Seyyid Kutub, İslam’ın Sosyal adaleti, geniş kapsamlı insani bir adalet haline getirdiğini ve onu güçlü iki temel nokta üzerine oturttuğuna dikkat çeker. Bunlardan birincisi insan vicdanı, diğeri ise, toplum çerçevesi içerisinde söz konusu olan kanuni yükümlülüklerdir. Zekât, sadaka, miras, nafaka ve devletin kamu mallarını adil biçimde dağıtması bu dengenin araçlarıdır. Toplumun zengin kesimi, servetiyle Allah’ın emaneti bilinciyle davranmakla yükümlüdür.
Nihal PAKIRDAŞI

Mısır’ın İngiliz işgalinden kurtulması için çalışan el-Hizbü’l-Vatanî’nin aktif bir üyesi olan, Hindistan kökenli el-Hâc Kutub b. İbrâhim’in oğlu olan Seyyid Kutub (1906-1966), İngiliz işgalinin etkilerinin hâkim olduğu bir zamanda dünyaya geldi. Bu ortam, Mısır’da hem ulusal bağımsızlık arayışlarının hem de modernleşme ve kimlik tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemi ifade ediyordu. 20. yüzyılda hüküm süren Batı sömürgeciliği, Mısır’da başlatılan sekülerleşme faaliyetleri ile toplumsal yapının erozyona uğramaya başlaması, İslam toplumlarının ahlaki, sosyal çözülüşü ile emperyalist güçlerin insanlığı adaletsizliğe mahkûm etmesi, Seyyid Kutub’u eserlerini yazmaya yönelten temel etkenler olmuştur. Kutub, bu eserlerinde tevhid, ulûhiyet, adalet ve özgürlük ilkeleri etrafında şekillenen bir toplumsal diriliş düşüncesini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu uğurda canı pahasına verdiği mücadelelerin sonunda, İslam’ın asli kaynaklarına dönerek insanı ve toplumu yeniden inşa etmeyi hedefleyen bir fikrî uyanışın kuvvetli temsilcilerinden biri haline gelmiştir.
Kapitalizmin ve sosyalizmin ideolojik baskısı 20. yüzyılın ortalarında dünyayı etkiler. Seyyid Kutub’un 1949 yılında yayımlanan, orijinal adı el-‘Adâle el-İctimâiyye fi’l-İslâm olan İslam’da Sosyal Adalet adlı eserini; İslam dünyasına ve insanlığa, İslam’ın yalnızca bir inanç sistemi olmadığını, aynı zamanda bütüncül bir toplumsal düzenin ilkelerini içeren kapsamlı bir hayat nizamı sunduğunu göstermek için kaleme alır.
Seyyid Kutub’a göre 20. yüzyılda dünyaya hâkim olan emperyalist sistemler adaleti tesis edememişlerdi. Çünkü Hristiyanlık toplumsal hayattan soyutlanmış sadece bireysel birer vicdan meselesi haline gelirken çağa hâkim olan kominizim, kapitalizm gibi ideolojiler tamamen materyalist bir dünya görüşünü ortaya koymaktaydı. Seyyid Kutub, manevi bir omurgaya sahip olmayan bu ideolojilere karşı önerdiği sisteminde, Ulûhiyet (Allah’ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi) kâinat, hayat ve insan ile ilgili İslami düşünüşü kavramadan “İslam’da Sosyal Adalet”in kavranamayacağını öngörmekteydi. Çünkü İslam, hayatın belli bölümlerini rastgele, birbirinden ayrı ve darmadağın şeklinde tertiplemek yerine bir bütün halinde düzenler. İslâm’ın ulûhiyet, kâinat ve hayat ile ilgili külli ve mükemmel tasavvuru vardır. Bütün incelik ve teferruatın ortaya çıkmasına sebep olan bu tasavvurdur ve bütün nazariye ve teşri’leri, cezaları, ibadet ve muameleleri bu düşünüşe sıkı sıkıya bağlıdır. Sistemini “ulûhiyet” kavramı üzerine inşa eden Seyyid Kutub’a göre adaletin temeli, tevhid ilkesidir. Yaratan ile yaratılan (kâinat, hayat ve insan) arasındaki ilişki, bütün yaratıkların kendisinden türediği “doğrudan irade”dir. “O’nun emri, bir şeyi dilediği zaman ona ancak “OL” demesinden ibarettir. O da oluverir.” (Yasin: 82). Bu durumda her şey O’nun mutlak iradesiyle var olduysa, insanoğlunun kendi ideolojilerinin, koydukları yasaların ve