Âkif Emre, İslam düşünce geleneklerinin tarihi tecrübesinin en önemli göstergelerinden biri olan düşünce ve fiildeki nazari-ameli birlikteliği, duruşunun mihenk taşı yapmıştır. Çünkü Descartes ve Batı düşüncesiyle başlayan düalitenin İslam dünyasındaki yansımalarını fark etmiş; ortaya çıkan laik-seküler duruş ve ahlâkî tutumların sebebinin bu ikilik olduğunu her fırsatta vurgulamıştır.
Dursun ÇİÇEK

Bir insana “Kimdi?” sorusu sorulduğunda, eğip bükmeden net bir cevap bulabiliyor veya verebiliyorsanız, o insan duruşu ve tavrıyla, neliği ve kimliği ile ilgili bir meseleyle karşı karşıya değildir. Âkif Emre, modernleşme ve Batılılaşma yüzyılına denk gelen bir insan olmasına rağmen, çoğu İslamcının aksine bu süreçte bir nelik ve kimlik krizi yaşamamıştır. Aksine, söz konusu krizi yaşayan İslamcı aydınlara ve muhatap olduğu insanlara krizi nasıl karşılamaları, hesaplaşmaları ve aşmaları gerektiğiyle ilgili tavsiyelerde bulunmuş; tavrı, tutumu, yaşayışı ve düşünceleriyle bir duruşu, bir ahlâkı ve bir düşünme biçimini sürekli diri tutmuştur.
Bu yanıyla Âkif Emre, İslam düşünce geleneklerinin tarihi tecrübesinin en önemli göstergelerinden biri olan düşünce ve fiildeki nazari-ameli birlikteliği, duruşunun mihenk taşı yapmıştır. Çünkü Descartes ve Batı düşüncesiyle başlayan düalitenin İslam dünyasındaki yansımalarını fark etmiş; ortaya çıkan laik-seküler duruş ve ahlâkî tutumların sebebinin bu ikilik olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Zira nazari olanı ameli olandan bağımsızlaştırmak, ikisini birbirinden ayrı bir gerçeklikmiş gibi kabul etmek; duruşumuzdaki, ahlâkî fiillerimizdeki ve düşüncelerimizdeki tutarsızlığın göstergeleridir.
Öyleyse, İslam tarih tecrübesinin ve İslam düşüncesinin bize bıraktığı en önemli miras, nazari ve ameli olanın ayrımının itibari oluşu ve nazari olanın dikey, ameli olanın ise yatay düzlemde insanda yekpareleşmesidir. Bu durum, bir yandan sekülerliği engellerken, öte yandan insanda ortaya çıkması muhtemel enaniyeti ve rububiyet iddiasını da ortadan kaldırır.
Bundan dolayıdır ki Âkif Emre, İslamcılığı hiçbir zaman Aydınlanma veya Batı düşüncesine sırf bir reaksiyon veya karşı cevap verme çabası olarak görmemiştir. Zira bunu böyle görenlerin nasıl modernleştiği, sekülerleştiği ve muhafazakarlaştığı ayan beyan ortadır. Mesele, bir duruma karşı çıkabilmekten ziyade neye, nasıl ve niçin karşı çıkıldığı bilmektedir. İslam düşünce geleneklerinin tenkit, tahkik ve tahkim usullerinin bilhassa son 200 yıldır hakkıyla bilinmediğinin farkında olan Âkif Emre, İslamcılığı modern tanım ve tasniflerin ötesine taşıyarak, onu aslî yerine; yani tarihî tecrübe içindeki bağlamına oturtur. Dolayısıyla ona göre İslamcılık, her şeyden önce İslam düşüncesinin bir uzantısıdır. O, bir reaksiyon değil; tarihsel anlamda yaşanmış, kriz dönemlerinde işlevini yerine getirmiş, kimi zaman hikmet, kimi zaman irfan, kimi zaman fıkıh, kimi zaman da kelam ile öne çıkmış; âlimlerin, âriflerin ve hakîmlerin uzantısı olarak tarihin her döneminde fonksiyonunu sürdüren bir birikimdir.
