Sinemanın bu büyüleyici yüzünün farkında olan Batı ve ABD, sinemayı oryantalizmin en önemli bir aparatı haline getirmeyi başarmıştır. Beyaz perdeyi, toplumların algılarını kendi lehlerine döndürmede sihirli bir değnek misali kullanmayı becerebilmişlerdir. Avrupalı, çok eski çağlardan itibaren dünyayı iki kutupta kamplaştırmıştır. Bu düşünce tarzı, Doğu’nun ikinci sınıf olduğunu, üretmeyen, bağımlı, tahammülsüz, tembel, akılcı olmayan, keyfi, geri kalmış, çocuksu, olgunlaşmamış, egzotik, karmaşık, durağan ve değişmeyen gibi kötü özelliklere sahip olduğunu iddia etmiştir.
Nihal PAKIRDAŞI

Geleneksel altı sanatın ilki olan resim ve heykelden sonra müzik, tiyatro, dans, edebiyat, mimari de sanat kategorisi arasında yerini alır. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte 1895 yılında ilk sinema filmi çekilir. 1921’de İtalyan asıllı Fransız film kuramcısı Ricciotto Canudo sinemayı diğer altı sanatı birleştiren “yedinci sanat” olarak tanımlar. Görsel ve işitsel araçları birlikte kullanma imkanına sahip olan beyaz perdenin, bireyi dolayısıyla toplumu etkileme, değiştirme ve dönüştürme gücü, diğer sanat dallarına nazaran daha fazladır. Ticari açıdan dünyanın en önemli faaliyet alanlarını da elinde tutan sinema, aynı zamanda kültür alanında da önemli bir etkiye sahiptir. İnsanların genellikle eğlence aracı olarak gördükleri sinema aynı zamanda küreselleşmenin de en önemli faktörlerinden biridir. Dünyanın dört bir yanına eş zamanlı olarak gösterime giren sinema yapımları, kurmaya çalıştıkları yeni dünyayı kolaylıkla geniş topluluklara iletebilmektedir. Beyaz perdeden yansıyan görüntüler, seyircilerin zihinlerinde oluşturdukları gerçeklik algısını yönetirken; gösterilen dünya ne kadar gerçek dışı olursa olsun izleyici, artık o görüntüleri gerçekmiş gibi değerlendirilmektedir.
Sinemanın bu büyüleyici yüzünün farkında olan Batı ve ABD, sinemayı oryantalizmin en önemli bir aparatı haline getirmeyi başarmıştır. Beyaz perdeyi, toplumların algılarını kendi lehlerine döndürmede sihirli bir değnek misali kullanmayı becerebilmişlerdir. Avrupalı, çok eski çağlardan itibaren dünyayı iki kutupta kamplaştırmıştır. Bu düşünce tarzı, Doğu’nun ikinci sınıf olduğunu, üretmeyen, bağımlı, tahammülsüz, tembel, akılcı olmayan, keyfi, geri kalmış, çocuksu, olgunlaşmamış, egzotik, karmaşık, durağan ve değişmeyen gibi kötü özelliklere sahip olduğunu iddia etmiştir.
Aynı düşünce tarzı, Batı’yı Doğu’nun tam aksine gelişmiş, gelişime açık ve dinamik, üretken, hareketli, akılcı, fedakâr, olgun ve otoriter, dürüst, liberal demokratik, bağımsız kısaca bütün iyi özelliklerin toplandığı gelişmeci bir yapıya sahip olarak tanımlamıştır. Doğu’yu kontrolü ve etkisi altına alması için kendini ataerkil ve güçlü konumuna koyarken, Doğu’yu -zayıf ve çaresiz- kadınsı bir kimlik olarak ortaya koymuştur. Böylelikle Batı, kendi kendine gelişmesini öngörmediği, pasif olarak damgaladığı Doğu’ya müdahale etme hakkını kendinde bulmuştur.1 Buradan hareketle eskiden beri oluşturulan olumsuz Müslüman imajına, 11 Eylül saldırıları sonrasında terörizm de eklemlenerek ABD’nin Ortadoğu’da hakimiyet kurmasına etkili bir gerekçe sağlanmıştır. Dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu saldırılar neticesinde dönemin başkanı George W. Bush, “haçlı savaşını başlatıyoruz” söylemiyle Amerika toplumunun Müslümanlar tarafından tehdit altında bulundukları izlenimini dünya kamuoyuna servis ederek Doğu’yu işgal etme hakkını meşrulaştırmıştır. Neticesinde, ABD, 11 Eylül saldırılarının faili olarak gördüğü El Kaide’yi ele geçirme bahanesiyle Afganistan ve Irak topraklarını işgal etmiştir. Bölgenin demokratikleşmesi amacıyla ilk kıvılcımın Tunus’ta ateşlendiği, sonrasında Libya, Mısır, Yemen, Suriye ve Bahreyn’e yayılan Arap Baharı olarak bilinen süreç yaşanmıştır. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, şehirlerin harabeye döndüğü ve çözümü uzun yıllar alacak sorunlar ile acılar ortaya çıktığı bir döneme girilmiştir. Diğer yandan, ABD tarafından Müslümanlara atfedilen, İslamofobi’nin tırmanmasına sebep olan saldırılara muhalif olan sesler de çıkmıştır. Muhalifler, kendi çıkarları doğrultusunda İslam coğrafyasına karşı yapılacak müdahalelere meşruluk kazandırmak için 11 Eylül filmini ABD’nin kendisinin yönettiğini savunmuştur. Kurulduğu günden bu yana ABD ve Avrupa’nın algı çalışmalarını başarılı bir şekilde tasarlayan Hollywood, Müslümanların terörizmle özdeşleştirildiği bu yeni dönemde hiç zaman kaybetmeden yeni algı çalışmalarını ve senaryolarını birbiri ardınca gösterime sokmuştur. İslamofobi ve oryantalizmin ön planda olduğu birçok yapım, beyaz perde aracılığıyla dünyaya servis edilerek İslam dini hedef alınmıştır. Örneğin, Uçuş 93 (United 93) ve Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker) bu tarz filmlerin başında gelmektedir. Yazının bu bölümünde, Hollywood’un İslamofobi’yi yaymak amacıyla çektiği bu filmlere yakından bakalım.
