Yazarımız Erhan Bey’in başka çalışmalarında, bir Afrikalı aileye ev yapmanın çok düşük bir maliyeti olduğunu öğrendiğimde kendi körlüğümle yüzleşecektim. Derginin bu sayısıyla okuyacağımız Afganistan gerçeklerini, Erhan Bey’in bu eseriyle daha yakından müşahede etmek ve Allah’ın yardımının kulları aracılığıyla olduğunu hatırlamak, umarım bu dünyadaki anlam arayışımıza katkı saylayabilir.
Elif ATABAŞ
(Viyana Ekonomi Üniversitesi mezunu. İşine ara vermiş tam zamanlı bir anne ve ev hanımı. Okumayı ve yazmayı seven bir blog yazarı. https://balkandays.blogspot.com/ )

Kitabın ismini ilk duyduğumda, çok ilginç bulmuş ve merak etmiştim. Ardından, güzel bir vesileyle okuduğum bu kitabı İnsicam’ın son sayısında sizlere tanıtmaktan daha güzel bir fırsat olamazdı sanırım.
Yıllar önce, üniversite eğitimi için gittiğim Viyana’da tanıştığım her Türk aileye, nedendir bilmem, Türkiye’ye “kesin dönüş” yapmak isteyip istemediklerini sorardım. Onlar da Viyana’da bulundukları yıllardan bağımsız olarak, elbet bir gün yurda döneceklerini, artık orada yaşayacaklarını söylerdi. Kimi on, kimi yirmi ve hatta bazısı otuz yıldır Viyana’da yaşamasına rağmen, verdikleri cevaplar aynıydı: “Döneceğiz.” Onların gurbeti, bir tercih meselesiydi ve bu tercihin en güzel tarafı da geri dönme imkânının olmasıydı. Peki, buna mecbur olanlar; savaşlar, açlık ve daha birçok nedenden dolayı göç etmek zorunda kalanlar…Bu düşüncelerle Ortadoğu derslerinde öğrendiğim bir anekdot aklıma geldi.
Kahire Üniversitesi’nden mezun olup diplomasını alarak Batı Şeria’daki evine dönmek üzereyken, 1967 savaşı nedeniyle yersiz yurtsuz kalan Filistinli şair Mourid Barghouti’nin Şairin Filistini (Klasik Yayınları) kitabından (s.3-4) aktarmak istiyorum:
“İnsanın vatanından olması, yerinden edilmesi ölüm gibidir… Kendisini içinde buluverdiği ülkelerin halklarını kaygılandıran detaylar ya da dâhili politikalar, aslımda umurunda değildir. Ne var ki değişikliklerin sonuçlarını hissedecek ilk kişi de odur… Onların sevindiği şeylerle sevinmeyebilir, ama daima onlar korkunca o da korkar. ‘İçeri sızmış ajan’dır gösterilerde, o gün hiç evini terk etmemiş olsa bile. Odur mekânlarla ilişkisi çarpıtılan. Odur hikâyesini süregiden bir anlatımla anlatamayan ve her dakikada saatler yaşayan… Telefonun çalışını sever, fakat korkar da. Yabancı o kimsedir ki ona kibar insanlar: ‘Burada ikinci evindesin, en yakınlarının arasındasın’ der. Yabancı olduğu için küçümsenir ve yine yabancı olduğu için yakınlık gösterilir. İkincisine tahammül ilkinden daha zordur.”
Mültecilik üzerine okudukça, her hikâyenin diğerinden daha acıklı ve zor olduğuna şahit oldum. Bu hikâyelerden biri de gidilen ülkeye günlerce aç ve susuz yürüyerek gitmekti. Görmek için bakmak gerekir; hele bu bakış küçük yaşlarda başlarsa görmemek ya da görmezden gelmek imkânsız oluyor sanırım. Kitabın yazarı Erhan Bey’in mültecilerle, özellikle de kitabının konusu olan Afgan mültecilerle tanışması, yedi yaşlarına denk geliyor. Bu da onun baktığını görmesini sağlayan ve ardından hayatını şekillendiren en önemli geçitlerden biri olmuş diyebilirim. Sınır Kapısındaki Deniz Kızı, her ne kadar yazarın yüksek lisans tezi olsa da içinde bir tezden daha fazlasını; on üç Afgan’ın gerçek hikayelerini barındırıyor. Zira yazar bu konuda çok öz bir şekilde şöyle söylüyor: “Kitabın amacı, göç mevzusunu dramatize etmek değil, var olan bir dünyayı olduğu gibi aktarabilmektir.”
