Müslüman coğrafyayı dert edinen Akif Emre, ömrünü Endülüs İslam uygarlığından Filistin’e, Balkanlardan Pakistan’a kadar; gezi, yazı ve belgeselleriyle bu coğrafyaları tanımaya ve tanıtmaya adamıştır. Özellikle 1990’lı yıllarda Müslüman coğrafyalarda yaşanan savaş ve krizler, onun yoğunlaştığı konular olmuştur.
Nihal PAKIRDAŞI

İnsan, doğduğu şehrin izdüşümünü karakterinde taşır. Evrene misafir olarak gönderilen insana, doğduğu şehir ilk ağız sütünü verir. İnsanoğlu bundan sonra, ister dünyanın öbür ucuna gitsin, isterse uzayın derinliklerine yol alsın, genlerinde doğduğu toprakların izi vardır. Bu yüzdendir ki her gönül, doğduğu toprakların muhabbetiyle yoğrulurken; yüz, şehrin aynası olur. Tıpkı mütefekkir Akif Emre’nin, Aliya İzzetbegoviç’in yüzü gibi. Gölgesiz; Akif Emre’nin Aliya hakkındaki ilk intibası. Aslında, kendi simasının gölgesi de gölge etmemiş ki, Aliya’nın aydınlığını yüzünde hissedebilmiştir. Orta Anadolu’nun ovalarından her daim Erciyes’le göz göze gelen, zirveye giden çetrefilli yolları ve nihayetinde zirveyi bilen, zirveden de olağanca haşmetiyle genişliği ve ferahlığı görebilen Akif Emre’nin, “dağ gibi adamları” ilk bakışta anlaması, tesadüf eseri olmasa gerek. Nasıl ki ait olduğu şehrin yapısı Akif Emre’ye, -iyilik ve kötülük, yükseklik ve alçaklık arasındaki mesafeyi- hem görmek hem de ifade edebilecek yeteneği aşıladıysa; benzer biçimde Saraybosna’nın yüksek dağları, Aliya İzzetbegoviç’in zorluklar karşısındaki direnişine, mücadelesine, umuduna ilham olmuştur.
Müslüman coğrafyasını dert edinen Akif Emre, ömrünü Endülüs İslam uygarlığından Filistin’e, Balkanlardan Pakistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı gezi, yazı ve belgeselleriyle tanımaya, tanıtmaya adamıştır. Özellikle, 1990’lı yıllarda Müslüman coğrafyalarda yaşanan savaş ve krizler onun yoğunlaştığı konular olmuştur. Bosna Savaşı (1992-1995) sırasında, Saraybosna abluka altındayken dahi, arkadaşlarıyla birlikte tüneller vasıtasıyla savaş bölgesine giderek hem varlığıyla hem de kalemiyle Bosna halkına desteğini kesintisiz sürdürmüştür. Akif Emre, Sırpların, Boşnak halkına karşı gerçekleştirdiği katliamlar karşısında, Batı’nın ikiyüzlü tavrını her daim eleştirmiştir. Savaş sırasında, Sırpların Boşnak halkına uyguladığı soykırıma ve Batı’nın bu katliamlar karşısındaki çifte standartlı tavrına rağmen, Aliya İzzetbegoviç’in hak, adalet ve insanlık değerlerinden ayrılmaksızın sergilediği duruş, Akif Emre’yi etkileyen birçok yönlerinden yalnızca birisidir. Mütefekkir Akif Emre, Kurtuluş mücadelesi sırasında ve sonrasında İslam Dünyası’na, Bosna Boşnak halkına ve insanlığa evrensel mesajlar verebilen lider Aliya İzzetbegoiç’i; “Özgürlük savaşçısı olarak Aliya”, “Bir kurucu lider olarak Aliya” ve “Düşünür olarak Aliya” olarak üç aşamada ele alır.

