Müftü İbrahim Şerif ile Batı Trakya Davasını Konuştuk

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın hak arama mücadelesinin birçok evresinde ön saflarda yer alan, “Türküm” dediği için rahmetli Dr. Sadık Ahmet ile birlikte hapis cezasına çarptırılan, Gümülcine’nin seçilmiş müftüsü olarak hizmetlerini sürdüren, yıllarca Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu başkanlığını yürüten, azınlığın “fırtınalı yılları”nın canlı tanıklarından İBRAHİM ŞERİF ile Batı Trakya davasını konuştuk.

Röportaj: Cemil KABZA

S: Sayın hocam! Öncelikle, kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

İbrahim Şerif, 1951 yılında Gümülcine’ye bağlı Hasköy’de orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. İlkokulu Hasköy’de bitirip orta ve lise tahsilimi Konya İmam Hatip Lisesi’nde tamamladım.

Askerlik görevimi tamamladıktan sonra 1974 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’ne başlamış ve aynı zamanda lise fark derslerini dışardan vererek İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdım.

1978 yılında Yüksek İslâm Enstitüsü’nden mezun olunca hukuk fakültesini son sınıfta bırakıp Batı Trakya’ya döndüm.

Batı Trakya’da Gümülcine Müftülüğü’ne bağlı olarak köy ve şehir camilerinde vaizlik görevinde bulundum. 1981 yılında dostlarımızla “Hakka Davet” mecmuasını çıkardık.

Batı Trakya’da üniversite mezunlarının 1981 yılında dernekleşme ihtiyacını hissettikleri zaman, mahdut sayıdaki üniversite mezunlarıyla birlikte Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneğini kuran kurucu heyette yer alıp ve 1984 yılında aynı derneğin genel sekreterliğini yaptım.

1985 yılında merhum Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa’nın vefatından birkaç ay önce Gümülcine Müftülüğü’nde sekreter olarak görevlendirildim. Ancak müftünün vefatından sonra devletin müftülük makamına tayin ettiği kişi tarafından sekreterlik görevinden uzaklaştırıldım.

Batı Trakya’da baskıların, haksızlıkların ve ayrımcılıkların en üst aşamaya ulaştığı 1980’li yıllarda, Azınlığın hak arama mücadelesinde daima ön saflarda yer almaya gayret ettim. Ayrıca bu dönemde, bağımsız azınlık milletvekili seçme çalışmalarına da destek vererek 5 Kasım 1989 tarihindeki milletvekili seçimlerinde diğer iki arkadaşı merhum Dr. Sadık Ahmet ve merhum İsmail Rodoplu ile birlikte bağımsız milletvekili adayı oldum. Seçim öncesi verilen adaylık dilekçelerinde eksiklik olduğu bahanesiyle Dr. Sadık Ahmet ile birlikte adaylıklarım düşürüldü, seçime katılmam önlendi.

Daha sonraki aylarda, seçime hazırlık günlerinde çıkardığımız bir bildiride azınlığa “Türk Azınlığı” diye hitap ettiğimiz için Dr. Sadık Ahmet’le birlikte mahkemeye sevk edildik ve 18’er ay hapis cezasına mahkûm edilip Selanik Diyavata Hapishanesi’ne gönderildik. İki buçuk ay kadar hapiste kaldıktan sonra mahkûmiyetin kalan kısmı Patra İstinaf Mahkemesi’nin kararıyla paraya çevrilince hapisten tahliye edildik.

Vaaz ve İrşad Heyeti müftülük sorununa çare bulmak için heyet üyeleri arasında yaptığı gizli oylamayla, ben ve arkadaşlarım üç aday arasında gösterildik. 28 Aralık 1990 yılında adaylar Gümülcine Müftülüğü’ne bağlı camilerde halk oylamasına sunulmuştur. Cuma namazının ardından el kaldırmak sûretiyle yapılan açık oylamada kullanılan oyların %90 oranındaki çoğunluğunu almak sûretiyle müftü seçildim.

Müftü olarak İstanbul, Dakar, Karaçi ve Kazablanka’da yapılan İslâm Ülkeleri Devlet Başkanları ve Dışişleri Bakanları seviyesindeki konferanslar başta olmak üzere uluslararası birçok konferansta azınlığımızı temsil ettim.

