Türk-Yunan İlişkilerinin Dönüm Noktalarında Batı Trakya Türk Azınlığı’na Etki Eden Olaylar

Türk azınlığın ikili ilişkilerin konusu olmadığını, bu konunun Yunanistan’ın bir iç meselesi olduğu mantığıyla bir yaklaşım sergileme eğilimindedir. Ne var ki azınlık konusunun, Lozan Antlaşması ile bırakıldığımız bu ülkenin tek taraflı tasarrufuna bağlı bir iç mesele olmadığı gerçeğini, en çok bilen taraflardan biri de kuşkusuz Yunan hükümetinin kendisidir.

Yakup KURT

Siyaset Tarihçisi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Görevlisi

Geçen yüzyılın ortalarından itibaren Türkiye ile Yunanistan arasında inişli çıkışlı seyreden ilişkiler, Batı Trakya Türk azınlığına doğrudan sirayet eden sonuçlara yol açtı. Bu gerçek, Batı Trakya Türklerinin azınlık tarihinde hemen hemen hiç değişmedi. Bu durum bize şunu gösterir: Türk azınlık, Türk-Yunan ilişkilerinin ayırılmaz bir unsuru olarak her vesileyle karşımıza çıkmaktadır. Gerçi Yunan hükümeti, 1983 yılından itibaren bu konuda farklı bir konsept geliştirerek Türk azınlığın ikili ilişkilerin konusu olmadığını, bu konunun Yunanistan’ın bir iç meselesi olduğu mantığıyla bir yaklaşım sergileme eğilimindedir. Ne var ki azınlık konusunun, Lozan Antlaşması ile bırakıldığımız bu ülkenin tek taraflı tasarrufuna bağlı bir iç mesele olmadığı gerçeğini, en çok bilen taraflardan biri de kuşkusuz Yunan hükümetinin kendisidir. Unutulmamalıdır ki azınlığa ilişkin olarak Yunan hükümetini tutum değişikliğine sevk eden olay, yine Türk-Yunan ilişkilerinin ihtilaflı başka bir konusu olan Kıbrıs meselesi olmuştur. Yunanistan’ın bu konuda benimsediği tutum değişikliği bile, azınlığın ikili ilişkilerin konusu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Konunun, Türkiye ile neye göre ilişkilendirildiğine baktığımız zaman, buraya 550 yıl hüküm süren Osmanlı döneminin tarihi ve kültürel mirasından başka Batı Trakya’nın el değiştirdiği yüz yıl önce, nüfusun ezici çoğunluğunun (yüzde seksen beş civarında) Müslüman Türklerden ibaret olduğunu görürüz. Demografik durum her ne kadar Türklerin aleyhinde bozulmuş olsa bile, bugün Batı Trakya’da yüz elli bin civarında Türk’ün yaşadığı gerçeği dikkate alındığında, Batı Trakya meselesinin ne denli Türk-Yunan ilişkileriyle ilintili bir konu olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Bu gerçekler bağlamında, konunun tarihsel gelişimine ışık tutabilmek amacıyla bölgede güç dengeleri ile hâkimiyet kuralının nasıl değiştiğine kısaca değinmekte yarar vardır.

1913’te Balkan Savaşları’nın yarattığı derin belirsizlik ve ümitsizlik karşısında bir ara Batı Trakya Türk Cumhuriyeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi) kurulur. Çok ilginçtir; kurulan bu cumhuriyet Osmanlı hükümetinin isteği üzerine kendini feshettikten iki gün sonra Yunan hükümetince tanınır. Ardından, altı yıl boyunca Bulgar işgali altındaki Batı Trakya’yı ilhak etmek isteyen Yunanistan, bölge milletvekilleriyle (çoğu Bulgar parlamentosunda) aralıksız temas kurarak, bölgenin kendine bağlanması karşılığında burada yaşayan Türklere geniş kapsamlı özerklik vaadeder. Bu amaçla, bölge milletvekillerini ikna çabaları 1919 Paris Barış Konferansı öncesi zirveye ulaşır.

