İspanya’da Cebel-i Tarık Boğazı’na kurdukları kameraya yansıyan görüntüden, kamerayı kurdukları villanın sahibinin kendisine şöyle dediğini aktarır: “Ne muhteşem gün batımı değil mi?” Oysa Âkif Emre o manzarada yüzyıllar önce İspanya’yı fethetmeye gelen Tarık bin Ziyad’ın gemileriyle gelişini ve geri dönmemek için yakılan gemileri, sonra Gırnata’nın düşüşüyle çığlıklar eşliğinde karşı sahile doluşan acılı Endülüs halkını görmektedir.
Mehmet BULAYIR

“Yol düşüncesi çeker insanı. Bilinmeyeni aramak kurcalamak, keşfetmek insanlık hikayemizle başlar. Yol olmasaydı bilinmeyene kanat çırpmak bu kadar cezbedici olmazdı belki de… Yolculuk önümde açılan çizgisiz bir defterdir… yolculuk her adımda doldurmaya çalıştığım deftere düşen notlar… her sayfası yeniden yazılmayı bekleyen şuurun defteri.”
(Çizgisiz Defter, Önsöz, syf. 9)
Yukarıda Çizgisiz Defter adlı kitabının önsüzünden altıladığım cümlelerden de anlaşılacağı üzere, Âkif Emre, yıl boyunca çalışıp para biriktirip bir hafta tam pansiyon, açık büfe tatil hayali kuran bir şehir insanı değildi. Bir adım öteye giderek, kültür turizmi hayali kuran kent soylu, muhafazakâr İslamcı (!) hiç değildi.
Seyahat etmek, salt gezmekle, hoşça vakit geçirmekle ilgili bir eylem değildir onun için. Yolun kendisiyle ve elbette gidilmesi gereken yerle ilgilidir Âkif Emre. Bizatihi yolun kendisi de seyahatin bir parçasıdır onun için. Bu yüzden yoldan kopuk uçak yolculularından hoşlanmaz, mecbur kalmadıkça uçağa binmeyi tercih etmezdi. Yol, onun defterinde bir iz bırakmaya aday, her kıvrımında bir hikâye barındıran bir mecradır. Hiçbir nesne rastlantı sonucu oraya konmuş değildir. Yol kenarındaki her yapı, her ağaç, her insan, hülasa her canlı ve cansız varlık, Âkif Emre için onun anlam dünyasında bir izdir, onun coğrafyaya, tarihsel arka planına dair sorduğu sorulara cevap arayışına karşılık gelir. Gözlemleri ve notları, kendi deyimi ile “modern zamanların iğvalarına karşı bir hatırlayış denemesidir”. Bu yüzden hiçbir detay atlanamaz. Hiçbir türküye kulak kabartmadan geçilemez; şuurun defteri her daim açık ve dinamik olmalıdır.
Tahmin edebileceğiniz gibi, varılan şehirde ya da köyde ilk sorulan, modern insanın aklına ilk gelen, “Buranın en meşhur lokantası neresidir? Ve burada ne yenir?” sorusudur. Oysa Âkif Emre, daha önceden planlanmış bir rota izler ve ilk adım olarak yemek peşinde değildir. Zira o beldenin manevi önderine, o beldeye ruh üfleyen, değer katan kişinin makamına selam vermeden o beldeyi gezmeyi saygısızlık olarak değerlendirir. Mesela Bosna’ya gittiğinde, Aliya İzzet Begoviç’in mezarını ziyaret etmeden Baş Çarşı’ya gitmeyi aklından bile geçirmez. Şiraz’da Hafız’ın kabri başında şiir ikliminde durur. Tanca’nın derinliklerinde İbn Battuta’nın kabrini arar, İbn Haldun’un türbesi başında soluklanır. Viyana’ya şehrin 40 km dışında, sora sora bulduğu, gittiğinde adının Yusuf olduğunu öğrendiği bir oryantalist tarihçi olarak kodladığı ve mesafeli olduğu tarihçi Hammer’in mezarı başında “ Küllü nefsin zâikatül mevt. İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” ayetlerini okuyarak irkilir, mezarına bu ayetlerin yazılmasını vasiyet eden Joseph Hammer yani Yusuf bin Hammer için Fatiha okuyarak ayrılır oradan.
