Hanımların aile ve toplum yapısındaki rolünün farkında olduğundan, onların da ilim öğrenmesi, bunun için İmam Hatip Okullarına girmesi gerektiğini savundu. Dernek faaliyetleriyle, Ankara ile temas kurarak talepleri bizzat iletmesiyle iş olgunlaştı. 1969 yılında, Türkiye’de ilk defa Isparta’da Kız İmam Hatip Okulu’nun temelleri atıldı. Fakat bir iki yıl sonra, ordunun yönetime müdahale ettiği 12 Mart Muhtırası’yla, 1972’de yürürlüğe konulan ilgili yönetmeliğin 117. maddesi ile kız öğrencilerin İmam Hatip Okullarında okumaları yasaklandı. Yakın tarihimize baktığımızda görülen şudur: Bu tür yasaklar, halkımızın mücadele azmini artırmıştır.
Kemal Kahraman
Dr., Tarihçi-Yazar

Bugün “dava adamı” dediğimizde, ne yazık ki hayal dünyamıza gençliğimizde olduğu kadar güçlü bir imaj hücum etmiyor. Necip Fazıl, “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koymak” derken ne ifade etmek istemişti? Karşılık beklemeden gece gündüz ülkesine, milletine, inancına hizmet etmeye çalışan; bu yolda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan, coşkulu bir imanın heyecanını yaşayan, sürekli öğrenmeye çalışan, bildiklerini çevresiyle paylaşan… İşte böyle fedakâr, cefakâr, hizmetkâr ama aynı zamanda cüretkâr bir insan tipi.
Herkesin kendine daha yakın bulduğu dava adamı veya adamları vardır. Onlar, arkalarında güzel eserler bırakarak bu âlemden ayrıldılar. Ama nice inanmış gönüllerde yaşamaya devam ediyorlar. Hayatları, sözleri, yazıları rehber oldu; haklarında çok şey söylendi, nice yazılar, şiirler kaleme alındı. Onlar, önden giden atlılardı. Bugün elimizde ne varsa, onların bıraktığı mirastır:
Onlar gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.
O zaman, “bu yanda” olan rahmetli Erdem Bayazıt’a bu mısraları yazdıran neydi? Evet, ancak bizzat yaşayanların anlayabileceği, hatıralarda kalan bir dönemden söz ediyoruz. Ülkemizin yakın tarihinde, her on yılda bir idari yapıyı kuvvet zoruyla yeniden düzenlemek alışkanlık haline gelmişti. Siyasete yapılan bu müdahalelerde, nice inanmış adam, bugün tahmin edemeyeceğimiz sebeplerle ülkesinden ayrıldı; hapislerde uzun yıllar geçirdi, hukukun askıya alındığı ortamda nice işkenceler gördü.
Toplumumuz, yaşanan o travmaların etkisinden kurtulabilmiş değildir. İşte, böyle bir dönemde aktif şekilde yaşamış; mütevazı şartlara rağmen inandığı yolda elinden geleni ortaya koymuş; bunun için zamanı geldiğinde bedel ödemekten kaçınmamış bir şahsiyeti konu alacağız bu yazımızda.
Isparta’ya gittiğinizde, caddede, sokakta, iş yerlerinde, şehrin yerlilerine, esnafa — tabii ki belli bir yaşın üstündekilere — “Halit Hoca kimdir?” diye sorduğunuzda, size “Ah o günler!” diye bakarak, “Rahmetlinin çok hizmeti oldu.” diyecek insanları hala bulabilirsiniz. İnsanlar onu en son; ak sakalı, başında takkesi, üzerinde mütevazı ama temiz, düzenli kıyafeti, daima gülümseyen yüzü, gördüğü herkese selam verip hatırını soran pir-i fani haliyle hatırlayacaktır. Evet, onun yanından selam vermeden, üç beş kelam etmeden, duasını almadan geçemezdiniz. Böyle insanları bulmak ne yazık ki giderek zorlaşıyor.