1920’de Yunanistan, Batı Trakya’yı ilhak ettikten sonra Venizelos’un siyasi danışmanı olan Vamvakas (ki bu şahıs daha önce Osmanlı Meclisi’ne mebus seçilmiş) bölgede yaşayan Türkleri kastederek “Müslüman halkın huzuru yerinde; buraya otonom bölge mi kurulur Yunan mı gelir, halkın umurunda bile değil.” dese bile, Türklerden olmak üzere bölgeye genel vali atanması vaadiyle o dönem Yunanistan’ın tezine destek veren bazı Türk milletvekilleri, Yunan hükümetinden sözünü tutmasını isterler. Ne var ki bu talebe kayıtsız kalan Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerine karşı samimiyeti de bu vesileyle ilk kez test edilmiş olur.

1923’te, her iki ülke adına yıpratıcı bir savaşın ardından imzalanan Lozan Antlaşması, Batı Trakya Türklerinin kaderini tayin eder. İki ülke arasında savaşı sona erdirip barışı sağlayan bu belge, Batı Trakya Türklerinin anayasası hükmündedir. Geçen yüz yıllık süreçte Türk azınlığın hak mücadelesi bu eksen etrafında yürütülmektedir. Türkiye’nin Batı Trakya Türk azınlığına taraf olması, millî/dinî bağlar nedeniyle antlaşmaya ihdas edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin üstlendiği yükümlülükleriyle ilgili bir konudur. Yunan hükümeti, 1960’lı yılların ortalarına kadar Lozan Antlaşması’nın ruhuna aykırı davranmaktan, genel olarak kaçınmıştır.

1950’li yıllarda Yunan hükümeti, niyetinden bağımsız olarak, Türk azınlığa karşı yapıcı bir görüntü çizmek ister. O dönem Yunanistan, Batı Trakya’nın ilhakına benzer yöntemler takip ederek bu kez başka bir “millî mesele”ye odaklanır. Kıbrıs’ı ilhak etme planı çok daha eskilere dayansa da çeşitli nedenlere bağlı olarak Yunanistan bu konuda acele etmez. Önce, ilhak planının şartlarını oluşturmaya koyulur. 1950’li yıllarda Yunan hükümeti, Batı Trakya Türkleri üzerinden hem Kıbrıs Türklerini hem Türk hükümetini hoşnut edecek bir imajla Kıbrıs konusunu açmaya karar verir. 1952’de, iki ülkenin devlet başkanları Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile Yunan Kralı Pavlos’un katıldığı bir törenle Gümülcine’de Celal Bayar Lisesi hizmete açılır. 1954 yılında BM nezdinde Kıbrıs’la ilgili olarak girişimlerini sürdüren Yunan hükümetince, Trakya Bölge Valiliği’nin yayınladığı bir genelge ile Batı Trakya Türklerinin millî kimliği öne çıkarılarak hem azınlığın hem azınlık okullarının ismi “Müslüman” iken “Türk” şeklinde değiştirilir. Yunan hükümetinin yaptığı bu jestle vermek istediği mesajın amacı, Kıbrıs Türklerini, Batı Trakya Türklerine tanıdığı geniş “özerkliğe” sahip azınlık statüsüne özendirmek ve adanın ilhakını bu yolla kolaylaştırmaktır. Ne var ki Yunanistan’ın bu çabaları Türk hükümeti nezdinde umulan sonucu vermez ve Kıbrıs konusunun kamuoyunda yarattığı infial sonucunda hiç arzu edilmeyen 6-7 Eylül Olayları yaşanır.