Özetle, Âkif Emre’nin yolculuğu, yol ile yakın ilişkili olup, bir beldeye ulaştığında ise o beldeye iz bırakan, ruh üfleyen manevi önderler, düşünce adamlarının mezarını ziyaretle başlar. O beldenin ait olduğu medeniyetin izlerini takip ederek devam eder. Mesela İspanya’ya bir sempozyum için gittiğinde, Endülüs’ün izini sürer ve Moriskolar’a ulaşır. Sefarad Yahudilerini bilip de Endülüs’ten sürülen bir milyon Müslümana ilgisiz oluşumuza hayıflanır. Dahası, Moriskolar’dan haberiz oluşunuza öfkelenir. Medeniyet üzerine bu kadar konuşup da yaklaşık 800 yıl süren Endülüs medeniyetine bu kadar duyarsız oluşumuzu, medeniyet idrakinden uzak oluşumuza hamleder.

Şehir, mekân ve isimler üzerinden bir zihniyet okuması, bir kültürel analiz yapar Âkif Emre. Örneğin, Paris üzerinden bir batılı şehir tasavvuru, İsfahan üzerinden bir İslam şehri tahlili yapar. Paris’in sokaklarında emperyal geçmişin izlerini teşhis eder. Kutsal Yürek Kilisesi’nin adını verdiği tepenin, Eyfel Kulesi’ne ressamların yerleşmesinden sonra Ressamlar Tepesi adının verilmesini; sanatın dinin yerini alması, Eyfel üzerinden mühendislik bilim ve üniversitenin, dolayısıyla aklın kutsanması olarak nitelendirip bir zihniyet arkeolojisi yapar.
Gezdiği yerlerde değiştirilen durak ve sokak isimlerine karşı öfkelidir. Yıkılan, yerine başka binalar dikilen tarihi yapılar için dertlenir. Bunu, tarihe yapılan bir saygısızlık ve toplumsal hafızanın tahrip edilmesine yönelik bir hamle olarak görür. Tarih ile irtibatı koparılan nesillerin, zihinsel işgale karşı savunmasız hale geleceğini, kültürel işgale uğramalarının kaçınılmaz olacağını iddia eder ki, bugün gerek Balkanlar’da ve gerekse Ortadoğu’da yaşadığımız sonuçlara karşı genç neslin ve hatta orta yaş kuşağının duyarsızlığı, onu doğrular nitelikte değil midir?
Gezdiği yerleri, kendisine arka fon olacak bir fotoğraf imgesi olarak görmez; ilgisini çeken yerlerin elbette fotoğrafını da çekmiştir ve hatta iyi bir fotoğrafçı olduğu da söylenebilir. Yalnız onun çektiği fotoğraflarda özne kendisi değil, çektiği kare daha doğrusu çektiği karenin arkasındaki bakış açısıdır. Âkif Emre’nin defaatle söylediği, yazılarında üzerine basarak tekrarladığı üzere fotoğraf, onu çeken gözden bağımsız değildir ve size de çektiği resimle ilgili görmenizi istediği bir algıya hizmet etmeyi amaçladığını, açık yüreklilikle ifade eder. Nitekim, İspanya’da Cebel-i Tarık Boğazı’na kurdukları kameraya yansıyan görüntüden, kamerayı kurdukları villanın sahibinin kendisine şöyle dediğini aktarır: “Ne muhteşem gün batımı değil mi?” Oysa Âkif Emre o manzarada yüzyıllar önce İspanya’yı fethetmeye gelen Tarık bin Ziyad’ın gemileriyle gelişini ve geri dönmemek için yakılan gemileri, sonra Gırnata’nın düşüşüyle çığlıklar eşliğinde karşı sahile doluşan acılı Endülüs halkını görmektedir.