Halit Hoca’nın gençlik çağında yaşadığı bir “macera” dikkat çekicidir. 50’li yılların hemen başında, Ankara’da askerliğini yaparken Kore Savaşı patlak veriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, sosyalist dünyaya karşı ABD’nin başı çektiği Batı ittifakı tarafında tercihini yaptığından, Kore Savaşı’na asker gönderme kararı alınıyor. Türk askeri trenlerle İskenderun’a, oradan gemilerle Kore’ye sevk ediliyor. Halit Hoca, hasta haliyle bu uzun gemi yolcuğuna katlanıyor. Muhabere bölüğünde telsizci olarak katıldığı savaşta, aktif olarak cephede yer alıyor. Sonuçta gazi madalyası kazanıyor. Dönerken Kore halkının onlara minnet ve şükranlarını sunmaları, hediyelerle uğurlamaları önemli hatıraları arasındadır. Bu uzun yolculuk, muhtemelen bundan sonra hayatında yapacağı yolculuklar için ona azim ve cesaret kazandırıyor.
Çalışma hayatı, Diyanet teşkilatında müezzin olarak görev yaptığı Ankara’da başlıyor. 1950’lerde, Gölbaşı civarında bir camide görev yaparken güçlü ve yanık sesiyle dikkatleri çekiyor. Aynı zamanda musikiye ilgisi de var. Mustafa Sağyaşar’la tanışıyor, zaman zaman görüşüyor. Karşılıklı ezan okuyorlar. Sağyaşar’ın Ankara Radyosu ile teması olduğundan, onu radyo stüdyolarına götürüp yanık sesiyle ezan okutuyor ve kayıt yapılıyor. Bu kayıtların TRT arşivinde bulunduğu tahmin ediliyor. Halit Hoca’nın musiki ve makamlarla ilgili oldukça geniş bilgisi o günlere dayanıyor. Onun, vakte göre tercih ettiği Sabâ, Hicazkâr, Rast veya Nihâvend makamında okuduğu ezanlar, aşr-ı şerifler görev yaptığı camilerin kubbelerinde, minarelerinde yankılanıyor.
İnanç ve değerlerine bağlı bir ilimiz olan Isparta, Menderes iktidarının daha ilk yıllarında, 1951-1952 döneminde İmam Hatip Okulu’na kavuştu. Tek parti mağarasından kurtularak biraz ışığa kavuşur gibi olan halkımız, o zaman memlekete hâkim olan elitlere karşı varlık gösterebilmek için, çocuklarının kimliklerini koruyarak bir yerlere gelebileceğini düşündükleri bu okulları bir kurtuluş yolu olarak gördü.

Esasen, munis bir tabiata sahip olan Isparta halkı, İmam Hatip Okulu’na verdiği destekle yetinmedi; isteyen kızların da böyle bir okulda eğitim alması için toplum öncüleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla yapılan çalışmaların yanında yer aldı. İşte bu dönemde Halit Hoca, Ankara’dan Isparta’ya tayin olmuş; yaşıyla olduğu kadar bir mücadele adamı olarak da olgunluk devrine doğru ilerlemekteydi.
O, Diyanet teşkilatındaki resmi görev tanımıyla yetinecek yapıda değildi. Ülkesi ve milleti için daha fazla bir şeyler yapmak istiyordu. Hanımların aile ve toplum yapısındaki rolünün farkında olduğundan, onların da ilim öğrenmesi, bunun için İmam Hatip Okullarına girmesi gerektiğini savundu. Dernek faaliyetleriyle, Ankara ile temas kurarak talepleri bizzat iletmesiyle iş olgunlaştı. 1969 yılında, Türkiye’de ilk defa Isparta’da Kız İmam Hatip Okulu’nun temelleri atıldı. Fakat bir iki yıl sonra, ordunun yönetime müdahale ettiği 12 Mart Muhtırası’yla, 1972’de yürürlüğe konulan ilgili yönetmeliğin 117. maddesi ile kız öğrencilerin İmam Hatip Okullarında okumaları yasaklandı. Yakın tarihimize baktığımızda görülen şudur: Bu tür yasaklar, halkımızın mücadele azmini artırmıştır. Aynı dönemde İmam Hatiplerin orta kısmı da kaldırıldı.
Ana fikir bellidir; çocukların lise çağına kadar, yani şahsiyetleri oluşuncaya kadar mümkün olduğunca İslam’la temasını engellemek. Bu durum, günümüzde uygulanan zorunlu eğitim konusunda uyarıcı bir örnek olarak görülmelidir. Öte yandan, İmam Hatiplere meslek lisesi statüsü verilmesi, çok sayıda mezunun bütün üniversite bölümlerine girmesini sağladı. Sonraki yıllarda ülkemizdeki insan kaynakları envanterinde büyük değişimler yaşandı.