Âkif Emre’nin İslamcılıkla ilgili tanımlarının kendine özgü olması, şüphesiz meseleyi dışardan analiz eden biri olmamasından kaynaklanır. Onun İslamcılığının bir duruşa, ahlâka ve düşünce zeminine yaslanmasının nedeni de budur. Âkif Emre, İslamcıdır ve kendine özgü bir İslamcılık tanımı yapar. Hatta yıllarca, bu kavramın doğru kavram olup olmadığı hususunda yakın çevresiyle ciddi tartışmalar yürütmüş; daha küllî, daha kuşatıcı bir kavram üzerinde de düşünmüştür. Özellikle Batılı oryantalistlerin ve analistlerin İslamcılığı siyasal, muhafazakâr, modernist, selefî ve hâricî eksene indirgemesi onu her zaman düşündürmüştür. Ancak tüm bu sorgulamalarına rağmen, İslamcılıkla ilgili kendine özgü, küllî, hareketli ve sürekliliği olan bir kavram geliştirmiş; bu kavramı kullanmış ve içeriğini kendi perspektifiyle doldurmaya çalışmıştır. Bunu yaparken, İslamcılıkla ilgili çalışmalar yapanlardan da tarifler istemiştir. Çünkü tanımı yapılmamış bir İslamcılık eleştirisi veya övgüsü, onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Öz itibarıyla neydi onun tanımının zemini?
Âkif Emre’nin İslamcılığı, her şeyden önce din olarak İslam’a; düşünce olarak ise (kendinden önceki bütün hikmetleri de içine alan) İslam düşünce geleneğine, bilhassa da Selçuklu – Osmanlı’nın nazarî ve amelî tecrübesine yaslanır. Başka bir deyişle, o; Selçuklu – Osmanlı ekseninin, İslam düşünce geleneğini anlama ve anlamlandırma biçimi olan fıkıh, kelâm, irfân ve hikmet terkibini esas alan bir tarihî tecrübeyi kendine hâfıza kılar. Buradaki Selçuklu – Osmanlı geleneği, kendinden önceki Emevî – Abbasî tecrübesini ve kendisiyle eş zamanlı Endülüs gibi diğer gelenekleri asla dışlamaz; aksine, onları da içinde taşır.
Dolayısıyla Âkif Emre’nin İslamcılığı, küllî, hareketli ve sürekliliği olan bir bağlama, dile, zemine ve hâfızaya dayanır. Onun ortak hâfızası tarihî tecrübe; ortak dili, ümmet fikri (İslam milleti), hayat nizâmı ise yaşama biçimi ve bunlara bağlı bir dünya görüşü ile âlem tasavvurudur. Bu bağlamda, bir ilm-i ilâhî / metafizik kurulmasına işaret eder. Bu anlamda Âkif Emre’nin İslamcılığı ne ıslahçıdır ne muhafazakâr, ne modern ne de selefîdir. O, İslam düşünce geleneğinden gelen nazarî bağlamı esas alır; ancak bunun dışındaki bağlamları da dışlamaz, ötekileştirmez; bilakis, ana eksenin bir parçası olarak değerlendirir. Bu yönüyle onun İslamcılık anlayışı; lokal olarak niteleyebileceğimiz ne Efgânî ne Abduh ne Hint – İslam aydınlarına ne de 1980 sonrası öne çıkan İran eksenine dayanır veya oradan başlar. Aksine onları da içine alacak şekilde tahkik geleneğini ve usulünü esas alır. Onların ağırlıklı olarak siyasî, kısa vadeli ve pratik bağlamlarına karşılık, Âkif Emre daha çok uzun vadeli; hâfızası, dili ve geleneği olan; teorik yönü derin bir pratiğin peşindedir. Çünkü, ortak bir dil ve hâfızaya sahip olmayan bir hareketin, eninde sonunda eleştirdiği yapıya dönüşeceğini çok iyi görür. Başka bir deyişle, 19. yüzyıl İslamcılarının emeklerini yok saymadan ve onları küçümsemeden, metodolojik eksiklerine işaret eder ve onların tecrübelerini de kendine zemin yaparak yeni bir perspektif ortaya koymaya çalışır. Nitekim onun eleştirilerinin birinci derecedeki hedefi, 19. yüzyıl İslamcılarından ziyade, 1980 sonrası muhafazakârlaşan, modernleşen, selefîleşen ve hâricîleşen “İslamcılık”tır.
Başta da belirttiğim gibi, onun İslamcılığı klasik İslam düşünce geleneğine yaslanır ve bu geleneğin, nazarî ve amelî olarak bugüne yeniden taşınması gerçekleşmeden herhangi bir meselenin halledilemeyeceğine inanır. Âlim değildir; ancak ortaya koyduğu bağlamın, ulema sınıfı olmadan inşa edilemeyeceğini ısrarla vurgular. Bununla birlikte, irfân ve hikmet bağlamında şekillenen yeni mütefekkir ve sanatkâr imkânı da göz ardı edilemez. Dolayısıyla oluşacak paradigmanın belirleyicileri yalnızca âlimler değil; sûfiler, mütefekkirler ve sanatkârlar da belirleyici olacaktır.