yasakların hiçbir hükmü olmamaktadır. Allah’ın mutlak iradesini kabul etmek, yalnızca teolojik bir inanç beyanı değil, aynı zamanda toplumsal düzenin en yüksek ilkesidir. Böylece adalet, yalnızca hukuki ya da ekonomik bir kavram olmaktan çıkar; ilahi iradeye uygun bir yaşam biçimi haline gelir. Kâinat, bilinen “zahir”den ve bilinmeyen “ğaib”den meydana gelen bir “vahdet”tir. Hayat maddi ve ruhi güçlerin bir arada bulunmasından meydana gelen bir “birlik”tir. Bu güçler birbirlerinden ayrıldı mı, mutlak bir çözülüş görülür. Bu nedenle Kutub, adaletin yalnızca Allah’ın düzenine teslim olmakla sağlanacağına inanır. İslam, Sosyal adaleti gerçekleştirmek yolunda, iki ana çizgi üzerinde yol alır. Bunlardan biri: Mutlak, dengeli ve uyum halindeki birlik (vahdet), diğeri de kişi ve toplumlar arasındaki umumi tekafüldür. Bunu yaparken de insanın fıtratındaki ana unsurlara riayet eder ve insanın güç ve kabiliyetlerini de bilmezlikten gelmez.
Seyyid Kutub İslâm’da sosyal adaletin esaslarını üçe ayırır.
l- Mutlak Vicdan Hürriyeti: Tüm dünyevi şehvet ve arzuların zaafından kurtularak, insanın hayata hâkim olup, hayat kendisine hâkim olamaz hale geldikten sonra hayattan faydalanabilmek. Vicdan hürriyeti “İslâm’da Sosyal Adalet” yapısının kurulabilmesi için diğer esasların üstüne kurulduğu ilk esastır.
2- Mükemmel İnsani Eşitlik: Kişilerin hepsi, İslâm toplumunda eşittir. Onların hepsi de Allah’ın düzenine ve şeriatına göre kurulmuş İslâm toplumunda teminat (garanti) altındadır. O toplumda tüm insanların şerefi korunur, hepsinin haklarına ayrı ayrı saygı duyulur.
3- Sağlam Sosyal Tekâfül (Dayanışma): İslâm’da kişi ile kendi arasında dayanışma vardır. Ferd, nefsini şehevi arzularından alıkoymakla, onu kötülüklerden temizleyip arındırmakla, nefsini doğru yola yöneltip ona kurtuluşa doğru yol aldırmakla ve nefsini tehlikelere atmamakla yükümlüdür. İslam’a göre; kişi ile kendisi, kişi ile yakın akrabası, kişi ile toplum, belirli bir toplum ile diğer toplumlar, belirli bir nesli ile artarda gelen diğer nesiller arasında dayanışma söz konusudur.
Seyyid Kutub, İslam’ın Sosyal adaleti, geniş kapsamlı insani bir adalet haline getirdiğini ve onu güçlü iki temel nokta üzerine oturttuğuna dikkat çeker. Bunlardan birincisi insan vicdanı, diğeri ise, toplum çerçevesi içerisinde söz konusu olan kanuni yükümlülüklerdir. Zekât, sadaka, miras, nafaka ve devletin kamu mallarını adil biçimde dağıtması bu dengenin araçlarıdır. Toplumun zengin kesimi, servetiyle Allah’ın emaneti bilinciyle davranmakla yükümlüdür.
Kutub’a göre İslam devleti ne bireyci kapitalizmin anlayışını benimser ne de sosyalizmin baskıcı kolektivizmini. Devlet, adaleti gözeten hakem konumundadır. Görevi, bireysel özgürlükleri korurken toplumsal sorumluluğu da temin etmektir. Kutub’un İslâm’da yönetim teorisi; “Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek” esası üzerine kuruludur. Bu şehadetle ulûhiyetin yalnız Allah’ın olduğu inancı yerleşince, insan hayatında hakimiyetin de yalnızca Allah’ın olduğu inancı da yerleşmiş olur. İslam düzeninde hiçbir kimse Allah’a ortaklık iddiasında bulunamaz ne irade ve kaderinde ne de düzen ve şeriatında. Aksi takdirde bu ortaklık iddiası, küfür veya şirk olur. Bu kaideye göre insanlar kendiliklerinden yönetim düzenlerini, şeriat ve kanunlarını koyamazlar. Aksi takdirde bunun anlamı, Allah’ın ulûhiyetinin reddi ve aynı zamanda ilahlık özelliklerine sahip bulunma iddiasını ileri sürmek olur. Bu ise apaçık küfürdür.
