sonrası dönemin ulus-devlet inşa süreçlerinden kaynaklanmıştır. Ardından,  bölgesel ve dini kimlikler çatışmanın merkezinde yer almış ve Keşmir ve Filistin meseleleri, başlangıçta bölgesel sorunlar olarak görülse de sorunlar büyüdükçe uluslararası bir boyut kazanmıştır. Her iki durumda da halkların tarihi yurtlarında yaşamalarını etkileyen dış müdahaleler ve sonuçları hala devam eden anlaşmazlıkları ortaya çıkarmıştır.

Dolayısıyla,  her iki sorun da kolonyal yönetimin mirasıdır: Keşmir’de İngilizler tarafından bırakılan sınır sorunları; Filistin’de ise İngiltere’nin Yahudi yerleşimlerini teşvik eden politikaları. Bu durumda, her iki halkın kendi kaderini tayin hakkı göz ardı edilmiş ve dış aktörlerin kararlarıyla kaderleri şekillendirilmiştir.

Bu durum karşısında ortaya çıkan ilk bölgesel ve uluslararası tepki, Hindistan ve Pakistan arasında devam eden çatışmaların 1948’de BM Güvenlik Konseyi’ne taşınmasıyla oldu. BM Güvenlik Konseyi’nin 47 sayılı kararı, Keşmir konusunda özellikle dikkat çekicidir. Bu kararda BM, bölgedeki çatışmaların sona erdirilmesini talep edip, Pakistan’a bölgedeki askeri kuvvetlerini geri çekmesini, Hindistan’a ise asker sayısını minimum düzeye indirmesini önerdi.

Ayrıca, Keşmir’de halkın geleceğini belirlemek için bir halk oylaması (plebisit) yapılmasını öngördü. Ancak bu kararlar bağlayıcı bir niteliğe sahip olmaktan çok tavsiyeler niteliğinde olduğu için Hindistan bu öneriyi hiçbir zaman uygulamadı. Pakistan, Keşmir halkının kendi kaderini tayin hakkını savunurken; Hindistan, Keşmir’i “ayrılmaz bir parçası” olarak tanımladı.

Filistin’de ise Arap-İsrail çatışmaları Filistin sorununu uluslararası sistemin önemli bir gündem maddesi haline getirdi. 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından Arap ülkeleri İsrail’e savaş açtı ancak başarısız oldular. Filistinliler, bu süreçte mülteci konumuna düştü (Nakba – “Büyük Felaket”). BM’nin 1948’de aldığı kararlar, Filistin halkına geri dönüş hakkı tanımasına rağmen bu hak hiçbir zaman uygulanmadı. BM her iki durumda da uluslararası barışı sağlama rolü üstlense de önerdiği çözümler uygulamaya konulamamış ve çatışmalar devam etmiştir. Sorunların çözümü, bölgesel çatışmalar ve uluslararası güç dengeleri nedeniyle hep ertelendi. Keşmir, Hindistan ile Pakistan arasında yeni savaşlara sahne oldu. 1965 ve 1971 Savaşları ile bölgedeki çatışma yoğunlaştı. 1972’de imzalanan Şimla Anlaşması, sorunun iki taraf arasında çözülmesini öngördü ancak çatışmalar devam etti.  2019’da Hindistan, Keşmir’in anayasal özerkliğini kaldırarak bölgeyi doğrudan kontrol altına aldı. Bu durum, uluslararası tepkilere yol açtı ancak Hindistan’ın ekonomik ve stratejik öneminden dolayı birçok ülke sessiz kaldı.

Filistin’de aynı aralıklarda 1967 Altı Gün Savaşı ile İsrail, Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni işgal etti. Bu bölgedeki Filistinliler, İsrail askeri yönetimi altında yaşamaya başladı.