Bu yıllarda “makam gaspı”gerekçesiyle yıllarca tekrar tekrar mahkemelere sevk edilmiş, sonunda makam gaspı nedeniyle Selanik Bidayet Mahkemesi tarafından 8 ay hapis cezasına mahkûm edildim. Yıllarca süren bu mahkemeler sonunda üst mahkemeler de bu kararı onaylayınca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat etmiştir. Beni haklı bulan İnsan Hakları Mahkemesi, Yunan Devleti’nin kendisine 10.000 dolar para ödemesini kararlaştırmıştır. Bu para ödendikten sonra on bin doları 1999’daki Atina depremzedelerine bağışladım. Bu hukuk davası bugün Yunan Hukuk Fakülteleri’nde İbrahim ŞERİF davası olarak öğrencilere okutulmaktadır.

2017 yılı itibariyle 27 yıldan beri müftülük görevine devam etmekle birlikte, Vaaz ve İrşad Heyeti tarafından çıkarılan Mihenk ve Rehberadlı dergilerin genel yayın yönetmenliğini yaptım. Ayrıca Batı Trakya Türk Azınlığı’nın en yüksek kurumu olan Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu başkanlığını da yürüttüm.

Evli olup yüksek bilgisayar mühendisi olan Taha ve doktor olan Safa isminde iki oğlum vardır.

S: Türkiye’deki eğitiminizi tamamladıktan sonra memleketiniz Batı Trakya’ya hangi hayallerle döndünüz? Döndüğünüzde ne ile karşılaştınız?

İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü veya bugünkü adıyla Marmara İlahiyatı tamamladıktan sonra, memlekete bir heyecanla döndüm. Bunun da sebebi memlekete, insanlarımıza hizmet etmek hedefim vardı. Hemen Gümülcine Müftülüğüne müracaat ettim.

Müftü o günün şartlarında, (Allah rahmet eylesin), bizleri gezici vaiz olarak yani Rodop vilayetinde (Gümülcine) köylerde ve merkezdeki camilerde vaaz etmek üzere atadı ve maaşımızı da o gün vakıf idaresi veriyordu. Çok cüzi bir maaştı bu. Bunun yanına hizmet aşkıyla çalışan bir insan olarak bir dini mecmuanın çıkarılmasını hayal ettim.

Bir mecmua vasıtasıyla dini ulaşamadığımız köylere ulaştırmak hedefiyle bir mecmuanın çıkması iyi olacağı düşüncemi arkadaşlarımla paylaştım. Onların da kabulü ile sahipliğini yüklendiğim Hakk’a Davet isminde bir mecmuayı çıkarmaya başladık. Onun yazılarını yazmak, o günün şartlarındaki Batı Trakya’da işlerin tekstil makinalarıyla yürüdüğü, daktilolarla yazıldığı bir dönemdi.

Sonraki yıllarda mecmuamızı ve vaizlerimizi ücra köylere ulaştırmak için bir de araba aldık.

O yıllarda Batı Trakya’da o güne kadar olmayan yüksek tahsil yapmış üniversite bitirmiş gençlerin sayısı sınırlıydı. Yüksek Tahsiller Derneği kurulma ihtiyacı duyulduğundan dolayı, birçok büyüğümüzle birlikte, 1981 yılında Hakka Davet Mecmuası’nı çıkarmaya başladığımız gibi Yüksek Tahsiller Derneği’nin de kurucuları arasında oldum.

Daha sonraki yıllarda da Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsiller Derneği’nde genel sekreterlik görevlerini yaptım.

1980’li yıllar, azınlık için zor yıllardı. Azınlığın mallarının kamulaştırıldığı (Ircan – Karacaoğlan Açık Hava Hapishanesi, Yaka Bölgesinde Üniversite Sahası, İskeçe İnhanlı Tarlalarının Kamulaştırlması gibi) olayların yaşandığı birçok yüksek tahsillinin yazıhane açamadığı hele hele azınlığın tabii lideri olan Gümülcine Müftüsü’nün vefatı azınlığın işlerini daha da zorlaştırmıştır.

1989 yılına gelindiğinde azınlığın problemlerinin Yunan Meclisi’nde çözüleceği inancı hasıl oldu. Bu nedenle liste oluşturma çalışmaları başladı. Bu listenin içinde benim de olmamı o günkü önde gelenler uygun gördüler. Ben de 1989 yılında aday oldum. Bu hareket, insanlarımıza “Batı Trakya Müslüman Türkleri” diye hitap ettiğimizden dolayı hapis cezası ile neticelendi.

