Küçümsemek hem bir sorumluluk engeli hem de bir kişilik zedelenmesi halidir. Erdemin küfüdür. Küçümsemek, şeytan eylemidir. Akletmiş bir kalp küçümsemez. Küçümsemek diğer taraftan ise emek üşengeçliğinden kaynaklı acziyet halidir. İnşa ve ihya gayreti çekmek istemeyen nefis küçümseyerek makamını âli kılmaya azmeder. Ama elbette bu bir aldanıştır.
Mustafa ESER
Eğitimci-Yazar

Her şeyin bir hakkı olduğu söylemek her şeyin doğru ve isabetli bir oluş biçimi olduğunu ve buna ilaveten Allah’ın, Hakk’ın karşısında bizim görevimizin de bunu kabul edip ona göre davranmak olduğunu söylemek demektir. İlahi Hak, yaratılmış haklar olarak kendisini uygun biçimlerde izhar ederek bizden istekte bulunur. Vücud, kendisi olan “varlık”tan ibaret değildir, aynı zamanda tam doğası gereği bizden ahlak ve ahlak felsefesi çerçevesinde taleplerde bulunur. Vücud haktır, yani doğru gerçek ve uygundur ve hakiki olan ancak O’dur.”
William C.Chittick, İlahi Tecelliler
Karşılaştığınız herkesi ve her şeyi nesneleştirdiğiniz oranda; onu anlamaktan, anlamdan ve irfandan uzaklaşırsınız. İnsan; etkilemesini, etkilenmesi gerçekliği ile kabullendiğinde rasyonel düşünmüş olur. Her daim iki yönlü bir akış vardır. Sirayet, veçheyndir. Bir tarafın debisi bazen yüksek olabilir. Ama mutlak nesne değildir hiçbir şey. Mutlak nesne olmak da kılmak da imkân dâhilinde değildir.
“Varım” dediğiniz anda sirayeti fark etmiş ve dolayısıyla kabul etmişsiniz demektir. Zira dışa doğru beyan ya da içsel farkındalık bir aktarım biçimidir. Her aktarım sirayete mecburdur. Sirayetin cebrini kabul ettiğinizde artık var olma farkındalığınız, pek çok mesuliyeti de kabul etmeniz anlamına gelecektir. O halde mutlak anlamda etkileşimsizlik ya da varlık sınırlarının sızdırmazlığı düşünülemez. Mutlak sabite ve mutlak netlik yoktur. Mahza cevher olmaz, olamaz. Bütün bu özlük yalnızca Allah için düşünülebilir.
Mesuliyeti kabul etmek, imanın zeminini oluşturur ve onu besler. Madem sorumluyum o halde sorumluluğumun hakkını yerine getirmek için yapılması gereken ne varsa yapma cehdi içinde olmalıyım. Ve bu cehdi, asli işlerimden bilmeliyim. İşlerim, kenar süsü mesabesinde; olsa da olur olmasa da olur, olmamalı. Eylediklerim boşluk doldurmak için değil; bilakis alan oluşturup bu alanın hakkını vermek için olmalı. Mesul olmanın namusu bunu gerektirir. Mesul olduğum şeye dair adil şahit olmak zorundayım. Kabiliyetlerimi esirgemem, sorumluluğumu geçiştirmem kendime ve sonra benim varlığıma şahit olanlara saygısızlık olacaktır. Var olan istidadımı; ama kesbî ama vehbî olsun, bu uğurda kullanmak var olma iddiamın doğal sonucudur. Ve elbette var olanı müşahede etmenin de doğal sonucudur.