1950’lerde Kıbrıs’ın ilhakıyla ilgili olarak yapılan başarısız girişiminden sonra Yunan hükümeti, sonraki yıllarda da Kıbrıs konusundaki umudunu yitirmez; 1967’de, iki ülke arasında başbakanlık düzeyinde gerçekleştirilen Dedeağaç ve Keşan görüşmelerinde bu yönde bir sonuç elde etmeye çalışır. Ne var ki bu kez, Batı Trakya Türk azınlığının, Kıbrıs meselesine referans amaçlı “rol model” olarak öneminin kalmadığı bir dönemde yapılan görüşmelerin sonuç vermemesi üzerine Batı Trakya Türklerinde sorunların katlanarak arttığı bir sürecin yol taşları döşenmeye başlanır. Öyle ki 1967’de Albaylar darbesi ile diktatörlüğe dayalı bir rejim kurulan Yunanistan’da en çok Türk azınlık ile sol hareketler hedef tahtasına oturtulur. O dönem, Türk azınlıkta geniş bir tasfiye hareketi başlatılır. Türkiye’de öğrenim görmüş olan birçok öğretmenin görevine son verilir. Rodop Dağları’nda yaşayan soydaşların kimliğine yönelik özel bir plan oluşturulur. O dönem Azınlık Okulları Sorumlusu Minaidis öncülüğünde, “Pomakları diğer azınlık grubundan ayıran” bir anlayışla söz konusu plan stratejik bir hedef olarak belirlenir. Azınlık Okulları Koordinatörlüğü, Ordu ve Emniyet üçgeni iş birliğinde azınlık ve özellikle Balkan kolu Türkleri yakın takibe alınır. O yıllara ait Yunan arşivlerine bakıldığında bugün “Hıristiyan” öğretmenler dediğimiz kadrolar o dönem “Yunan öğretmenler” tanımlamasıyla Türk azınlığa nasıl davranılacağı konusunda özel seminerlere tâbi tutulur. Bu amaçla kongreler düzenlenip azınlıkta eğitim kurumunun tanzimini ve işleyişini öngören hedefler birer birer tespit edilir.

Türk azınlık aleyhindeki baskıların arttığı 1969 yazında, Türkiye’nin Atina Büyükelçisi İlter Türkmen, Batı Trakya ziyaretini gerçekleştirir. İskeçe’ye bağlı, Lala Şahin Paşa’dan adını alan Şahin köyüne gelen büyükelçi, köy kadınlarının “Kurtar bizi!” sloganlarıyla karşılanır. Büyükelçinin bu ziyareti, bezdirilmiş olan halka moral kaynağı olur. İlter Türkmen, halkın şikâyetlerini dinledikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin her zaman Batı Trakya Türklerinin yanında olduğunu söyleyerek, yoğun bir baskı altında yaşayan bölge insanına moral verir. Ziyaret, halk üzerinde öylesine etki yaratır ki Şahin’de yeni doğan bebeklere “İlter” ve “Türkmen” adları verilir.

O dönem Yunan hükümeti, Batı Trakya Türklerinin yumuşak karnı olarak kabul edilen dinî hassasiyetlerini kullanarak toplumu bölmek amacıyla çeşitli taktikler geliştirir. Eğitim gibi hayati bir müesseseyi kendi uhdesine almak ve bu suretle Türkiye’den Batı Trakya’ya gönderilen öğretmenlerin önünü kesmek amacıyla, algı yönetimi yaparak kendince daha muhafazakâr olduğunu savunduğu alternatif bir eğitim modeli teşvik eder.

Türk azınlık okullarında, iki değişik müfredata dayalı (eski yazı, yeni yazı) eğitim modelini birbirine karşı kutuplaştırıcı birer araç olarak kullanan Yunan hükümeti, 1968’de sosyolojik şartlarını oluşturduğu SÖPA’yı (Selanik Özel Pedagoji Akademisi) kurar. Eğitim ve dinî otorite üzerinden gerçekleştirdiği bu kritik hamlelerle Türk azınlığın uhdesinde ve özerk bir yapısı olan bu kurumlarda aşamalı olarak inisiyatifi tamamen ele geçirir.

