Önce Büyükler Ziyaret Edilir

Meşhed’i ziyaret etmek istediğimizi söyleyince, Bahar Hanım “Neden Türkiye’den buraya gelen her Türk, ilk olarak oraya gitmek istiyor?” kabilinden bir soru sordu. Ali bu soruya, “Bir yere gidildiği zaman önce büyükler ziyaret edilir,” diye cevap verdi. Ben de ilave olarak, “Ölü yahut diri fark etmez,” dedim. Zira bir yerin bugüne bakan yüzü, geçmişteki büyüklerin yapıp ettikleriyle ilintilidir.

Zübeyir ŞEKERCİ

Yaklaşık iki saatlik yolculuğun ardından terminale varmıştık. İlk önce Üsküp için otobüs bileti almış, sonrasında ise şehrin merkezine doğru yola koyulmuştuk. Priştine, bir başkent havasından oldukça uzak; adeta bir taşra beldesi izlenimi veriyordu. İbrahim Hoca’nın yönlendirmesiyle eşyaları Maarif Vakfı’na bırakıp Meşhed’i ziyaret edecek, ardından şehrin merkezini gezecektik. Yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra cuma vakti girmiş ve yol üstündeki Dardani Camii’ye (Xhamia Dardani) girmiştik. Bir binanın giriş katından oluşan cami, AB ülkelerinden birindeymişiz hissi vermişti. Girişe valizi bırakmakta tereddüt ederken cemaatten bir abi, burada güvende olacağını söyleyip köşeye bırakmamızı istemişti. Nitekim dönüşte, valiz olduğu gibi yerindeydi. “Elinden ve dilinden emin olunan Müslüman” profili bu olsa gerekti. Oldukça yoğun olan abdesthanede abdestimizi almış ve ardından camiye girmiştik. Hutbe, Türkiye’dekilere kıyasla bir hayli uzundu. Üstelik imam efendi kâğıda bakmamıştı. Kur’an’ın dili Arapçanın, hadis ve ayetlerdeki etkisi Arnavutça hutbede bize kendini hissettirmişti.

Namazın ardından yola devam ettik. Maarif Vakfı’nın merkezine geldiğimizde bizi karşılayan kişiler, vakfın personeli Şeyma Hanım ve Bahar Hanım idi. Herhangi bir ihtiyacımızın olup olmadığını sordular. Israrları üzerine, klasik Türk adeti olarak çay rica ettik. O sırada Türkiye’de ilahiyat okumuş olan Şeyma Hanım’a Priştine’ye dair birkaç soru sordum. Kendisi, vakfın Priştine şubesi açıldığından beri burada çalışıyormuş. Priştine’nin Türk nüfusuna dair sorduğum soruya, son dönemde Türkiye’den gelenlerle beraber bu sayının arttığını belirtti. Gerekçe olarak da hem buranın Müslüman bir ülke olmasını hem de AB’ye girişin görece kolaylığını gösterdi. Daha sonradan gelen vakfın bir diğer yetkilisi Serter Hoca ile tanıştık. Kendisi daha önce uzun süre Mali’de çalışmış. Oradaki sömürge izlerinden bahsederken, Türkiye’nin “yumuşak güç” olarak orada var olmaya çalıştığını ifade etti.

Meşhed’i ziyaret etmek istediğimizi söyleyince, Bahar Hanım “Neden Türkiye’den buraya gelen her Türk, ilk olarak oraya gitmek istiyor?” kabilinden bir soru sordu. Ali bu soruya, “Bir yere gidildiği zaman önce büyükler ziyaret edilir,” diye cevap verdi. Ben de ilave olarak, “Ölü yahut diri fark etmez,” dedim. Zira bir yerin bugüne bakan yüzü, geçmişteki büyüklerin yapıp ettikleriyle ilintilidir. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra, Bahar Hanım’ın eşi, taksici Haris Abi ile yola koyulduk. Yol boyunca Gazze’den Erdoğan’a, Albin Kurti’den Sırbistan’a birçok konuyu konuştuk. Eğer bir taksiye bindiyseniz, muhakkak konuşulacak bir konu vardır.
Merkezden yaklaşık 20 dakika süren bir yolculuğun ardından, nihayet Meşhed’e gelmiştik.

Meşhed-i Hüdâvendigâr, Kosova Savaşı’nda (1389), galibiyet sonrası savaş meydanını dolaşırken, ölülerin arasında saklanan Sırp asker Miloş Obiliç tarafından şehit edilen I. Murat adına, “iç organları”nın gömüldüğü yere verilen isimdir. 

İlk başta açık bir türbe olduğu rivayet edilen bu eserin bugünkü hâli, bir hayli intizam içermektedir. Osmanlı’nın geri çekilmesinin ardından Sırp ve Yugoslavya hâkimiyetinde âtıl kalmış, hatta Semavi Eyice’nin ziyaret ettiği sırada, nispet edercesine dikilen Obiliç Anıtı, merhumun Rumeli’deki adımlarının önemine bir başka açıdan delildir. Elbette Kosova’nın bağımsızlık süreci ve akabinde Türkiye’nin TİKA aracılığıyla yaptığı düzenlemeler sonucunda türbe bugünkü hâlini almıştır.