Uçuş 93 (United 93)

Paul Greengrass’ın yönetmenliğini üstlendiği ABD, Fransa ve İngiltere ortak yapımı “United 93” 11 Eylül 2001 saldırıları sırasında kaçırılan dördüncü uçak olan United Airlines havayolu şirketinin 93 sefer sayılı uçağında yolcuların, mürettebatın ve uçuş kontrolörlerinin yaşadığı korku ve dehşet ortamının öyküsü anlatılır. Film, yönetmenine BAFTA ödülleri çerçevesinde verilen David Lean Ödülü’nü (David Lean Award for Direction) kazandırmıştır.
Batı merkezli bir anlatının sunulduğu Uçuş 93 filmindeki karakter yapıları, oryantalizmin sunduğu Müslüman karakter klişelerine dayandırılarak hazırlanmıştır. Terörist addedilen Müslüman kişiler zayıf, iş beceremeyen, korkak bir görüntü verirken, uçaktaki teröristlere müdahale eden yolcuların iş bilir, güçlü, kuvvetli ve zeki olmaları dikkat çekmektedir. Filmin başından itibaren uçaktaki yolcuların, özellikle çocuklarıyla olan diyalogları ve aileleriyle yaptıkları konuşmalar, aile bağları kuvvetli, merhametli bireyler olarak yansıtılırken, terörist olarak seçtikleri Müslüman bireyler sert, kavgacı, sivil insanları ailelerinden ayıran merhametsiz kişiler olarak öne çıkmaktadır.
Film, uçağı kaçıran teröristlerin Fetih Suresinin de yer aldığı Kur’an okuma, namaz kılma ve dua etme sahnesiyle açılmaktadır. Film boyunca sürekli Kur’an ayetlerinin yardımıyla Allah’tan yardım dilendiği sahneler izleyenlerle buluşturulmaktadır. Özellikle, teröristlerin öldürdükleri bir yolcunun ellerine bulaşan kanla ellerini açarak ettiği Arapça dua sahnesi, kişinin bağlı olduğu İslam inanç öğretilerini katil imajıyla özdeşleştirmeyi hedeflemektedir. Uçak saldırısının Tekbir getirilerek yapıldığı yapımda Ahmed ismi özellikle ön plana çıkartılmaktadır. Hollywood yapımı “Uçuş 93” senaryosu, film tadında yaşanan 11 Eylül saldırısının gerçek olduğunu dünya kamuoyuna inandırmak gibi bir misyon yüklenerek, “terörist Müslüman” imajını gösterim boyunca izleyicinin algısına sunmaktadır.
Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker)

Kathryn Bigelo’un yönetmenliğini üstlendiği ABD yapımı “The Hurt Locker”, Irak’ta görevli bomba imha uzmanının üzerinden ilerler. James ve ekibi, çatışmanın ve şiddetin kol gezdiği Irak’ta tehlikeli görevler üstlenirken, sürekli olarak yaşam ve ölüm arasında görevlerini yapmak zorundadırlar. Filmin yönetmeni, Amerikan Yönetmenler Birliği’nin En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanarak bu ödülü alan ilk kadın yönetmen olmuştur. Ayrıca film, Oscar’da birçok ödül kazanmıştır.