1970’li yılların ortalarında Yunanistan’da Cunta yönetiminin miadını tamamlama süreci, Türk-Yunan ilişkilerinde gelişen olaylar bağlamında hızlandı. O dönem Yunan hükümeti Batı Trakya Türklerini millî kimliğinden soyutlamak ve devletin resmî ideolojisiyle uyumlu bir kitle haline getirmek amacıyla “Hellen Müslümanları” şeklinde farklı bir azınlık konsepti geliştirmeye başladı. Cunta hükümetinin azınlığa ilişkin bu perspektifi, sonraki hükümetlerce de aynen benimsenerek devletin azınlık merkezli bürokrasisinde eksiksiz uygulandı.

1974 yılının ilkbaharında, iki ülke arasında Ege’de meydana gelen anlaşmazlık konuları nedeniyle Türk-Yunan ilişkileri çeşitli krizlerle yeniden sınanmaya başladı. “Çandarlı” isimli bir Türk sondaj gemisinin enerji yatakları keşfi için Ege Denizi’ne çıkması üzerine gerilen iki ülke ilişkileri, yaşanacak sıcak dönemlerin hatta, çatışmacı süreçlerin adeta habercisiydi. Bu durum karşısında, ittifakın güneydoğu kanadında kriz yaşanmasını istemeyen NATO, her iki ülkenin aralarındaki sorunlarını görüşmeler yoluyla çözmesini istedi.  Bunun üzerine iki ülke başbakanı Ecevit ile Androutsopoulos 26.06.1974 tarihinde Batı Trakya Türklerinin yaşadığı sorunların da ele alındığı Brüksel’de bir araya geldiler. Tabii, o yıl Yunanistan’la Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren gelişme, Batı Trakya Türklerinin sorunu ile Ege’deki anlaşmazlıklardan çok, ondan daha hızlı gelişen Kıbrıs’taki hadiseler oldu. Daha önce benzer krizlerde olduğu gibi, bu kez de Türk Yunan ilişkilerinin olumsuz seyri, Batı Trakya Türk azınlığına doğrudan sirayet etmeye başladı.

Brüksel’de yapılan iki ülke başbakanının görüşmesine değinen Ellinikos Vorras gazetesinin “Η γνώμη μας” (Görüşümüz) köşe yazısındaki yorumunda, iki başbakanın masasına konulan Batı Trakya meselesine atıf yapılmaktaydı. Konular arasında, karşılıklı olarak azınlıkların da ele alındığı görüşmeye değinilen yazıda, Türk azınlığa yönelik Yunan hükümetince izlenecek siyasetin ana hatlarına yer verilmekteydi. Yazıda, Bülent Ecevit’in daha önce yazmış olduğu ve Türk- Yunan dostluğunu konu alan şiirine ilişkin yapılan yorumda, “uslanmaması halinde Türk Başbakanı’na Atinalı dostu tarafından nasıl bir ders verileceği” belirtildikten sonra, konu dönüp dolaşıp Batı Trakya Türklerine getiriliyordu. Gazetenin köşe yazısında, Türklerden kimlerin Batı Trakya’da kalacağını, kimlerin gideceğini, zihninde somutlaşan Yunan hükümetinin planına ilişkin önemli ipuçları gün ışığına çıkıyordu. Irkçılık duygularının beslendiği bir mantıkla kaleme alınan yazı, Türk olduklarını savunanların Batı Trakya’dan gönderileceğini, Türk kimliğini reddedip kendilerini “Hellen Müslümanları” olarak tanımlayanların ise Batı Trakya’da mutlu bir biçimde yaşayacaklarını ifade ediyordu.