Fakat olay burada da bitmedi. Azınlığın önde gelenleri, 1985 yılından beri var olan müftü sorununu çözmek için 1990 yılının sonlarında müftü seçimi yapılması gerektiğini karar verdiler. Önce Vaaz ve İrşat Heyeti’nin beni üç aday arasında göstermesi, halkımızın teveccühünün de üzerimde toplanmasının neticesinde 28 Aralık 1990 yılında müftü seçildim.

Müftü seçiminden sonra makam gaspı suçuyla mahkemeye sevk edilerek tekrar 8 ay hapse mahkum olduk. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan bu davada Yunanistan 10 bin dolar para cezası ödemeye mahkum edildi. Aldığımız tazminatı da Atina depremzedelerine bağışlayarak makamın azınlığa teslim edilmesini istediğimizi belirttik.

S: Peki, gençlik yıllarınızdaki Batı Trakya ile bugünkü Batı Trakya’yı kıyaslayacak olursak en belirgin farklar nelerdir? Olumlu ve olumsuz yönden değerlendirir misiniz?

Ben ilkokulu 1965 yılında kendi köyümde bitirdim. Bitirdiğim yıl okulumuzun tabelasında mavi zemin üzerine beyaz yazılarla “Turkikon Sholion İtheas”, onun altında ise sarı yazılarla “Hasköy Türk İlkokulu” yazıyordu. Ben okulu bitirdiğim zaman okulumuzun tabelası böyleydi.

Daha sonraki yıllarda Yunanistan’daki cunta idaresi bu tabelaları kaldırarak yerine M/kon kelimesini yerleştirdi. Bunu ister “Mionotikon” yani azınlık, istersen “Müslümanikon” yani Müslüman okulu şeklinde okuyun ki o günden itibaren azınlık Türk değil, Müslüman ibaresiyle anılmaya başladı. Bu peyderpey 1983 yılına kadar devam etti.

1983 yılında mahkeme kararıyla; Gümülcine Türk Gençler Birliği, Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, İskeçe Türk Birliği tabelalarında yer alan “Türk” kelimesi gerekçesiyle resmen kapatıldılar.

Daha sonraki yıllarda birçok Türkçe olan dersler Yunanca olarak yapılmaya başladı. Bugün bunun mücadelesi devam ediyor. Şunu hatırlıyorum, kış günleri babalarımız zaman zaman ikindi namazından sonra okula gelir çocuklara çeşitli sorular sorarak teftiş ederlerdi.

S: Peki, günümüze geldiğimizde ne oldu?

Az önce de ifade ettiğim gibi Cunta önce Selanik’te Özel Pedagoji Akademisi, yani bizim için özel bir okul açtı. Bunları halk kabul etmediği halde buradan mezun olanları azınlık okullarına tayin etti. Maaşlarını verdi ve bugün 2025’e geldiğimiz zaman encümen heyetleri yani okulun sahipleri dahi okul açıkken okula gitmeleri yasaklandı.

S: Peki 80’li yıllarda bir anda kendinizi Batı Trakya Türkleri davasını savunan insanların arasında buldunuz. O dönemde aklınızdan çıkmayan bir hatıranızı paylaşır mısınız?

1989 Milletvekili seçimlerinde aday adaylığımızın kabul edilmediği halde, “Batı Trakya Müslüman Türkleri oylarınızı bize verin” cümlesinden dolayı 26 Ocak 1990 günü, Gümülcine Bidayet Mahkemesi tarafından 18 ay hapse mahkum edilip doğrudan hapse götürülmemizdi.

3 ay kadar hapiste kalmak unutamadığım bir hatıraydı.

S: Gümülcine Müftülüğü seçim süreci hakkında özet bilgi verir misiniz?

Gümülcine Müftüsü Hafız Hüseyin Mustafa Efendi 2 Haziran 1985’te vefat etti. Vefatından 3 ay kadar önce müftülükte boşalan sekreterlik görevine beni tayin etti.

O gün henüz cenaze kalkmadan yönetim azınlığa danışmadan birini makama tayin etti. Fakat 1913 Atina Andlaşması’nda seçimin nasıl yapılacağı açık bir şekilde beyan edilmişti. Buna rağmen yönetim re’sen birini makama tayin etti fakat azınlık bu tayini hiçbir zaman kabullenmedi.