İsrail, Batı Şeria’da yasa dışı yerleşimler inşa ederek Filistinlilerin topraklarını elinden aldı. Bu durum, iki devletli çözümü giderek imkânsız hale getirdi. Her iki durumda da askeri işgal, halkların haklarını sınırlayan ve uluslararası hukuka aykırı bir durum yaratmış. İşgal edilen topraklarda demografik yapıyı değiştirme çabaları (Keşmir’de Hindistan’ın yerleşim politikaları, Filistin’de İsrail’in yerleşimleri) gözle görülür hale getirilmiştir. Bütün bu hukuksuzluklar karşısında her iki halk, haklarını aramak için direniş hareketleri ve ulusal mücadele sürecini başlatma kararı almışlardır.

Keşmir halkı, bağımsızlık veya Pakistan’a katılma hedefiyle çeşitli direniş hareketlerini başlatmıştır. Keşmir halkının özgürlük mücadelesi olarak tanımladığı bu hareketler,  Hindistan tarafından terörizmle ilişkilendirirse de bölgedeki direniş, özellikle genç nüfusun Hindistan’a karşı duyduğu tepkiyle daha da güçlenmiştir.

Filistin’de de durum farklı değildi. Filistin halkı, 1960’larda Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve daha sonra Hamas gibi hareketlerle bağımsızlık mücadelesine girişmiştir. Filistinlilerin işgale karşı direnişini sembolize eden 1987 ve 2000’de başlayan halk ayaklanmaları “intifadaları” gerçekleştirmiştir. İsrail ise, tıpkı Hindistan gibi Filistin direnişini terörizm olarak tanımlayarak uluslararası toplumda Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını tanımama yoluna gitmiştir. Her iki halk da direniş hareketlerini ulusal kimliğin ve bağımsızlık mücadelesinin bir aracı olarak görse de uluslararası toplum, bu direniş hareketlerini farklı şekillerde algılayarak siyasi çözümleri karmaşık hale getirmiştir. BM, 1948’den bu yana sunduğu Keşmir için çözüm önerilerini ve halk oylaması talebinin Hindistan tarafından reddedilmesi ardından bu duruma karşı uluslararası toplumun tepkisizliğini örnek olarak verebiliriz. Bu etkisizlik ve tepkisizlik Keşmir sorunun çözümünü sürekli engellemiştir.

Filistin konusunda da benzer durum yaşanmıştır. BM, Filistin halkının haklarını tanıyan ve İsrail’i yasa dışı yerleşimlerden dolayı kınayan kararlar almıştır. Ancak bu kararlar, İsrail’in ve destekçilerinin direnci nedeniyle bir türlü uygulanamamıştır. Gazze savaşında İsrail’in yaptığı soykırımlar karşısında duran BM Genel Sekreterinin istenmeyen adam ilan edilmesi, BM çalışanlarının öldürülmesi ve BM tesislerinin bombalaması buna örnektir. Bununla beraber BM’nin her iki çatışmada da tavsiye ettiği çözüm önerilerinin nasıl sonuçsuz kaldığını düşünülürse, Keşmir ve Filistin halklarına ait hakların nasıl cüretkâr bir şekilde ihlal edildiği daha iyi anlaşılacaktır.

Uluslararası toplumların iki halka da uyguladıkları çifte standartlar, sadece her iki halkın değil vicdan sahibi bütün halkların tarihsel adalet beklentisini olumsuz etkilemiştir. Hem Keşmir halkı hem de Filistin halkı, kendi kaderlerini tayin etme haklarının uluslararası alanda tanınması için mücadele etmektedir. Keşmir’de, Hindistan’ın; Filistin’de ise İsrail’in uyguladığı askeri kontrol ve işgal politikaları tartışmaların merkezindedir. Her iki bölge de uzun süreli askeri sıkıyönetim ve rijit güvenlik politikalarının etkisi altındadır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, hem Keşmir hem de Filistin, çeşitli direnişlerin merkezi olmuş ve direnişler farklı siyasal fraksiyonlar arasında bölünmüştür.