Bugünden geriye dönüp yaşanan çeşitli olaylar gözümüzün önüne getirilerek resmin tamamına bakıldığında, yaklaşık elli yıl önce kaleme alınan o yazıyı hangi elin yazdığını ve nasıl bir motivasyonla yazıldığını anlamak, bugün çok daha kolaydır. Geçen elli yıllık dönemde vatandaşlıktan atılmış; evi, köyü, akrabası ve komşusuyla ilişkisi kesilip vefat eden yakınlarının cenazesine dahi gidemeyen, altmış bin civarında Batı Trakyalı Türk’ün anayasal ve uluslararası hukuk belgeleriyle güvence altına alınan haklarının nasıl çiğnendiğini yaşayarak tanıklık ettik. Onlarca yıl süren baskıcı ve inkârcı uygulamalar sonucunda Batı Trakya Türklerinin kültürel varlığını hayatta tutan başta eğitim ve dinî müesseselerin nasıl yozlaştırıldığını yaşayarak gördük. Bugün, toplumun gözünde saygınlığı düşürülen azınlık okullarından insanları soğutmak amacıyla, akla gelebilecek her yola başvurulmaktadır. Vakıflarımız ve dinî kurumlarımız tıpkı eğitim kurumu gibi, azınlığın Türk kimliğinin imhasına yönelik devletin birer payandası olarak iş gören kukla yönetimlere teslim edilmiş bulunmaktadır.

1981 yılında, Yunanistan’da “Allagi” (Değişim) sloganıyla halka eşitlik vaat ederek iktidara gelen PASOK, azınlık çevrelerinde derin bir düş kırıklığı yarattı. 1983 yılında, Türkiye ile Yunanistan arasında çeşitli anlaşmazlık konularının sürdüğü bir dönemde, Kıbrıs Türkleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurduklarını ilan ettiler. Bu gelişme üzerine, PASOK hükümeti Batı Trakya Türkleri üzerinden cevap verdi.  Albaylar Cuntası döneminden Türk ismini taşıyan kuruluşlardan kala kala üç tarihî kuruluş olan İskeçe Türk Birliği, Gümülcine Türk Gençler Birliği ve Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği’nin tabelaları indirilerek bu kuruluşların kapatılması talebiyle dava açıldı. O gün bugündür, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yunanistan’a verdiği çeşitli mahkûmiyet kararlarına rağmen, adı geçen kuruluşların resmî faaliyetlerine uygulanan yasaklar devam etmektedir.

1974 yılında, gazetede çıkan köşe yazısı sahibinin sözünü ettiği Batı Trakya’dan Türkleri gönderme ve “Helen Müslümanları”nı mutlu yaşatma konusuna gelince, şu tespiti yapmak isteriz: Ait oldukları toplumun isminin kullanılmasına konulan yasağa ve çeşitli baskılara karşı kimliklerini reddetmeyerek bugün Batı Trakya’da yaşayan Türklerin sayısının hiç de azımsanamayacak düzeyde olduğunu belirtmek gerekir. Ne var ki üç maymunu oynayan Batı’nın ikiyüzlülüğünden cesaret alan Yunan hükümetinin kurduğu tuzakları görmeyip, azınlık kurumlarının yok oluşuna maalesef sesi çıkmayanlar da vardır. Elli yıl önce vaat edildiği gibi, ülke nimetlerinin kapıları ardına kadar açılan; az da olsa, duruma göre Türk kimliğini reddederek kendilerine “Helen Müslümanları” denilmesinden alınmayan Batı Trakya’da müreffeh ve mutlu bir kesimin bulunduğunu, bu vesileyle kabul etmek gerekir.

Bu gerçekler ışığında azınlıkta toplum mühendisliği yapmakla görevli siyasî/bürokratik odakların nihai hedefi, Batı Trakya’da Türk azınlık yerine, aidiyet ve kimlik konusunu aşmış, Helenizm idealine bağlı bir kitle inşa etmektir. Bu amaca yönelik olarak meçhul bir el tarafından özendirici vaatlerle özellikle genç nesillerin kaygan ve oldukça tehlikeli zeminlere çekilmek istendiği dikkatlerden hiç kaçmamaktadır. Geleceğe önemli bir projeksiyon görevi gören, geçen elli-altmış yıllık dönemin birikimiyle, Türk azınlığın kimliğini hedef alan planlara dur denilmezse, elli yıl sonra ömrü yetenlerin nasıl bir azınlık toplumunda yaşayacaklarını bugünden öngörmek pek güç olmasa gerek.