Âkif Emre’nin İslamcılığı, düşünce tarihi bağlamında Batılı modernist ve oryantalistlerin Antik Yunan temelli düşünce eksenine dayanmak yerine, Antik Yunan’ı da hikmet olarak içine alan İslam düşüncesine dayanır. Meşruiyetini, usûlünü, bilgi bağlamını, bütünlüğünü ve sürekliliğini de buradan alır. Bu nedenle, modern anlamda bir ideolojiye ya da Kantçı Aydınlanmacı modern metafiziğe değil, İslam düşünce geleneklerine dayanan geleneksel ve müteâl bir metafiziğe dayanarak açıklanabilir. Başta da belirttiğim gibi, onun İslamcılık tanımı, sadece Modernite veya Aydınlanma sürecine ve bunlara verilen reaksiyonlarla indirgenemez. Aynı zamanda o, Müslümanların geri kalmışlık olgusuna indirgenmiş bir İslamcılık tanımı da yapmaz. Modernite ve Aydınlanma’ya reaksiyon olarak yeni bir din yorumu yapmaz, hatta bunu sakıncalı bulur. Modernite’yi de yok saymamakla birlikte, onunla sınırlı olmayan bir tahkik geleneğine göndermede bulunur. Dolayısıyla, İslamcılığı modern bir ideolojiye indirgeyen paradigmayı kabul etmez. Yenilgi psikolojisini veya Batı’ya yetişme psikolojisini dışlar. O, bir durma, durdurulma ve ârızî bir duruma inanır ve olaylara bu perspektiften yaklaşır.
Görüldüğü gibi, kendisinin metodolojik olarak karşı çıktığı İslamcılık biçimlerini de içine alacak şekilde kuşatıcı ve terkip edici bir tanım yapar. Örneğin, modernist ve selefî / hâricî İslamcıları usûl bakımından eleştirse de onları genel tanımının dışında tutmaz. Benzer şekilde muhafazakârlaşmaya da dikkat çeker. Ancak, onları ötekileştirici bir dil kullanmak yerine, nerede hata yaptıklarını belirtir ve ne yapmaları gerektiğiyle ilgili düşüncelerini paylaşarak, ana eksenin ve tanımın içinde tutmak için çaba harcar ve bundan çekinmez.
Biraz önce de belirttiğim gibi Âkif Emre, Osmanlı’nın zevâl döneminde hem zevâle hem de İslam düşüncesinin yerine egemen hale gelen Aydınlanma düşüncesine bir tepki olarak ortaya çıkan İslamcılık düşüncesini, reaksiyon bağlamından çıkararak bütüncü ve sürekli bir perspektife oturtmaya çalışır. Kimilerinin sadece siyasî, modernist ve selefî eksene indirgeme çabasına karşılık, o İslamcılığı sırf bir siyaset veya ideolojik eksen (yani sosyolojik ve psikolojik eksen) olarak görmez. İslamcılığı, İslam dinine ve İslam düşünce geleneklerine ve tarihî tecrübeye dayandırır. Dolayısıyla, İslamcılığı hem modern bağlamdan kurtarır hem de ârızî olarak değerlendirilmesini engeller.
Âkif Emre’nin tüm ideolojilerin modern ve ulus-devlet perspektifine karşılık, onun İslamcılık görüşü ümmet fikrine dayanır. O, sağcı, muhafazakâr, çağdaş, milliyetçi ve ulusalcı düşüncelerle İslamcılık düşüncesi arasında ciddi ayrımlar yapar. Tüm bu sayılanlar Aydınlanmacı ve modern perspektiflere karşılık, o, İslamcılığı din olarak İslam’a ve gelenek olarak da İslam düşünce geleneklerine yaslar. Batılı bir bakış açısı ve dille yapılan İslamcılık tartışmalarının onu Modernizm’e indirgediğini çok iyi bilen Âkif Emre, İslamcılık için bir hâfıza ve dil oluşturmaya çalışır. Daha doğrusu, İslamcılığın zaten tabii olarak var olan geleneğine, tarihî tecrübesine ve diline göndermede bulunur. Bu da onu bir 19. yüzyıl ideolojisi olmaktan çıkarır.