Zaman geçtikçe, toplum taleplerinin baskısıyla Isparta’daki çalışmalar meyvesini verdi. Ülkemizdeki ilk Kız İmam Hatip Okulu açıldı. Fakat iş, okulun açılmasıyla bitmiyordu. Halit Hoca, okul açılsın diye Ankara ile Isparta arasında mekik dokuyarak verdiği mücadeleden sonra, şimdi de aileleri kızlarını bu okula vermeleri için ikna etme çalışmalarına başladı. Enerjisi yüksek, konuşkan, esprili bir tabiatı olması ve insanlarla kolay iletişim kurması, ona büyük avantaj sağlıyordu.
Herhangi bir yoldan geçerken insanları görmezden gelmek ona göre değildi. Akranlarına, büyüklerine ve küçüklerine onların hoşlanacağı şekilde selam verir, hâl hatır sorardı. Kendi zamanında Anadolu şehirlerinde gayet hoş karşılanan bu davranış biçimi zamanla yadırganmaya başlasa da, yaşı ilerledikçe bu defa gösterilen toleransla alışkanlığını devam ettirdi. İlginç olan, büyük şehirlerde birbirini görmezden gelen insanların bu davranışı ilk bakışta yadırgayıp “Ne tuhaf adam, hiç tanımadığı halde selam veriyor!” dese de, esasen bundan gizli bir hoşnutluk duymasıdır. Belli ki şehir kültürü, insanları ikiyüzlü olmaya zorluyor.
Isparta Kız İmam Hatip’ten nice vatan evladı yetişti, büyüdü, evlendi; çocuklara, torunlara karıştı. Onların namazlarında, dualarında, hayırlı işlerinde hep Halit Hoca gibi erlerin, erenlerin bir zamanlar yaptığı fedakâr çalışmaların katkısı vardır.
Halit Hoca’nın gençlik yıllarındaki önemli bir detay, babasını müezzinliğe teşvik etmesidir. Esasen bir marangoz ve inşaat ustası olan; kendi evini en ayrıntısına kadar yapabilen babası, Isparta’nın en eski camilerinden Kutlu Bey ya da Ulu Camii’nde görev yaptığı için “Ulu Cami Müezzini Süleyman” olarak tanındı. Isparta ahalisi onu, yanık sesiyle olduğu kadar halim selim, güler yüzlü tabiatıyla da hatırlıyor. İşlerine, camilerine, cemaate hizmet için büyük özen gösteren bu tür insanların nesli ne yazık ki azalıyor.
Isparta esnafından birinin onunla ilgili anlattığı bir hikâye halen hatırımdadır. Süleyman Hoca bir gün cami şadırvanında abdest alan bir hemşerisinin yanına geliyor. Ona, “Senin bu yaptığını gâvur yapmaz!” diyor. Adam şaşırıyor; müezzin Süleyman gibi halim selim bir insandan böyle agresif bir ifade beklemiyor. “Ne yapmışım ben, hocam?” diye şaşkınlıkla soruyor. Müezzin Süleyman da diyor ki; “Abdest alıyorsun ya… Bunu yapmak için Müslüman olmak lâzım!” diye gülümsüyor. O, hilim sahibi olduğu kadar esprili bir insandır. Oğluyla birlikte Isparta insanının zihninde derin ve güzel izler bırakmıştır.
Daha celalli, enerjik bir tabiatı olan Halit Hoca, hayatını cemiyete vakfetmiş gibidir. Genç ve dinamik olduğu yıllarda hiç durmuyor. Resmi işleri dolayısıyla Ankara ile teması olduğundan, bir derdi olan ona geliyor. İl milletvekilleri liderlik, tören ve şölen peşinde koşarken, o herhangi bir karşılık beklemeden evlere gidiyor, insanları evine davet ediyor, gerektiğinde Ankara’da iş takip ediyor, gençlere iş bulmaya çalışıyor. Siyasi çizgisini belli etmekten kaçınmadığından, o dönemin iktidardaki siyasileriyle, bürokrasisiyle sık sık karşı karşıya geliyor. Ama mücadele azmini hiç kaybetmiyor.