Mesuliyeti reddetmek bir tenakuzdur. Bu reddediş, esasında varlığı ve varlığını reddedişle eşdeğerdir. Varım, diyen bir âdemin, varlığının; illeti, hikmeti, sebebi ve hatta neticesi kademelerinin her birinin merkezinde duran sorumluluk gerçekliğini reddetmesi, makul ve meşru bir durum olmayacaktır. Varım ama siz beni yok sayın demek anlamına gelir ki bu şahitleri de paydaşları da tahfif etmek demektir. Her türlü küçümseme caiz değildir. Küçümsemek bir şeytan hilesidir ki failini tedbirsizliğe mahkûm kılarak gafil ve mağlup eder. Küçümsemek hem bir sorumluluk engeli hem de bir kişilik zedelenmesi halidir. Erdemin küfüdür. Küçümsemek, şeytan eylemidir. Akletmiş bir kalp küçümsemez. Küçümsemek diğer taraftan ise emek üşengeçliğinden kaynaklı acziyet halidir. İnşa ve ihya gayreti çekmek istemeyen nefis küçümseyerek makamını âli kılmaya azmeder. Ama elbette bu bir aldanıştır. İşi, eylemi, icrayı, oluşu küçümsemek de buraya dâhildir. Hem kendi mesuliyetini hem de ötekinin mesuliyetini küçümsemek özensiz bir hayat biçimi ile neticelenir. Aklı olan, kalbi olan ve dahi imanı olan bu illetten beri durur.
Ne yapılabilir sualine mevcut kalibresi ile şahsi alanından başlayacak cevaplar vermek yerine edilgen cümlelerle başkalarının yapması gerekenlere dikkat çekmek ayrı bir namus yoksunluğu olacaktır. Ne yapılabilir sualinin ve sancısının ilk satırdaki anlamı “ben ne yapabilirim” haline inkılâp etmelidir. Yoksa ortadaki durum bir tür nifak halidir ki kokusu ağır, vebali yüksek bir makamdır. Temas ettiğine nesne muamelesi yapmıyorsa, temas edildiğinde nesneye dönüşmediğini fark etmişse insan mesuliyet libasına bürünmelidir. Ama bu libası giymenin bir başka neticesi de başkasının da giymesine vesile olmaktır. Giydirmek giymeye dâhildir: Uyandırmak uyanmaya dâhildir ve hatta yaşamak yaşatmaya dâhildir diyebiliriz, deriz. Bunun yolu nedir peki? Öncelikle sahici bir temsiliyet. Yani hesapsız, içten gelen ve mürai olmayan bir temsiliyet. Görünmek için değil bizatihi yapmak. Şahit tutmak için değil bizatihi olmak. Daimi bir nefis kınaması ile ayıbıyla meşgul olmak. Ardında soru sorması için muhatabının kendini ve dolayısıyla üretimlerini değerli addetmek. Değer verildiğini gören dimağ, sorusunun sancısını çekmeden, sualini mesele etmeyecektir. Sancı çekmeye başlamışsa libas biçilecektir de giyilecektir de. Mesele varoluş sancısını çekmesine müsaade etmekte. Bu o denli kaçınılmaz fıtri bir haldir ki teşvike bile gerek yoktur. Yapılması gereken şey müsaade etmekten ibarettir. Suyun akışına benzer bir doğallıkla ortamını bulan dimağ, suali mesele edinecek ve sancısını şanlı bir paye gibi taşıyacaktır göğsünde.
Nesneleştirmeye dengeli bir tavırla engel olunabilir. Hiçbir şey hiçleşmeyecektir, bir halden bir hale evrilecektir. Olan, yok olmayacaktır. Hakikat, oluşa saygıda: Akışın yaratımına müsaade etmededir. Tavır ve niyetle eylemleri tashih etmektedir. Ama bu seyirde makamlarda yücelmek ve yüceltmek ancak her şeyin yüzünün faniliğine olan idrak ile başlayacaktır. Baki Olan’a itimat edip O’nun adına ve O’nun uğruna zuhurata ve vakıaya göre seyislik edebilirsek benliğimizi beslemiş oluruz. Anın hakkını verebilirsek kurtulmuş ve dolayısıyla kurtarmış oluruz.
Peygamberî bir ahlak ve irfanî bir basiret, varlığın içinde bir var olmaklığını kabul eder. Bütünün parçası olduğunu anlar. Eşyayı eksenine konumlandırmaz. Bilakis eşya ile hakikate eksen olmaya azmeder. Böylece benlik çukurunda kaybolmadan şahsiyetini hakikate muti kılarak öylece inşa eder. Yaptığına yaptım, yapamadığına yapamadım, yapmadığına yapmadım, der. Biz derken kocaman bir kevniyatı dâhil eder anlama. “O” derken sesi titrer ve aşk ile vird eyler: “külle men aleyha fan! Ve yabga vechü rabbike zü’l-celali ve’l-ikram!”