Aliya’nın entelektüel tarafı, Akif Emre’nin ısrarla dikkatleri çekmek istediği yönüdür. Aliya’nın bir lider olarak tarih sahnesine çıkmasa dahi, evrensel ölçekte geliştirdiği düşünceleriyle iz bırakacak bir düşünür olarak kendisini ispatlayacağına inanır. Aliya’nın düşünür kimliğinin genellikle gölgede kaldığını ifade eden Akif Emre; özellikle Doğu Batı Arasında İslâm eserinde birinci sınıf bir entelektüelin, Müslüman bir aydının Doğu, Batı, İslâm, din, modern dünya sorunlarına dair son derece derinlikli tahliller ve çözüm önerileri sunduğunu belirtir. Bununla birlikte, kütüphanesi ve kaynakları yanında olmamasına rağmen hapishanede kaleme aldığı Özgürlüğe Kaçış kitabında insanlığın kadim sorunlarına eğildiğini vurgular. Akif Emre, önemli fikirlere sahip Aliya’yı evrensel ölçekte mesaj verebilen, söylem geliştirebilen bir aydın, bir entelektüel olarak değerlendirir.
Akif Emre’nin, Aliya İzzetbegoviç’te öne çıkardığı ikinci yön, onun bir direniş lideri, bir özgürlük savaşçısı oluşudur. Akif Emre, Aliya’yı yayınladığı “İslam Deklerasyonu” adlı eserinde ortaya koyduğu düşüncelerinden dolayı komünist sistemle iş birliği yapmayı reddedip 14 yıl hapis cezasını göze alabilen bir lider bir direnişçi olarak tanımlar. Aliya’nın geçmişinde hiçbir suç örgütüyle iş birliği yapmamış olması, onu Bosna halkının gözünde “öncü” bir kişilik konumuna yükseltir. Diğer yandan halkla yakın ilişkiler kurması; Bosna’da savaşa ve topluma öncülük eden, Müslüman kimliğiyle öne çıkan, dinini önemseyen birçok yönetici aydının yetişmesine katkı sağlar. Akif Emre tüm bu verilerin ışığında Aliya İzzetbegoviç’i, entelektüel anlamda da sosyal anlamda da duruşu olan bir direnişçi olarak niteler.
Akif Emre, Aliya’nın İslam âlemine örnek teşkil ettiği üçüncü yönünü kurucu lider ve devlet adamı olarak tanımlar. Akif Emre, Aliya’nın lise yıllarında Saraybosna Nehri kıyılarında arkadaşlarıyla oturup; İslam dünyasının durumunu, İslam medeniyetinin yeniden dirilişini konuştuğunu aktarır. Endülüs’te ve Osmanlı eliyle Avrupa içlerinde yükselen İslam’ın yeniden dirilişine dair gençlik dönemine ait idealleri, Aliya’nın kesintisiz idealizmini yansıtmaktadır. Akif Emre, Aliya’nın bu idealist tutumunu, onu herhangi bir özgürlük savaşçısından ayıran temel özelliklerinden biri olarak görür. Diplomasinin inceliğini, idealizmin getirdiği tavizsizlikle birleştirebilen Aliya; birikimin, idealizmin, ahlak ve erdemin ne anlama geldiğini ve toplumları nereye götürebileceğini gösteren güzel bir örnektir.
Aliya İzzetbegoviç’i örnek alan Akif Emre; Aliya’nın ahlaki yönünü her fırsatta dile getirir. Bu bağlamda gözlerden kaçan çok önemli bir ayrıntıya da dikkat çeker. Akif Emre’ye göre, Bosna’nın kurtuluş mücadelesinde ne fiziki ne askeri ne de demokratik anlamda zayıf olan halkın; devlet tecrübesi olmayan bir lider tarafından yönetilmesine rağmen; Aliya’nın ihlası bu mücadelenin bereketini de beraberinde getirmiştir.
Akif Emre, Aliya’nın pozitif tavrına ve iyimserliğine özellikle dikkat çeker. Her iki özellik, hayata karşı olan tavrını belirlemiştir. Hayata olumlu bir bakış acısıyla bakmasını bilen Aliya’nın, düşmanlarının dahi onun kişiliğine saygı duyduğunu vurgular. Akif Emre, Aliya İzzetbegoviç’in anlaşılmadan Bosna’nın özgürlük mücadelesinin de hakkıyla anlaşılamayacağının altını çizer.