Isparta’daki pek çok derneğin ya başında ya da yönetiminde yer alıyordu. İslam’a ve millete hizmeti şiar edinen teşkilatlara katılıyor, yayınlarını tanıtıyor, mesajın yayılması için elinden geleni yapıyordu. Onun dünyasında “siyasi olan” ve “olmayan” diye bir ayırım yoktu; bütün sosyal faaliyetler, içinde siyasi bir anlam da taşır. Bu nedenle memur refleksiyle dönemin çekincelerine kapılmadan, içinden geldiği gibi çalışma yapmayı tercih etti.

(Babası Müezzin Süleyman Sami Bey)
Meydanlara çıkılacaksa, o da çıktı. Yürüyüşlere katıldı. Bir konferans varsa, en önde gitti; çevresini de gitmeye teşvik etti. Mesela, Necip Fazıl’ın Isparta’ya gelip konferans vermesi onun önemli hatıraları arasında yer alır. Mahmut Sami Efendi Isparta’ya geldiğinde sohbetlerine katıldı; onun işaretiyle yanında oturma mutluluğuna erdi. Ortaöğretim olsun, üniversite olsun; öğrencilere sahip çıktı. Yeri geldi, onlarla sohbetlere katıldı; yeri geldi, evlenmelerine vesile oldu. Başı sıkışanlar, Halit Hoca’nın elinden geldiğince yardımcı olacağını biliyordu.
Bunca sosyal faaliyetin arasında, kitaplarla yakın bağlantısı vardı; devamlı alıyor, okuyordu. Ama o, pasif bir okuyucu değil; eline kalemi alıyor, yeri geldikçe satırların altını veya üstünü çizmeden yapamıyordu. Kitaplığındaki birçok kitaba baktığınızda, okunmuş mu yoksa yazarıyla bir kapışma mı yaşanmış, anlayamazsınız. Ne de olsa o bir mücadele adamıdır. Okuduklarını, bildiklerini herkesle paylaşmaya çalıştı. Bunun için merkezde, Seriyye adıyla bir kitabevi bile açtı. Halit ismine de, “Seriyye” yakışır tabii. Bu kitabevine gittiğinizde, ticari bir kuruluş olmadığı hemen anlaşılıyordu. Üsküdar’daki meşhur “Attar Dükkânı” veya “Eskişehir Yediler Kitabevi” gibi mekânlarla aynı kumaştan olduğunu düşünebiliriz. Tabii, daha mütevazı bir yerden söz ediyoruz.
Halit Hoca, uğrayabildiği zaman burada gençlerle sohbet ediyor, genellikle kitapları ücretsiz veya okuyup getirmek üzere ödünç veriyordu. Bizim insanımız böyledir; kitap ve ticaret kelimelerini birbirine yakıştıramaz. Tabii, kitabı para vererek alanlar da olmuştur. Beklendiği gibi, bu iş yürümedi. Halit Hoca, zamanla kitabevini kapatmak zorunda kaldı.
Peki, o yıllarda bu kadar aktif, fedakâr bir hoca olacak da faaliyetleri yurt içiyle sınırlı kalacak; bu olabilir miydi? Olmadı. Halit Hoca, gerek Diyanet kurumu adına gerekse kendisine yakın olan bir sivil toplum kuruluşu adına çeşitli Avrupa ülkelerine görevli olarak gitti: Fransa, Almanya, Hollanda şehirlerine, özellikle Ramazan aylarında… Oralarda, türlü imkânsızlıklar içinde, görevlendirildiği camilerde vaazlar verdi, namazlar kıldırdı, çocukları okuttu. Bu vaazlar, o günün tekniğiyle VHS veya Beta kasetlere kaydedildi. Yokluk içinde, insanlarda nasıl bir enerji olabileceğini orada daha iyi görüyorsunuz.

12 Eylül Darbesi’ne doğru, faaliyetleri adeta olgunlaşma evresindeydi. Isparta’da, böyle bir zamanda siyasi anlamda ilk akla gelebilecek isimler arasındaydı. Öyle de oldu; yakından takip edildi. Bir gün, küçük çocuklarının gözleri önünde evinden alıp götürdüler. Cezaevinde yaşadığı dram — yaşı dolayısıyla kendisine olmasa da gençlere yapılan işkenceler — birçoğunun geri dönülmez şekilde travmalar yaşaması, mücadele azmini zayıflatmadı.