Yıllarca yapılan istek ve çalışmalardan netice alınmayınca azınlık kendi imkanlarıyla müftü seçimine karar verdi. 1990’lı yılların başlarında, azınlığın zor günler yaşadığı o dönemde, azınlığın önde gelenleri müftü seçimi yapılması için önce ilahiyatçıların bir araya gelerek gizli oyla 3 aday belirlemelerini istediler. Bu üç adayın ismi dönemin bağımsız milletvekiline teslim edildi. O da Cuma namazı kılınan camilerdeki hatiplere bu iç ismi göndererek, hutbe sonrasında halka üç isim okunarak tercih ettikleri kişiye el kaldırmalarını söyleyerek seçim yapmalarını talep etti. Şu şekilde hitap etti: 

3 kişinin isim var. Yavaş yavaş sırayla isimler okunacak. Bu 3 kişiden hangisinin müftümüz olmasını istiyorsanız ellerinizi kaldırın ve böylece de müezzin sayım yapacak. Müezzin tamam deyinceye kadar ellerinizi indirmeyin. Bu şekilde 3 isim de sırayla okundu. El kaldıranlar sayıldı. Müezzin ve hatip tarafından kaydedildi. A kişiye kaç el kalktı? B kişiye kaç el kalktı? C kişiye kaç el kalktı? Böylece bunlar her Cuma namazı kılınan yerdeki seçim sonuçları milletvekilimize teslim edildi. Ve neticede yapılan sayımlarda az önce de ifade ettim. Halkın teveccühü %95 benim üzerimde olunca dönemin milletvekili Yunan Meclisi’nde Din İşleri ve Milli Eğitim Bakanlığına halkın müftü seçtiğini ve bu kişinin müftü ilan edilmesini istediğini beyan etti. Kendisine verilen cevap devlet müftü tayin etmiştir. İkinci bir müftüye gerek yok şeklinde olmuştur.  Ama buna rağmen halk, devletin tayin ettiklerini kabul etmediği için o günden bugüne yani 1990 yılından günümüze kadar iki müftülük vardır.

Halkın seçtiği, yani Müslümanlar Türklerin seçtiği bir müftü, diğer taraftan da devletin tayin ettiği yine bizim aramızdan birileri.

S: 90’lı yıllarda Dr. Sadık Ahmet ile birlikte verdiğiniz mücadelede Türküz dediğiniz için hapse atıldınız. Mahkeme öncesi, mahkeme süreci, hapishane günleri ve sonrasını özetleyecek olursanız neler söylemek istersiniz?

Az önce ifade ettiğim gibi sorular aynı gündem etrafında dolandığı için aynı şeyleri tekrar edebilirim. 1989 yılı Kasım ayında Yunanistan’da genel seçim ilan edildi. Azınlığın da dertlerini, problemlerini meclise taşıma sorunu vardı.  Partilerde milletvekillerimiz azınlığın hakkını savunamadığı gerekçesiyle bağımsız olarak Yunan Meclisine girmek hedefleniyordu.

Bunun için de bağımsız listeler yapıldı. Gümülcene’deki “Güven”, İskeçe’deki “İkbal” listesiydi. Gümülcine’de 1989 yılı Kasım ayında yapılan seçmelerde ben, İsmail Rodoplu ve Dr. Sadık Ahmet aday adayı olduk. Fakat Dr. Sadık Ahmet bir mübaşir vasıtasıyla dilekçesini mahkemeye yatırdı. İsmail Rodoplu ile ben de başka bir mübaşir vasıtasıyla dilekçelerimizi mahkemeye yatırdık.

Mahkeme tarafından adayların onaylandığı liste yayınlandığında benim ve Dr. Sadık Ahmet’in isminin olmadığını gördük. Onaylanan listede sadece İsmail Rodoplu’nun ismi vardı.

Aday olamamamızın sebebi ise başvuru dilekçemizde “Biz sadece Rodop vilayetinden adayız başka bir vilayetten değil” ibaresinin olmaması gerekçe gösterilmiştir.

Tekrar şunu söyleyebiliriz aday olamamıza rağmen daha önceden çıkardığımız duyurudan “Batı Trakya Müslüman Türkleri oylarınızı bize verin” cümlesinden dolayı önce 18 ay hapse mahkum olduk. Önce  Selanik’teki Diyavata (Dudullu) hapishanesine gönderildik. Orada 3 aya yakın rahmetli Sadık Ahmet’le birlikte kaldıktan sonra bir üst mahkeme istinaf mahkemesine müracaat ettik.

