Unutulmamalıdır ki; ekmeği adaletle taksim eden, emeğe hakkını veren, refahı adil biçimde paylaşan yönetimler payidar olur.
İdris ŞEKERCİ

Asırlardır hafızalarımıza kazınmış, anlamı derin ve yol gösterici Hz. Ömer (r.a)’e atfedilen bir söz vardır: “Adalet mülkün temelidir.” Devletin varlık felsefesini özetleyen bu kadim ilke, yalnızca geçmişin değil, bugünümüzün ve yarınımızın da temel dayanak noktasıdır. Devleti ayakta tutacak bu hal egemen olmadığı takdirde, abat olunmaz bir illetle malul olmakla sonuçlanacak zulmün iktidarına kapı aralanır. Bu ilkenin özüne ve çağrısına —bugün—her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir süreçten geçtiğimizi ifade etmek abartı mı olur, bilemedim.
Son dönem TRT dizilerini farklı bir bakış açısıyla izlemeye gayret ediyorum. Verdiği satır arası mesajlarla toplumun genetik kodlarını ifsat eden yabancı yapım dizi ve filmlerden sonra, görece yerli üretim sayılabilecek bu dizilerde verilen subliminal mesajlara dikkat etmeye çalışıyorum. Dizi ve filmlerin hakikatin tebliği ya da beyanı için n e kadar kullanışlı alan olduğunu artık tartışmaya bile gerek olmadığını ifade etmeliyim. En son izlediğim Fetihler Sultanı Mehmet dizisinin bir bölümünde geçen diyalog, bu konudaki düşüncelerimi daha da pekiştirdi. Sadrazam Paşa’nın Şehzade Mustafa’ya yönelttiği sorular ve verdiği öğütler, Peygamber Efendimiz’in “Çalışanın alın teri kurumadan emeğinin hakkını/ücretini veriniz” sözünü yeniden anlamaya davet ediyor. Devletin işveren sıfatıyla muhatap olduğu bu sözün doğru anlaşılması ve gereğinin yerine getirilmesi, en az hukuk kadar mülke/ iktidarlara temel olacak bir ufuk ortaya koyuyor.
Devlet, memur ve işçi olarak iki ayrı sınıf olarak vatandaşından hizmet satın almaktadır. Birini diğerine tercih etmesi de birbirinin alın teri karşılığı aldığı ücret üzerinden hesaplaşmalarına zemin sunması da doğru değildir. Gelelim malum dizide geçen Sadrazam Paşa’nın sözlerine:
“Devlet iki temel esas üzerine var olur: Biri ekmek, diğeri ise kılıçtır.
Devlet ekmek ve pusat ile var olur; ancak hangisiyle ayakta durur, korunur?
…
Mahir kılıç düşmanı zelil eder; lakin aç olan çerinin elinden düşer. Nizam, ekmek ve kılıç ile var olur; ancak ekmek ile korunur, ekmek ile ayakta durur. Zira ekmek, pusat tutan bedeni diri tutar.”
Ve sorunun cevabı açıktır:
“Devlet ekmek ile ayakta durur; kılıç ise ekmeği adaletle taksim etmeye yarar. Ekmeği çalmak isteyene korku salar, ekmek için nizamı korur. Üleşen, ekmeği adaletle taksim etmeyi bilen; bey olur, han olur, sultan olur.”
Bugün, Sadrazam Paşa ile şehzade arasında geçen diyalogda ifade edilen “kılıç” metaforunun güncel ifadesi olan savunma sanayiinde elde ettiğimiz başarılar, hepimiz için gurur vesilesidir. Yerli ve millî üretimlerin ulaştığı seviye, Türkiye’nin küresel ölçekteki konumunu her geçen gün daha da güçlendirecektir. Aynı şekilde yapılan yollar, köprüler ve dış politikadaki kazanımlar da bağımsız Türkiye idealinin önemli yapı taşlarıdır.