Her iki konuyu, bölgesel ve uluslararası aktörlerin rolü üzerinden değerlendirecek olursak, Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir meselesi, iki ülke arasında süregelen bir gerginlik olmuştur. Pakistan, Keşmir’in bağımsızlık mücadelesini desteklerken, Hindistan uluslararası müdahaleyi reddederek sorunu kendi iç meselesi olarak görmektedir. Ayrıca, Çin’in Keşmir’in kuzeydoğusundaki Aksay Çin bölgesini kontrol etmesi bölgesel dinamikleri daha da karmaşıklaştırmıştır. ABD ve Avrupa ülkeleri, Hindistan’ı ticaret ve stratejik anlamda ortak gördükleri için Keşmir konusunda genellikle sessiz kalmaktadır. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ise, Pakistan’ın yanında yer alarak Keşmir halkının haklarının savunmasına katkı vermektedir.

Filistin meselesi ise, Arap-İsrail çatışmasının bir parçası olarak bölgedeki ülkelerin politikalarını doğrudan etkilemektedir. Suudi Arabistan, İran ve Mısır gibi ülkeler meseleye farklı yaklaşmaktadır. İran, diğer ülkelere nazaran daha sert bir İsrail karşıtı politika izlemektedir. Bazı Arap ülkeleri ise, İsrail ile normalleşme anlaşmaları yapma yolunu tercih etmektedir.

ABD, İsrail’in en güçlü destekçisi konumundadır ve Filistin-İsrail çatışmasının çözümünde tarafsız bir arabulucu olarak görülmemektedir. Avrupa Birliği, iki devletli çözümü desteklese de somut adımlar atmakta yetersiz kalmaktadır. BM, uluslararası hukuk çerçevesinde Filistin halkının haklarını savunmakta ancak kararları uygulamada etkisiz kalmaktadır. Her iki sorun da bölgesel güçler tarafından jeopolitik rekabetin bir parçası olarak kullanılmaktadır.

Uluslararası toplumun tutumu genellikle çifte standartlarla eleştirilmektedir; örneğin, Hindistan’ın ekonomik gücü Keşmir konusunda baskıyı sınırlarken, ABD’nin İsrail’e desteği Filistin meselesinde tarafgirliği artırmaktadır. Hem Keşmir hem de Filistin, zorla yerinden edilmeler sonucu ciddi mülteci krizleriyle karşı karşıyadır. Keşmir’de binlerce kişi evlerini terk ederek başka bölgelere göç etmek zorunda kalırken; Filistin’de milyonlarca kişi mülteci kamplarında yaşamaktadır. Her iki bölgede de mültecilik, toplumsal yapıları zayıflatmakta ve bireyleri sosyal bağlarından koparmaktadır. Kadınlar ve çocuklar ise çatışmalardan en fazla etkilenen kesimdir. Keşmir’de dul kadınlar ve yetim çocuklar, çatışmaların toplumsal boyutunu yansıtan en önemli örneklerdir. Filistin’de ise abluka ve işgal altındaki yaşam koşulları, kadınların sağlık hizmetlerine erişimini ve ekonomik bağımsızlıklarını sınırlamaktadır. Her iki bölgede de kadınlar, toplumun dayanıklılığını artırmak için kilit roller üstlenirken, çocuklar güvensizlik ortamında büyümek zorunda kalmaktadır.

Eğitim ise hem Keşmir hem de Filistin için yalnızca bireysel bir gelişim aracı değil, aynı zamanda toplumsal direnişin bir unsuru olarak görülmektedir. Keşmir’de Hindistan’ın uyguladığı politikalar eğitim sisteminde aksamalara neden olurken; Filistin’de okullar sık sık saldırıya uğramakta veya yıkılmaktadır. Buna rağmen, her iki bölgede de eğitim, ulusal kimlik mücadelesinin ve direnişin temel unsurlarından biri olmaya devam etmektedir.