“İslâm’da Yönetim Politikası” ise, yöneticilerin adaleti, yönetilenlerin itaati ve yöneticilerle yönetilenler arasında şura esası üzerine kurulur.
Kutub “Mali Siyaset” de ilk olarak, —malın tedavülünün (değişim) Allah’ın şeriatına boyun eğmesi suretiyle— yalnızca Allah’a kulluğun gerçekleşmesini göz önünde bulundurur. Bu ilahi Şeriat, ferdin de maslahatını gerçekleştirir, toplumun da. İkisinin maslahatları arasında, tam dengeyi sağlayan bir noktada durur ne ferde zarar verir ne de topluma. Fıtrata karşı gelmez, hayatın köklü kanunlarına, yüce ve uzak hedeflerine engel olmaz. Bu şeriat, bu siyasetini gerçekleştirmek için iki ana yol kullanır.
– Teşri (yasama)
– Tercih (yöneltme)
Teşri ile salih, gelişmeye ve yükselmeye kabiliyetli bir toplum oluşturmayı sağlayan ameli hedeflere ulaşır. Tercih ile de zorunlulukları aşmak, daha yüce bir hayatı özlemek, hayatı hiçbir halde, hiçbir kimsenin· ulaşamayacağı ideal bir dünyaya yükselmek noktasına ulaştırır ve yükselmek ve mükemmelleşmek için kapıları her zaman açık bırakır.
Seyyid Kutup sosyal adaletin tesisi için ekonomik yolları kişinin emek ve çabasına, miras, savaş ganimetleri veya devlet tahsisleri olarak belirler. Buna karşılık toplumun düzenini bozan meşru yolları, faiz, kumar, hırsızlık ve stokçuluk (ihtikâr) olarak sıralar.
Seyyid Kutub, sosyal adaletin gerçekleşmesini İslâmi prensiplerin hayata geçirilmesinde görür. Kur’an ve sünnette belirlenmiş bu esasları, ferdi ve toplumsal hayata geçirmeden sosyal adaleti sağlamak mümkün değildir.
Bugün emperyalist düzen, maddi ve askeri gücü sebebiyle dünyaya hükmetmektedir. Amerika ve Batı, bu dine karşı durmakta ve onu yok etmek için kendine göre bir yol izlemektedir. Her bir emperyalist devlet birbirleriyle dayanışmalı bir programla İslâm’ı yok etme politikalarını sürdürmeye devam etmektedir. Bu saldırgan politikaların temelinde yatan temel sebep ise, batılıların kanlarında bile akan, şuurlarının altında yer eden Haçlı ruhu ile birlikte Batı emperyalizminin İslâm ruhundan korkmasıdır.
Seyyid Kutub, İslam dünyasının emperyalist güçler karşısında yaşadığı gerileme ve olumsuzluklara rağmen, bunların İslam’ın yeniden fiilen var olmasının fikrî hazırlıkları olarak görülmesi gerektiğinin altını çizer. Ancak bu diriliş için; Mümin toplulukların, İslam’ın yalnızca Allah’ı ilah kabul eden ve hâkimiyet hakkını sadece O’na tanıyan bir akideye dayalı düzen olduğunu kabul etmeleri, İslam toplumunun, mevcut duraklamanın geçici olduğunu anlaması ve İslam’ı yeniden diriltmek için önce akide (inanç) temeline dönmesi ve istikbalin İslam’a ait olacağına olan inancın korunması gerektiğini vurgular. Kısaca, Kutub’a göre İslam dünyasının yaşadığı krizler, bir son değil, yeniden dirilişin hazırlıklarıdır. Bu diriliş, ancak İslam’ın inanç temeliyle yeniden inşa edilmesi ve Allah’ın hâkimiyetinin kabul edilmesiyle mümkün olacaktır.
Kaynakça
Seyyid Kutub, İslâm’da Sosyal Adalet. İstanbul: Arslan Yayınları, 1982.
