Dijital Köyde Ümmet Olmanın İmkânlarını Aramak

Yönetim kademesinin, ensar-muhacir denklemine oturtarak topluma sunduğu yoğun göç gerçeği hem gelenler hem de karşılayanlar açısından yeni sınama/sınanmaların arenasına dönüşmüştü. Şüpheci, tedirgin ve dışlayıcı seslere rağmen İslami oluşumların başını çektiği ana gövde, kuşatıcı bir pratik ortaya koymuş, yerel ve genel yardım kampanyalarıyla halkı adeta seferber etmişti.

Kemal Mansur

Türkiye’nin Suriyeli mülteciler ile yaşamakta olduğu tecrübe, birçok anlamda öğretici ve yol gösterici özellikler içermektedir. Bu yazıda, Suriye’de Esed zulmünden kaçarak ülkemize sığınan insanlarla yaşadığımız tecrübeyi merkeze alarak, gücümüz ölçüsünce ümmet kavramına dair bir anlama ameliyesine girişeceğiz. İslami yapılanmaların merkeze koyduğu temel referans kavramlarından biri olan ümmetçiliğin, hâlihazır dünya düzeninde, insan ve yaygın kültürel ortamda realizasyonuna dair imkân ve tehditlere temas etmeye çalışacağız.

Esasen, Suriyeli sığınmacılarla yaşadığımız tecrübenin dökümü, toplumsal kimliğimizin de bir nevi tahlilidir. Bu zaviyeden baktığımızda, toplumumuzun genel olarak olan biteni anlamaya ve empati kurmaya çabaladığını, bunun bir sonucu olarak özellikle ilk zamanlar gücü ölçüsünde yardımlar yaptığını gördük. Bir yandan cemiyetimizdeki canlı vicdana şahit olurken, öte yandan azımsanamayacak bir kitlenin bu toprakların tarihiyle ilintisi olmayan türedi anlayışların kölesi haline getirildiğini gördük.

Suriyelilerle birlikteliğimizde zaman ilerledikçe bazı semptomların ortaya çıkmaya başladığına şahit olduk. Başlarda büyük bir cömertlikle mültecileri kucaklayan ana grubun hatırı sayılır bölümü bile, yaşanan bazı ekonomik ve sosyal gelişmelerin ardından homurdanmaya başladı. “Ülkede yaşanan ekonomik problemlerin sorumlusu, dışarıdan gelip ekmeğimizi bölüşen mültecilerdir” algısı, güçlü bir propaganda dalgası eşliğinde yaygınlaştırıldı.

Nefret üzerine oturtulmuş bu zehirli algıyı destekleyen ve haklılık payesi veren bazı ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler yaşandı. Özellikle ekonomik anlamda canı yanan alt gelir grupları ve sosyal medya üzerinden yaygınlaştırılan ırkçı dilin kurbanı olan gençler, bu ağulu aşı doyasıya tüketti. İç savaştan kaynaklanan göçün yeterince organize edilememesi de sonrasında mezkûr algıyı besleyecek bir zemine yol verdi.

Tabii, her şeyi sadece bir algı çalışması üzerinden anlamaya çalışmak yanıltıcı olacaktır. Tecrübenin iki tarafı, yani mülteciler ile ev sahipleri zaviyesinden de okumalarla süreci değerlendirmek, yaşanan tecrübeyi kıymetli bir veriye dönüştürmek zorunluluğumuz var. Söz konusu değerlendirmeyi, aktüel dünya şartlarını göz ardı etmeden, sokaktan akademiye kadar farklı düzeylerde ortaya koymalıyız.

Medya, siyaset, iş dünyası, eğitim, STK’lar ve sokak, çok yoğun bir tecrübeyi yaşamaya devam ediyor. Zikri geçen her bir alanda ortaya konan pratikler, iç politik ve ideolojik konumlanmaların yansımaları olarak ortaya çıktı. Laik muhalif medya, mülteciler konusundaki abartılı negatif haber diliyle toplumu büyük bir tehditle karşı karşıya olduğuna inandırmaya çabaladı ve bunda önemli ölçüde başarılı oldu. Muhafazakâr medya ise naif utangaç bir dil kullanarak, mültecilerin zulümden kaçtığına yapılan atıflarla dikkat çekmeyen bir tutum sergiledi. Benzer bir tabloyu diğer alanlarda da gördük. Yani, meramımızı anlatacak zemini kuracak enstrümanları kullanma konusunda başarısız kaldık ve inisiyatifi bozguncular güruhuna kaptırdık.

Herhangi bir alanın verilerini üretme kabiliyetine sahip değilseniz, yönlendirilen koltuğuna çakılı kalmak zorundasınızdır.  Çalışan, çabalayan, üreten değilseniz kalbinizin ve zihninizin kıvrımlarındaki hayal dünyanızı realize etme şansına sahip değilsinizdir. Atalete duçar yaşadığınızda, vakıanızı anlamaktan bile aciz kalırsınız. Dolayısıyla, ataletin kol gezdiği, “deve bağlanmadan” yapılan tevekkül ritüellerinin gına getirttiği bir kısır döngü rotanız olur.