Türbeye girmeden önce, geniş bahçeli bir müze bizi karşıladı. Önce merhumu ziyaret edelim dedik. Türbeye girip Kur’an okuyup dua ettikten sonra eseri incelerken, türbedar Saniye Teyze geldi yanımıza. 1854 yılında, Sultan Abdülmecid tarafından, Özbekistan’ın Buhara kentinden türbedarlık hizmeti için getirilen ailenin bugünkü temsilcisi olan Saniye Teyze, her gelene türbe hakkında bilgi veriyor. Öyle ki, defaatle aynı bilgileri vermekten, Buhara ile ilgili muhabbet açmak istediğimde sunumundan fırsat bulamamıştım. 51 yıldır türbedarlık yapan Saniye Teyze’nin soyismi de “Türbedar”. Samimi tavrıyla türbe hakkında bilgi verdikten sonra vedalaşıp evine doğru geçti. Biz de yan taraftaki müzeye geçtik. Müzeyi gezdikten sonra Haris Abi gelmiş, merkeze doğru harekete geçmiştik.

Kosova Savaşı’ndan sonra, Fatih dönemine kadar şehir idareciliği vasallar üzerinden yürütülmüştür. Sırp vasallar tarafından yönetilen şehir, Gazi İsa Bey döneminde (1439-1444) doğrudan onun himayesinde yönetilse de akabinde tekrar bir başka Sırp yöneticiye bırakılmıştır. Fatih Sultan Mehmed, 1455’te şehri Osmanlı topraklarına katmış ve iki önemli camiyi inşa ettirmiştir: Babası adına yaptırdığı Muradiye (Çarşı) Camii ve kendi ismini taşıyan Fatih Camii. Evliya Çelebi, 1660’taki seyahatinde şehirde geniş bahçeli, tek ve çift katlı 2060 hane, 11 han ve 300 dükkân bulunduğunu zikreder. 19. yüzyıla doğru “sancak” unvanına erişen şehir, Osmanlı’nın geri çekilmesiyle Sırp hâkimiyetine girmiştir. Bağımsızlık Savaşı’na kadar Sırp hegemonyasında sürdürülen kentleşme faaliyetleri neticesinde, şehir hemen hemen bugünkü görünümünü kazanmıştır. Sovyet havasını hissettiğimiz şehrin merkezine tekrar gelmiş ve çarşının orada inmiştik. Vaktimiz kısıtlı olduğu için, sırasıyla meşhur üç camiyi gezmekle iktifa ettik. (Gerçi şehrin geri kalanı, sunduğu sosyoloji dışında bize pek bir albeni sunmamıştı.)

İlk durağımız olan Fatih Camii, bizi sadeliğiyle karşıladı. 1460-1461 yıllarında inşa edilen cami, klasik döneme dair güzel bir örnektir. Geniş bahçeli, üç kubbeli ve dört sütunlu son cemaat yerinden içeriye doğru girdiğinizde, sağ tarafta bir merdiven mahfile çıkmaktadır. Ekrem Hakkı Ayverdi’ye göre orijinalliği korunmuştur. Camide biraz soluklandıktan sonra, ikindi namazını bir diğer Osmanlı eseri olan Yaşar Paşa Camii’nde kılacaktık.

Yaşar Paşa Camii, abartılı tezyinatıyla bizi karşıladı. Nitekim kaynaklarda, Müslümanlar da dâhil olmak üzere dönemin halkı tarafından sevilmeyip lükse düşkünlüğüyle bilinen Yaşar Paşa tarafından, 1834-1835 yıllarında yaptırıldığı belirtilmektedir. Son dönemin Avrupai tarz “üretim”ine iyi bir örnek olan cami, 2015 yılında TİKA tarafından restore edilmiştir. İkindi namazını kıldıktan sonra, Çarşı Camii’ne geçtik.

Çarşı Camii, 16. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed tarafından küçük bir mescit olarak inşa edilmiş, daha sonrasında ise 19. yüzyılda II. Abdülhamid tarafından bugünkü hâlini almıştır. Camiyi ziyaret ettiğimde Ali’ye, “İki caminin ortası,” olduğunu söylemiştim. Ne Fatih Camii kadar oldukça sade, ne de Yahya Paşa Camii gibi aşırı tezyinat ihtiva ediyor.
Bir süre kaldıktan sonra Üsküp’e gitmek üzere terminale doğru hareket etmiştik. Yol üzerinde, şehrin popülasyonu yüksek yerlerinden geçerken insan profiline de tanık olmuştuk. Muhtelif milletlerden, genç nüfusu yoğun bir halk… Kapitalizmin izlerini yalnızca şehir aralarında değil, bir caddeye verilen isimde dahi görmüştük. Kosova Savaşı’nda “etkin” rol oynayan dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın adı verilen cadde, hâkimiyetin kimde olduğuna da bir işaretti aslında. Bir binaya asılan dev fotoğrafına bakıp, beyaz adamın pişkinliğine söylenmiştim. Bosna’da da Kosova’da da önce Sırplara peşkeş çekilmiş; ardından Müslümanların isyanının başarı vadettiğini gördüklerinde “müdahale” edilmiş ve barışın sözcülüğüne bürünülmüştü. Türkiye’nin son yıllardaki çabasını göz ardı etmemekle beraber, zihinlerden silinmesi kolay olmayan güçlü bir AB/ABD figürünün varlığı hâlâ aşikârdı.

Terminale varmış, aracı beklemeye koyulmuştuk. Kosova’ya veda ederken Üsküp yolu bizlere görünmüştü bile.