Ancak, bir devletin gelişmişlik ölçütü sadece güvenlik ve kalkınma göstergeleriyle sınırlı olamaz. Gücü temsil eden “kılıç” ne kadar önemliyse, toplumun huzur ve refahını temsil eden “ekmek” de bir o kadar hayati öneme sahiptir. Dış tehditlere karşı güç kullanmak elzemdir; fakat içerideki düzenin ve toplumsal barışın teminatı, emeğin ve alın terinin bihakkın karşılığının verilmesidir.
Yoksulluğun sembolik ifadesi olan “boş tencere” ile ilgili Türk siyaset tarihinde meşhur bir söz vardır:
“Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur.”
Hepimiz iyi-kötü çarşı pazar fiyatlarını, gıda fiyatlarında kontrolü ele geçiren zincir marketler nasıl sınandığımızın farkındayız. Tekelleşen gıda sektörünü regüle etmek için kurulan Türkiye Tarım Kredi Kooperatifleri marketlerinin, malum zincir marketlere nasıl da uyum sağladığı TÜBİTAK tarafından akıllı telefonlar için üretilen “Market Fiyatları” uygulaması üzerinden rahatlıkla mukayese edilebilir. Dört kişilik bir ailenin aylık ortalama gıda harcaması (açlık sınırı) tutarının 28 bin TL civarında, gıda ile birlikte tüm temel ihtiyaçlar için haneye girmesi gereken toplam gelirinin (yoksulluk sınırının) 90 bin TL üzerinde olduğunu dikkate aldığımızda durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır. Artan fahiş kira fiyatlarını da hesap ettiğinizde, dört kişilik bir ailenin geçimi için o haneye kaç asgari ücret girmesi gerektiğini hesap etmek zor olmasa gerekir.
Devleti ayakta tutan unsur, vatandaşın sofrasına giren ekmektir. Mutfakta yangın büyürse ne devlet ne de yönetim ayakta kalabilir. Pandemi, deprem ve EYT’nin sebep olduğu ekonomik yüke ilaveten, küresel sorunların da devlete yüklediği maliyetin farkındayız. Nimet-külfet dengesi noktasında adaletin incindiğini görmek için fazladan istatistiki bilgilere gerek olmadığı ortada. Zengin-fakir arasındaki uçurumdan, zihinsel karşı oluşlara rağmen zengini daha da zenginleştiren kapitalist paradigmanın zorunlu gerçeğimiz olduğu bir durumla karşı karşıyayız. İstanbul’da yapılan “Eğitimde Dekolonizasyon” başlıklı toplantıda “Eğitimde dekolonizasyon yalnızca tarihsel bir hesaplaşma değil, özgürce ve kendi köklerinden güç alarak geleceğe kendi irademizle yön verme mücadelesidir.” denilmiştir. Ortaya konan bakış açısı, “sömürgesizleşme” iradesinin sadece eğitimle sınırlı olmaması gerektiği hakikatini ortadan kaldırmaz. Küresel kapitalist düzene başkaldırı sadece zihinsel düzlemde kalmaya devam ettiği sürece yoksulluk ve sosyal adaletsiz gelir dağılımı makus talihimiz olmaya devam edecektir.
Devletin, bir an önce varlık nedeni olan milletin anlam dünyası ile cüzdanı arasındaki imtihanı ortadan kaldıracak esaslı çözümler üretmesinin vakti gelmiştir. Devlet bürokrasisinin, milletin derdine derman olacak mecburi istikametler yerine iç sesine kulak vererek “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” şiarıyla yan etkisi olmayan, şifa içerikli yerli reçeteler sunmalıdır. Toplumun bir kesimini ötekine hasım eden gelir adaletsizliğine son verecek, çalışanlar arasında eşit işe eşit ücret dengesini sağlayacak personel rejimi ile mutfaktaki yangını söndürecek yeni bir yol açmalıdır.
Mülkün temeli olan adaletin gereği olarak:
• Devletin, emeğin hakkını gözeterek ekmeği adaletle taksim etmesi,
• Ekmeği küçülten yolsuzluklara engel olması,
• Kamu çalışanlarının emeğini koruyacak düzenlemeleri hayata geçirmesi bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Unutulmamalıdır ki; ekmeği adaletle taksim eden, emeğe hakkını veren, refahı adil biçimde paylaşan yönetimler payidar olur.