Âkif Emre’nin İslamcılık tanımını anlayabilmek için, elbette onun İslam’la ilgili inanma biçimini, duruşunu ve bu duruşa bağlı olarak ortaya çıkan ahlâkî tavrını ve düşüncelerini iyi bilmemiz gerekir. Her şeyden önce, Âkif Emre İslam’a bir din olarak iman eden, İslam’ı sünnetle mücessem bir ahlâk olarak yaşayan insandır. Onun kastettiği anlamda İslam düşüncesi, sırf zihinsel ve literal bir şey değildir. Başka bir deyişle, gelenek ve İslam düşüncesi din olan İslam’a, ahlâk olan sünnete yaslanan ve buradan ortaya çıkan daha çok amelî bir gelenek ve düşüncedir. O, bir hayalden, bir kurgudan değil, bir gerçeklikten söz eder. İki yüz yıllık Aydınlanma perdesinin bu gerçekliği nasıl bertaraf ederek sanki hiç yaşanmamış gibi sunduğunu ve tarihten silmesinin altını çizer.
Âkif Emre’ye göre, İslam, Allah’ın gönderdiği bir din olarak hayatın ve zamanın bütününü kuşatan, insanlığın elinde kalan son umut, Peygamber ve ilk nesil tarafından yaşanan, sünnetle ete kemiğe bürünen bir din, bir hayat nizâmı ve dünya görüşüdür. Bu anlamıyla o Hıristiyanlık, Brahmanizm vb. bir din olmadığı gibi, bir mistik tutum, bir ruhban veya din adamı tavrı da değildir. O, hayattan kopuk zihinsel bir bağlam ve süreç olmadığı gibi, mutlak anlamda sadece hayattan da neş’et etmez. Ancak müteâl bağlamı olan, peygamberle hayat nizâmı olarak ete kemiğe bürünen, Müslümanlar eliyle de bir dünya görüşü ve nizâmı olarak tüm insanlığa çağrısı olan bir din, inanma ve yaşama biçimidir. Âkif Emre’ye göre Müslümanlar, reaksiyoner biçimde hayatın kaçanları veya hayattan kaçanlar, zamanın ve mekânın dışına çıkanlar değil; düzen kuran, alternatif üreten, tarihî süreçte de tecrübe edilmiş biçimleriyle bugüne yani modern zamanlara da teklif sunan bir medeniyetin varisleridir.
Âkif Emre bundan dolayıdır ki İslamcılık derken kimi zaman İslam dinine, kimi zaman Müslümanların yaşama biçimine ve dünya görüşüne kimi zaman İslam düşüncesine kimi zaman da bunların tamamına göndermede bulunur. Nitekim İslamcılık ile İslam düşüncesini eş anlamlı kullandığı gibi onu tarihî tecrübemizden gelen bir durum ve duruş olarak da tanımlar. İslamcılık bir tarihî tecrübe temeline dayandığı gibi aynı zamanda bir gelecek tasavvurudur da. Dolayısıyla İslamcılık, tabii olarak bir geleneğe dayanır. Ona göre geleneği olmayan bir hareketin ve bir düşüncenin, yarınlara emanet edeceği anlamlı bir cümlesi bile olamaz. Nitekim İslamcılık meselesine her şeyden önce dinî düşünüş, bakış açısının hayatın tüm alanlarına dâir kuşatıcı tavrı ve teklifi olarak bakılması gerekir.
Âkif Emre tarihî tecrübeyi bir adım daha ileri götürerek onun hayat nizâmı ve dünya görüşü bağlamına dikkat çeker ve İslam Medeniyeti tanımını yapar. Ona göre, Batılı oryantalist ve modernistlerin iddialarının aksine İslam Medeniyeti, ölü bir medeniyet değildir. “Zira tarihî tecrübesi, kaynakları itibarıyla bir medeniyeti diri tutacak tüm unsurlara sahiptir ve bu günümüze kadar da kesintisiz devam etmiştir.” Nitekim İslamcılık, “Tarihî tecrübesi, dünya tasavvuru, siyasete ilişkin iddialarıyla zengin bir birikimin hülasasıdır.”
Sonuç olarak, Âkif Emre, bir duruşu, ahlâkı ve düşünme zemini, tavrı ve tutumu olan insanların ancak İslamcılığı hakkıyla anlayacaklarına ve temsil edeceklerine işaret eder. Bu durumda, bugünkü Müslümanların yapması gereken, tarihi tecrübelerini bir zemin ve hâfıza olarak kullanarak bugüne ve geleceğe, ahlâkî bir zeminde yeni bir dil kurabilmektir. Eğer bu başarıyla gerçekleştirilebilirse, aynı zamanda bugüne ve geleceğe yeni bir hayat nizamı, yaşama biçimi ve dünya tasavvuru sunulabilir.