Kimya dersinde öğrendiğimiz gibi, “normal şartlar altında” bir insan doğar, büyür, belki evlenir ve çocukları olur, yaşlanır ve ölür. Fakat bu formül, mülteciler için daha ilk günden işlememektedir. Afganistan’da doğan bir çocuk, gözlerini haksızlıklara karşı kör olmuş bir dünyada açmıştır. Tıpkı Afrika’da doğan diğer çocuklar gibi…Yazarımız Erhan Bey’in başka çalışmalarında, bir Afrikalı aileye ev yapmanın çok düşük bir maliyeti olduğunu öğrendiğimde kendi körlüğümle yüzleşecektim. Derginin bu sayısıyla okuyacağımız Afganistan gerçeklerini, Erhan Bey’in bu eseriyle daha yakından müşahede etmek ve Allah’ın yardımının kulları aracılığıyla olduğunu hatırlamak, umarım bu dünyadaki anlam arayışımıza katkı saylayabilir. Şimdi gelin, kitabın sayfalarında biraz kaybolalım:
İmparatorluklar Mezarlığı…Bu ifadeyi ilk kez yine Ortadoğu derslerinde duymuştum. Erhan İdiz de Afganistan denince akla gelen ilk şeyin savaş olduğunu söylüyor kitabında. Ortalama 45 yaşında olan bir Afgan’ın ömrünün neredeyse tamamını savaşla geçirmiş olduğunu ekliyor sonra. 1979 Sovyet işgaliyle başlayan, ABD müdahalesiyle devam eden ve bugün de yerini iç savaşa bırakan bir süreç… Afganistan’a giren hiçbir güç, sarp dağlarından hasarsız çıkamadığı için bu topraklara “İmparatorluklar Mezarlığı” denilmiş. Bölgenin genel özellikleriyle ilgili bilgileri kitabın son bölümünde bulabilirsiniz. Biraz da hikayelere göz atalım:
“Türkiye’ye gitmek için babamı aylarca ikna etmeye çalışmış ve her defasında 75 yaşında açlıktan ölürüm yine de seni göndermem cevabını almıştım. Fakat Taliban şehrin kapısına dayanınca militan olmaktan başka çaremin kalmadığını anlayıp gitmeme izin vermişti.”
“Köyden çıkarken gün ağarmaya başlamıştı. Dönüp son kez baktım büyüdüğüm yerlere. Her şey çocukluğumdaki gibiydi; koşturup durduğumuz meydan, oyunlar oynadığımız köy camisi, kerpiçten duvarlarına tırmandığımız bahçeler.”
“Bir kişinin sığabileceği bagajda 5 kişi yola çıktık. Birkaç dakika sonra nefesim kesilmeye başladı. Kapağı açtıklarını hayal meyal hatırlıyorum. Altı saatin sonunda herkes bayılmıştı. Kaçakçı kafamıza su dökerek ayılttı bizi ama bagajda hemen karşımda duran çocuk ayılmadı. Cesedini bir kenara bırakıp öylece yola devam ettik.”
“Pakistan İran sınırındaki Müşkül Dağı’na vardığımızda yaklaşık 500 kişiydik. Müşkül dilimizde zor, güç demek. Ve bu dağ adını buradan alıyor. Bu yolu kullanan herkes bilir ki yolculuğun en zor kısmı bu dağdır. Bıçak gibi keskin kayalıklarıyla yürümeyi engelleyen, suyu gölgesi olmayan bu dağ herkesin kaderini belirleyen noktadır.”