İslamofobi ve oryantalizmin bütün tuşlarına basıldığı yapım, ilk sahnesinden itibaren yerel halkın tamamını terörist olacak kapasitede bireyler olarak yansıtmaktadır. Yerel halk, zekâ seviyesi düşük, sinsi, kaba, acımasız ancak bombalama eylemleriyle varlık gösterebilen korkak kişilerdir. Irak halkı, film boyunca doğru düzgün konuşmayan tek tipleştirilmiş insanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yerli halkın aksine, Amerikan askerleri daha ilk sahneden itibaren hayvana, çocuğa, insana karşı hümanist bir çizgi çizmektedir. Kendilerini öldürmeye gelenleri dahi kurtarmaya çalışan yüce gönüllü insanlardır. Merhametli oldukları kadar, bomba yüklü araca bomba imha elbisesini çıkararak girebilecek kadar da cesurdurlar. Film boyunca birey olarak muhatap aldıkları sadece çocuklardır. Filmde çocuklara karşı ayrı bir sevgi ve hassasiyet dikkat çekmektedir. Esasen film boyunca çocukların masumiyeti kullanılarak Müslüman yerel halkın ideallerinin ne kadar sapkın olduğu gösterilmeye çalışılmış; bunun için de çocukları canlı bomba olarak kullanabilecek kadar cani Müslüman tasavvuru yaratılmıştır. Halbuki Doğu toplumlarının geniş aile yapıları, aralarındaki aile ve akrabalık bağları, Batı ve ABD toplumlarına nazaran daha sıkı ve derindir. Çoğu zaman Doğu’nun bu büyük aile yapısı oryantalizmin konu başlıklarındandır. Ayrıca AB’de, başta esrar, kokain, sentetik uyuşturucu ve eroin gibi zararlı maddelerin satıldığı pazar giderek büyümektedir. Kilisenin çocuk istismarları da dâhil olmak üzere pedofoli, LGBT ve organ mafyası, Avrupa ve ABD’de bulunan derneklerden destek alarak toplumda hızla yayılmaktadır. Bütün bunlara rağmen film, bize kendilerinin çocukları sigara dâhil kötü alışkanlıklardan uzak tutmaya çalışan, ahlaki açıdan yüksek bireyler olarak karşımıza çıkarmaktadır. Başrol oyuncusu James başta olmak üzere kahramanlar, fiziken güçlü, cesur, zeki ve görev bilinciyle hareket eden dikkatli karakterlerdir.
Filmde çarşaflı kadınlar, sarıklı ve sakallı adamlar süregelen oryantalist Müslüman imajına hizmet etmektedir. Bombalı saldırı yapabilecek şüphesiyle durdurdukları arabanın içinde obje olarak tesbih kullanılırken, diğer yandan da şoförün beyaz takkesi kadraja yansır. Amerikan askerleri halka “hacılar” diye seslenmektedir. Her yerin harabeye döndüğü, insanların sadece gizli gizli balkon ya da pencerelerden baktığı, pislik içinde yaşadığı terkedilmiş bir ülke izlenimi seyirciye korku filmi dehşetinde verilmektedir. Ekranda uzun süre kalan bir sahnede ise minarede bulunan insanlara terörist algısı verilerek, Müslümanların ibadet için bir araya geldikleri camiler terörizm ile özdeşleştirilmektedir. Baskın yapılan alanlarda yazılı olan tekbir ve tevhitlerin yanı sıra, bombaların imha edildiği her sahne de ezan sesi duyulmaktadır. Yapım, Iraklı halk ve Amerikan askerleri arasında geçmesine rağmen sahneler monolog şeklinde devam ettiği için film boyunca “ötekileştirilmiş” bir Irak halkıyla muhatap oluruz. Ayrıca her iki filmde “Bu bir savaş” repliği kullanılarak, ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale etmediğini, aksine karşılıklı bir savaşın olduğu algısını izleyiciye yerleştirerek, başta Afganistan, Irak, Suriye olmak üzere tüm Orta Doğu’yu işgallerini meşrulaştırmaya çalışmışlardır.
Hollywood Sineması, Amerika ve Batı’nın dünyada İslamofobi’yi arttırarak gerçekleri perdelemek amacıyla kullandıkları sihirli bir asâ. Suriye, Irak, Gazze, Afganistan, Orta Doğu, Doğu Türkistan ve tüm zulüm altındaki Müslüman halklar, dünyanın gözü önünde varil bombalarıyla bombalanırken, Aylan bebekler kıyılara vururken, Müslümanlar soykırıma uğrarken, beyaz ekranlardan ve iletişim araçlarından Müslümanlara karşı yapılan bu olumsuz imaj çalışmalarıyla dünyayı sessize almayı başardılar. Fakat elbette, bir gün Hakikatin asâsı ortaya atılacak ve yalanların hükmü bir bir ortadan kalkacaktı. Müslüman coğrafyalarında yapılan, gün yüzü görmemiş zulümler, Irak işgali sonrası Ebu Gureyb Cezaevi işkencelerinin ortaya çıkışı, Suriye’nin özgürlüğüne kavuşmasının ardından Sednaya Hapishanesi’ndeki yaşananlar ve dünyanın gözü önüne Gazze’nin soykırıma uğraması Batı ve Amerika’nın beyaz perde ile üstünü örtmeye çalıştığı karanlığının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Evelallah, insanlığın Belkıs misali hakikatin şeffaf zemininde sürümeye başladığı ayakları göz açıp kapayıncaya kadar Hollywood’un da tahtını yıkacaktır.
1.Hobson, John M. Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019.