İstinaf mahkemesi Patra kentinde görüldü. Mahkeme, yatmadığımız günleri para cezasına çevirerek hapisten çıkmamızı sağladı.

S: 90’lı yıllarda verilen insan ve azınlık hakları mücadelesini bugünkü ile kıyaslamak mümkün mü? Farklar nelerdir? Bugünün avantajları, dezavantajları sizce nelerdir?

Şimdi eğer hatıram beni yanıltmıyorsa bu mücadelenin sonunda, 1991 yılında dönemin başbakanı Gümülcine’ye geldi. Fakat bizim hapse girmemiz bu mücadeleler Avrupa’da da ses getirdi. Bu mücadele her tarafta duyuldu.

1991 yılında dönemin başbakanı Gümülcine’ye gelerek şu kelimeleri söyledi: “İsonomia ve İsopolitia” yani “yasalar önünde eşitlik, haklarda ve görevlerde eşitlik. “

Az önce de bahsettim. Azınlık, Albaylar Cuntası ile birlikte 74’ten 90’lı yıllara kadar bir “geto” hayatı yaşıyordu. Ehliyet alamıyor. Gayrimenkul alamıyor. İnşaat yapamıyordu.

O günden sonra hemen hemen her köyde bir eczane, her köşede bir doktor, her köşede bir diş hekimi, her köşede bir avukatımız var. Yani vatandaşlık haklarımız iade edildi.

Ama! Azınlığın problemi bitti mi? Bitmedi.

Bundan sonra da azınlığın müftülük sorunu halledilmedi. Eğitim sorunu zorlaştı. Kendimize hala özgürce Türk’üz diyemiyoruz. Başında Türk kelimesi geçen, geçmişte var olmasına rağmen dernekler kurulamıyor. Böyle bir ortamın içinde yaşıyoruz. Okullarımızın çeşitli nedenlerden dolayı öğrenci sayıları her gün azalıyor. Bunun birçok nedenleri var. Bunların bir kısmı da baskılardan, zorlamalardan dolayı.

Kısacası şunu söyleyebiliriz. Bu mücadelenin sonunda vatandaşlık haklarımız iyileşti. Ama Lozan Antlaşması ve diğer anlaşmalardan doğan azınlık haklarımız her gün, biraz daha kötüleşti.

S: Batı Trakya’da yaşamaya kararlı olan özellikle genç nesiller ne gibi tavsiyeleriniz olacak?

Şimdi gençlere şunu söyleyebilirim. Evvela biz Yunanistan vatandaşıyız. Burada kendi hakkımızı savunabilmek için Yunanca’yı çok iyi öğrenmemiz lazım.

İkincisi Avrupa vatandaşıyız. Avrupa dillerinden ve bilhassa günümüzde geçerli olan İngilizceyi çok iyi bilmeleri gerekiyor.

Diğer taraftan, her insan gibi, her canlı gibi varlığını idame ettirmek istemesi gibi, bizim de Müslüman Türk olarak yaşayabilmemiz için, var olabilmemiz için kendi dilimizi, kendi dinimizi çok iyi bilmemiz ve çok iyi öğrenmemiz gerekiyor. Yani, her anne – baba çocuğuna başlangıçta dinimizi ve dilimizi çok iyi öğretmeli, ardından yaşadığımız devletin dilini çok iyi öğretmeli, AB vatandaşı olarak da Avrupa dillerinden en az bir dili iyi öğretmesi lazım.  Varlığımızı ancak bu şekilde devam ettirmek mümkün olacaktır. Bu elzemdir, çok önemlidir.

Burada varlığımızı devam ettirmemiz için bilinçli, bilgili, kültürlü olmamız gerekiyor. Bütün gençlerimize de bunu tavsiye ediyorum.

S: Son olarak Batı Trakya Türklerine yönelik mesajınız ne olacak?


Her zaman söylediğim gibi. Dininize, dilinize, kültürünüze sahip çıkın. Birliğimizi, beraberliğimizi bozmak isteyenlere fırsat vermeyin, taviz vermeyin. Bir olalım, diri olalım, güçlü olalılm.

Sayın müftüm! Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.