“Hasan’ın söylediklerine inanmakta tereddüt ediyordum, acaba gerçek miydi? Bu kadar insanın öldüğü yolculuğu bir gazeteci olarak duymuş olmam gerekirdi. Doğu insanının canı haber değeri taşımaz. Bu yüzden gazeteciler Van sınırında donarak ölen onlarca göçmeni birkaç satırlık haberlerle verirdi. Fakat yine de bilirdik sınırda ölenleri, bir iki satırla da olsa duyardık bu vahşeti. Ama Müşkül Dağı’na dair hiçbir şey duymamıştım.”
“Müşkülden İran’a doğru yürümeye başladık. Hala uyuyamıyordum. Korktuğum vahşi hayvanlara bir de dağda gördüğüm cesetler eklenmişti. Onları düşündükçe ağlıyordum. Bir daha Afganistan’ı görebilecek miydim? Yalnızca ölmek istiyordum, acı çekmeden ölmek. Bu kadar güç olacağını bilsem Taliban’a esir olmayı tercih ederdim. Üzerimdeki kıyafetler gün geçtikçe zayıflayan bedenime bol gelmeye başlamıştı.”
“Bütün bunlar yetmiyormuş gibi yol boyunca bizi önceden anlaştıkları eşkıya gruplarına soyduruyorlardı.”
“Yolculuğumun otuzuncu günü Ankara’daydım. Ankara’da aynada kendimi gördüğümde çok korktum. Yüzüm güneş, soğuk ve açlıktan tanınmaz hale gelmişti. Tartıldığında tam yirmi beş kilo verdiğimi gördüm.”
“Göçmen olmak çok zor; bizi her gün cümleleriyle, bakışlarıyla öldürüyorlar.”
“Çocukluk deyince aklıma mermiler, havan topları, silahlar ve yıkım geliyor. Cami avlularında uyuduğum geceleri, yağmur altında uyandığım sabahları hatırlıyorum. Benim hiç kimliğim olmadı. Babamın da yokmuş. Eğer bir kimliği olsa belki fotoğrafı da olurdu. Benim babamın hiç fotoğrafı yok. Bazen rüyalarımda görüyorum onu, uzun boylu cesur bir adam gibi ama yüzü yok.”

Kitapta on üç Afgan’ın benzer hikayeleri sizi bekliyor ve tabii küçük deniz kızı Yelda’nınki de…Ayrıca, Türkiye’den sonra Avrupa’ya göçe devam etmek zorunda kalan Afganların Bihać’ta toplanma hikayeleri. Bu makaleyi Bosna’da yazıyor olmamın hikmetini ararken, sizleri kitabı okuyarak neden Türkiye’de kalmayıp Avrupa’ya gitmek zorunda olduklarını öğrenmeye davet ediyorum. Tüm yaşananların en acı kısımlarından olsa gerek…Ve bunları yazdığım gün, Almanya’ya mülteci olarak giden bir Suriyelinin tam sekiz yıl sonra Almanya’nın bir eyaletinde belediye başkanı olduğu haberini okuyacaktım. Kafamıza düşen elma mıdır, taş mıdır, bilinmez ama herkesin alacağı bol bol dersler var gibi.
Allah’ın yardımını kulları aracılığıyla yaptığını tekrar hatırlayalım. Kitabın sonunda yazar dünyadaki en zengin 62 kişinin, 3,6 milyar insanla eşit mal varlığına sahip olduğunu söylüyor. Ve hatta en sonunda; dünya, iletişim araçlarının bu kadar yaygın olduğu bu çağda, bunca insanı yoksulluğun bir kader olduğuna inandırmaya devam edebilecek mi, diye bir soruyla bitiriyor. Her gün yürümenin güzellemesinin yapıldığı ve neredeyse her ay yürümenin felsefesi üzerine kitaplar yazıldığı bir dünyada, şu cümleyi Müşkül Dağı bile taşıyamaz sanırım:
“…Eymel Afganistan’ın Herat şehrinden Türkiye’ye iki ayda yürüyerek gelmişti…”
Biz de kitabın okuru ve göreni çok olsun dileklerimizle tahlili şu iki ayetle bitirelim:
Tevbe Süresi 60. Ayet: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler (boynu bağlı olanlar), borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah’ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.”
Haşr Süresi 7.Ayet “….(servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir….”