Keşmir ve Filistin meseleleri, uluslararası hukuk açısından da çifte standartların en belirgin örneklerindendir. Birleşmiş Milletler’in her iki sorun için aldığı kararlar genellikle uygulanmamış ya da sonuçsuz kalmıştır. Keşmir için öngörülen referandum yapılmazken, Filistin’de iki devletli çözüm önerileri İsrail’in politikaları nedeniyle hayata geçirilememiştir.

Bu iki sorun, uluslararası toplumun güçlü devletlerin jeopolitik çıkarlarına göre hareket ettiğini ve insan hakları ihlallerine karşı yeterince yaptırım uygulamadığını gözler önüne sermektedir. Ancak Keşmir ve Filistin halkları, kimliklerini ve kültürlerini koruma mücadelesini dayanışma içinde sürdürmeye devam etmektedir.

Bu bağlamda, Keşmir ve Filistin’in yaşadığı ortak acılar, uluslararası toplumu bu bölgelere daha duyarlı olmaya ve adil çözümler üretmeye davet etmektedir.

Keşmir ve Filistin meselelerini İslami bir perspektif ile almak, bu mücadelelerin temelinde yatan dini, ahlaki ve kültürel boyutları daha net bir şekilde anlamamıza yardımcı olur.  Her iki durumda da İslam, sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda adalet, özgürlük ve onur için verilen mücadelenin manevi bir temeli olarak karşımıza çıkar. Keşmir meselesi, Hindistan yönetimi altındaki Müslümanların dini kimliklerini ve haklarını koruma mücadelesi olarak görülebilir. Bölgede İslam hem bireysel yaşamın hem de toplumsal dayanışmanın temel direklerinden biridir. Keşmir ve Filistin’deki mücadeleler, Adalet, Zulme Karşı Çıkma, Ümmet Dayanışması ve Mukaddes Değerlerin Korunması gibi İslam’ın temel ilkeleri etrafında şekillenmekte hem Keşmir hem de Filistin’deki Müslümanlar, topraklarını, ibadet yerlerini ve dini değerlerini korumayı bir görev bilmektedir.

Sonuç olarak, Keşmir ve Filistin halklarının bugün geldiği noktada, eğitimden kültüre; ticaretten üretime bütün yaşam alanı sınırlarını, sürekli işgal, askeri rejim baskısı ve çatışmalar şekillendirmektedir. Bu iki farklı coğrafyanın iki farklı toplumları kimliklerini korumak için gösterdiği direniş, zorunda bırakılan mültecilik, eğitim ve dayanışma kültürü gibi birçok alanda benzerlikler taşıması tesadüf değildir. Her iki bölge halkı da çok uluslu kurumları ve uluslararası toplumu, işgalin yıkıcı sosyal etkileriyle ilgili üzerine düşen görevi yapmaya ve daha fazla sorumluluk almaya davet etmektedir.

Keşmir ve Filistin, uluslararası hukuk açısından birbirine benzerdir:  Kendi kaderini tayin hakkı, insan hakları ihlali ve işgal meselesi.  Diplomasi perspektifinden ise, her iki sorun da uluslararası toplumların gösterdiği çifte standartlarını ve güçlü devletlerin etkisini gözler önüne sermektedir. Bu sorunların çözümü, sadece hukuki değil, aynı zamanda diplomatik, siyasi ve insani yaklaşımların bir araya gelmesini gerektirmektedir. Keşmir ve Filistin meseleleri, siyasal açıdan hem ulusal hem de uluslararası dinamiklerin kesiştiği karmaşık sorunlardır. Her iki durumda da halkların siyasi haklarının tanınması, bölgesel barış ve istikrarın sağlanması açısından kritik öneme sahiptir.  Ancak mevcut güç dengeleri ve tarafların uzlaşmaz tutumları, bu sorunların çözümünü zorlaştırmaktadır. Dayanışma günleri, hak mücadelelerini destekleyen sembolik eylemler olsa da siyasi çözümlere dönüşmeleri için daha güçlü uluslararası girişimlere ihtiyaç vardır.