Bir dram da evinde yaşanıyordu. Çocuklar evde yalnızdı; ne yiyip içecekleri belli değil, komşular darbe zamanı gözaltındaki birinin evine gitmeyi göze alamıyor. “Dimnit” diye sevdiği, göz nuru kızı ile çocuk yaştaki oğlu, yalnızlığın içinde olgunlaşıyor. Halit Hoca, bir süre Yusufiye mektebinde gençlere dersler verdikten sonra, işin hukuka intikal etmesiyle serbest kalıyor.
Halit Hoca’nın göz ardı edilemeyecek önemli bir özelliği, sanata hem ilgi duyması hem de tabiatı itibariyle yatkın olmasıdır. Musikiye olan yakınlığından bahsetmiştik. Hat sanatıyla da, elleri titreyip yazamayacak hale gelene kadar ilgilendi. Bu sanata, resim de eşlik ediyordu. Evinde hat ve resim sanatıyla ilgili her türlü malzemeyi bulmak mümkündü: kamışlar, kalemler, hokkalar, mürekkepler, fırçalar, boyalar, kâğıtlar, pelürler, şövaleler…
Tabii, aynı zamanda etrafta eskiz halinde başlanmış, ilerlemiş veya tamamlanmış hatlar ve resim örnekleri de bulunuyordu. Yazdığı hatların çevresini çiçek desenleriyle süslemeyi seviyordu. Isparta başta olmak üzere, gittiği yerlerde; camilerde veya dostlarının evlerinde, onun büyük emeklerle yazıp desenlediği Çehar’ları ve hat sanatı örneklerini görebilirsiniz. Aynı faaliyeti, hizmet için gittiği Avrupa şehirlerindeki camilerde de yaptığından, oralarda da eserlerine rastlayabilirsiniz. Yaşadığı ortamı kısa zamanda atölyeye çeviriyordu.
Okumaya düşkünlüğü kadar yazmaya da meraklı idi. Yayınlamak üzere değil de kendisi için, belki de çocukları için günlük şeklinde notlar aldığı çok sayıda defteri mevcuttur. Yazma eyleminin önemli bir yanı, şiirleriydi. Yalnız kaldığında, duygularını şiir formunda ifade etmeyi severdi. Tabii, vezin, kafiye de olacak… Bu şiirlerde neler yoktur ki! Memleketin ve dünyanın ahvali, şikâyetler, dualar, sevgiler, hicivler…
Halit Hoca, eski insanlarda olduğu gibi, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadı. Antalya’da bir dostunun cenaze namazına katıldı. Dostu, Varsak Mezarlığı’na defnedilince, yanındakilere taze mezarın hemen yanını işaret ederek, “Oraya da beni defnetseniz!” diye talepte bulundu. Üzerinden bir iki hafta geçmişti ki, kendisi de dar-ı bekaya irtihal etti. Vefatından bir gün önce evlatlarına, “Artık vaktimiz geldi,” diye haber verdi. Ertesi sabah, evinde oturmuş, koltuğa yaslanmış, önünde sayfaları açık Kur’an-ı Kerim olduğu halde bulundu. Mezar taşında yer alacak şiiri yazmayı da ihmal etmemişti. Kendisi gibi sanatkâr olan evlatları, babalarının mezar taşına söz konusu şiiri nakşettirdi:
Acı tatlı işte ömür bitti
İslam’ın ihyası gaye ve ümitti
Dolaştım Dünyayı İslam için
Dünyadaki Dünyada kalır Hakkı seçin
Akıbet ölümdür Dünya fani
Rıza-i Hakka sarıl ancak o baki
Ben de yaşadım işte oldum haki
Fatiha’yı unutma ki hem sana da nafi
Süleyman Sami Oğlu Hüseyin Halit Çakan
Ömrünü davasına adayan bir diriliş eri daha, sevdiğine kavuştu. Çağları aşarak gelen kutlu mesaj, onu yeni zamanlara taşıyacak yeni erlerini bekliyor.