Akif Emre’ye göre, en zor koşullarda dahi ilkelerinden taviz vermeyen, Batıyla ilişkilerinde herhangi komplekse kapılmayan, bu yüzyılda da ahlaklı olunabileceğini gösteren Aliya İzzetbegoviç, küçük bir ülkenin lideri olmasın rağmen büyüklüğüyle düşmanlarının dahi saygısını kazanıp, herkesi kendine hayran bırakmış, Doğu ve Batı medeniyetlerinin kesiştiği noktada kendi kimliğini başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. Aliya, bu özellikleriyle, İslam dünyası için yeni ve üstün nitelikli bir lider modelidir.
Akif Emre, İslâm dünyasından yetişen evrensel isimlerin son örneği olarak gördüğü Aliya İzzetbegoviç’in adına düzenlenecek iki ayrı dalda ödül verilmesinin gerekli olduğunu ısrarla dile getirir. Geleneksel hale getirilerek her yıl verilmesini önerdiği bu ödüllerden ilki; devlet adamlığı yönü nedeniyle “Aliya Barış Ödülü” diğeri ise düşünce birikiminden dolayı “Aliya Düşünce Ödülü” olmalıdır. Bilge Kral adına verilecek bu ödülün mutlaka fikir ve barış adına verilmesi gerektiğini de vurgular.
Akif Emre ve Aliya İzzetbegoviç, biri Anadolu’da, diğeri Avrupa’da yetişmiş iki önemli şahsiyettir. Bu değerli insanları ayrı coğrafyaların insanı olarak görmek, kuşkusuz kendi tarihimizi inkâr anlamına gelir. Akif Emre, bu nedenle Aliya’nın temsil ettiği sembolizmi ve yaşayan dinamizmi Osmanlı medeniyeti olarak görür. Ona göre, Aliya’nın önderlik vasfı ve entelektüel boyutu, Osmanlı geçmişiyle ilişkilendirmeden tam anlamıyla kavranamaz. Aynı şekilde, Boşnak halkına yönelik saldırlar ve uluslararası haksızlıkların, Avrupa’nın Osmanlı ile olan tarihsel hesabı dikkate alınmadan anlaşılamayacağına dikkat çeker. Akif Emre, Aliya’nın mücadelesinin, Osmanlı’nın tasfiyesini tamamladığını düşünen dünya sisteminin, Balkanlar’da Osmanlı’yla yeniden karşılaşmanın somut bir ifadesi olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanır. Bu bakış acısı, bölgedeki İslam varlığının hala geleceği şekillendirecek bir dinamizmi taşıdığına işaret etmektedir.
Akif Emre, Aliya’yı kendine örnek alacak kadar yakın hisseder. Onun için Aliya, İslâm medeniyetinin sınırlarını değil, ufkunu gösteren; İslam ruhunun diriltici özgürlük muştusu olduğunu dünyaya ilan eden adamdır. Aliya, sadece tarihe tanıklık eden değil, tarih yazan bir şahsiyettir; bir bilge, bir Müslüman, bir özgürlük savaşçısıdır. Akif Emre, bu yüzden Aliya’nın hilal şeklindeki kabri başında düşünür: “Ölürken uhrevi derinliğin muştusunu taşıyanlar ölümleriyle de hayata dair bir şeyler fısıldıyor, sessiz ve vakur..” Ve içine, şehrine döner;
“Ölüm Hafız’ın kabrindeki gibi şiirsel olabilir miydi? Ya da Aliya’nın üstünü örten kubbeye benzer bir gök kubbe inşa edebilecek miydim üşüyen ruhumu ısıtmak için?
Beyazlar içinde toprağa bırakıp kafamı kaldırdığımda gök kubbeyi tutan beyazlar içinde bir sonsuzluk muştusu gibi duran Erciyes’i gördüm. Sinan’ın yeryüzüne oturttuğu kubbelere ilham veren Erciyes ak bir ölüm düşüncesi olmuştu adeta. Erciyes; ürperen, hüzne boğulan ruhumu ısıtan ötelerden ihtişamlı bir güzellikti gördüğüm.”
Kaynaklar:
Dindirek, H. İslam coğrafyasına adanan bir ömür: Akif Emre. https://www.aa.com.tr/tr/yasam/islam-cografyasina-adanan-bir-omur-akif-emre adresinden alındı
Emre, A. (2020). Aliya. İstanbul: Büyüyenay Yayınları.