Çok da eski olmayan bir zaman diliminde, aynı devletin tebaası olan insanların zaruretler sonucu gerçekleşen yeni buluşması, ulus-devletin imkân ve sınırları çerçevesinde gerçekleşti. İki toplum da zihin kodlarını ve hayal dünyalarını etkileyen travmatik tecrübelerden geçmişti. Ayrılığın başladığı noktadan yeniden buluşma noktasına varıncaya kadar köprülerin ardından modern iblisî sular akmıştı. Hayaller, ekranlar yordamıyla Batı’ya akan bir nehir haline dönüşmüştü.

Arka planı herkesçe malum olan küresel sermaye vesayeti altında, dijital tektipleştirmeye maruz bırakılan insanlığın yerel kültürel damarları hızla kurumaya başladı. Dijital globalizmin ürettiği kültür trendleri, her bir yeri istila ederek gelenekleri kısırlaştırdı. “Dünya büyük bir köye dönüşüyor” mottosuyla lanse edilen süreç, sonuçta tüm farklı dünyaların üretilmiş dijital köye hapsedildiği bir trajediye evrildi. İronik olarak, çoğumuzun zihnindeki ümmetçilik nosyonu da böyle bir şeydi!

Konuşacağımız her şeyi, yukarıdaki genel çerçeve içerisinde anlamaya çalışarak konuşmak zorundayız. Bu çerçeve içerisinde hapsedilen halimizi anlamadıkça ve yorumlamadıkça çerçeveyi paramparça edecek çözümlere ulaşamayız. Cahiliyeyi tanımadan, onun enfekte ettiği insanımızın dermanı olamayız. Anlama yolunda yorulmadıkça zannın/hamasetin/romantizmin esiri olmaktan kurtulamayız.

Suriyeli mülteci kardeşlerimizle yaşamakta olduğumuz tecrübe, İslami çalışmalar içerisindeki insanlara çok önemli bir noktayı hatırlattı: Savunusunu yaptığımız, hayalini kurduğumuz hiçbir kavram hayali ve naif değildir. Dolayısıyla ümmet kavramı da pratik bir kavramdır. Yani hayatın mürekkep zemininde gerekli zihni ve ameli çaba ortaya konularak realize edilmesi gereken bir kavramdır. Uzaklara dair romantik içlenmeler değil, yakınlara dair gerçekçi adımlarla insanlık için modelleştirilmesi gereken bir kavramdır.

Yönetim kademesinin, ensar-muhacir denklemine oturtarak topluma sunduğu yoğun göç gerçeği hem gelenler hem de karşılayanlar açısından yeni sınama/sınanmaların arenasına dönüşmüştü. Şüpheci, tedirgin ve dışlayıcı seslere rağmen İslami oluşumların başını çektiği ana gövde, kuşatıcı bir pratik ortaya koymuş, yerel ve genel yardım kampanyalarıyla halkı adeta seferber etmişti.

Ancak göç yönetiminin boyutlarının, sivil inisiyatif ile yönetilemeyecek kadar geniş olduğu gerçeği kendini göstermeye başlamıştı. Sağlıktan eğitime, çalışmadan güvenliğe geniş bir sorun alanının kendini hissettirmeye başladığına şahit olduk. Devletin daha planlı bir politika ortaya koyması beklenirdi ama gelen kitlenin büyüklüğünden olacak, ilk zamanlar buna tanık olamadık. Daha geniş çaplı bir planlama, sonra istismar edilmeye çalışılan birçok unsuru ortadan kaldırabilirdi.

Sivil toplum olarak, maddi yardımların ötesinde mültecilere yönelik daha geniş yelpazeye yayılmış bir organize çabası içerisine girebilirdik. Onları tanıyıcı, kendimizi de onlara tanıtıcı, ortak değerlerin beslediği zemin üzerinde ortak programlar üretebilirdik. Hayallerini ve hedeflerini anlamaya daha çok kafa yorabilir, dil öğrenmeleri ve öğretmeleri için zemin oluşturabilirdik. Çalışma hayatına katılımları noktasında daha bilinçli ve adil bir yönlendirme için daha bilinçli bir ev sahipliği yapabilirdik. Bu arada canımızı sıkan bazı hatalarının tekrarlanmaması için klas yönlendirmeler yapabilirdik. Bunlar sadece (belki de asla) devletten beklenecek işler değildir.

Mülteci arması altında silikleşen kimliklerini ortaya çıkarmak için, değişik alanlarda yetenek ve yetkinlikleri olan isimlerin ürünlerinin toplumsal anlamda daha görünür olmasını sağlayacak platformlar oluşturulabilir ya da var olan platformlarımızı bu yolda kullanabilirdik.

Hikâyesini dinlediğimiz, yarenlik kurduğumuz kaç Suriyeli arkadaşımız oldu? Acımadan ya da öfkelenmeden, bir değer olarak kucakladığımız kaç kardeş edindik? Bu soruları aynanın karşısında kendimize sormalıyız.

İnsanlığı dijital kölelik köyüne tıkmaya çalışanlarla da ancak böyle mücadele edebiliriz. İslam ümmeti, bütün bir insanlığın pusulasıdır. Ama evvela var olmasını sağlayacak sebeplere hikmet ve basiretle yapışmak zorundayız.

Ümmet olacaksak, ümmetin bir hücresi gibi bütünü temsil edecek bir karaktere sahip olmak zorundayız. Dinin özünde mündemiç olan ölçülü ve prensipli davranış ahlakını kuşanmaktan başka yolumuz yok.