Gazâlî’nin tasavvuf anlayışını, onun varlık ve bilgi felsefesini, insan ve aşk tasavvurunu bir cümleyle bir şiirle ifade etmek, ancak irfan mektebinin seçkin üyelerine has bir durum olsa gerek.
Mülayim Sadık Kul

Bu denememizde İmam Gazâlî’nin tasavvuf hakkındaki görüşlerine yer vermek istiyorduk. Bu konuda, İhyâ başta olmak üzere pek çok eser veren büyük âlimin görüşlerini böyle bir yazıya sığdırmanın imkânsızlığı açıktır. Sayısız akademik çalışma yapılmış ve halen tüketilemeyen bir hazineden bahsettiğimizi, kendi doktora çalışmamız esnasında bizatihi tecrübe etme imkânı bulmuştuk. Buna rağmen bu denemede, kodlama yöntemiyle en önemli konulara işaret ederek daha sonraki yazılarımızda bunları tek tek ele almak muradımızdır. Böylece, yıllar önce Nimetullah Akın Hocam’ın tasavvuf hakkında bir kitap yazma talebini, Mustafa Hocam’ın ısrarlarıyla Gazâlî üzerinden gerçekleştirme imkânı bulmuş olmayı hedeflemekteydik.
Tam bu konuya bu satırlarla başlamışken Türkiye’nin mayasını ve ruhunu en güzel şekilde yazıları ve şahsi duruşuyla sergilemiş olan Sezai Karakoç Bey’in ölüm haberiyle sarsıldık. Onun ölümü, her ne kadar sevenlerini derin bir üzüntüye gark etse de bir ömür boyu mücadelesini verdiği diriliş mayasının tuttuğu ve küllenen gönüllere yeni bir dinginlik ve hayat bahşettiği ümmetin şehadetiyle yeniden perçinlenmiştir.
Monna Rosa’sıyla aşkın, dünyevi boyutlarını ilahi iklimle buluşturan bu güzel insan, belki de Gazâlî’nin ve diğer hakikat yolcularının bize insan-ı kâmil diye tarif ettikleri ahsen-i takvim sırrını “ey sevgili” hitabıyla hayatlarına ve satırlarına taşımış olanlardandır. Ruhu şad olsun, amel defteri yazdıkları ve yetiştirdikleriyle ebediyete kadar açık olsun. Ölümü, muştusunu yazdığı dirilişimize ve kendisinin sık sık yazılarında dile getirdiği küllerin içindeki aşk ve diriliş korumuzun harlanmasına vesile olsun.
“Kul düşünür planlar, Allah ise takdir eder.”, anlamında Almanca’da bir söz vardır: ‘’Der Mensch denkt, Gott lenkt’’. Yani sonuçta her hâlükârda “Allah’ın dediği, takdir ettiği olur’’. Bütün işler gibi bu yazının talihinde de bu hakikati yaşamak varmış. Tamamen Gazâlî merkezli bir plan varken şimdi Üstad, ölümüyle hem âleme hem de kendine rahmet istiyordu. Mustafa Hocam’ın kalben onayını hissederek Yunus’la Gazâlî arasında kurulan köprünün şimdi aynı şekilde Sezai Karakoç’la kurulması gerektiğini hissediyordum. Şiirleriyle âleme yeni bir ruh üfleyen Sezai Karakoç için bu zor olmasa gerek, diye düşünerek besmele çekip yazmaya başladım.
Üstad Sezai Karakoç’la Gazâlî arasında kurulabilecek bağın, İslâm ilim geleneği içinde yetişmiş ortalama her âlim için kurulabileceği izahtan varestedir. Ama bir de ruhları daha ulvi semalarda seyredenler, normal diyebileceğimiz ya da her insanın tatmağa muvaffak olamadığı lezzetleri paylaştıkları da ayrı bir hakikattir. Lezzetin kalitesi ve paylaşabildiklerinin yüceliği, kendi seviyelerine göre olmaktadır. Bu bakımdan Peygamberi tam olarak hissedebilmek, ancak o makama ermekle mümkündür.
Pek çok şiirinde ötelerden gelen bir haberi muştulayan, yed-i beyza gibi, Musa’nın asası, İsa’nın duası gibi ölen gönüllere can taşıyarak yeniden dirilişin amentüsünü yazan ve yaşayan bu ustanın her şiiri, ayrı ayrı renk kokan bir güller bahçesini andırıyordu. O da nadide çiçekler taşıyan bu bağın en nadide bülbül-ü nalanıydı. Seçim zor olsa da bu fakiri en çok etkileyen dizeleri üzerinden bir zamanlar Gazâlî’nin kaleminden ab-ı hayat olarak gönlümüze hayat bahşeden iksiri keşfederek birlikte yudumlamaya gayret edelim. Davud’un gür sesiyle, gönlü olanlara şöyle sesleniyordu Üstad:
“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili”
Yâr için aşk celladına meydan okuyan, her şeyin ötesinde bir Var’dan bahseden, kaderin üstünde bir kader vardır diyerek göklerden gelen bir kararı dillendiren Karakoç, diriliş için gerekli olan, tüm dervişlerin gecenin bir karanlığında ve naz makamında mırıldandığı, aynı yakarış ve nağmeyi terennüm etmekte değil midir? Bir zamanlar Gazâlî’nin tefekküründe ve daha sonra Yunus’un deyişlerinde bulduğumuz ballar balını asrımızda ete kemiğe yani kelimelere dönüştürenlerden biri de Sezai Karakoç değil midir? Gazâlî’nin tasavvuf anlayışını, onun varlık ve bilgi felsefesini, insan ve aşk tasavvurunu bir cümleyle bir şiirle ifade etmek, ancak irfan mektebinin seçkin üyelerine has bir durum olsa gerek.
Dün Mevlana ve Yunus’ta, günümüz de Necip Fazıl ve Üstad Karakoç’ta tattığımız hep aynı kovanın balı değil midir? Kaynak aynı olunca sesi farklı da olsa nağmesi kendine has da olsa içerdiği hakikat ve tat, hep aynı gerçeği haber vermekte değil midir? Dolayısıyla bu anlamda Yunus’tan mı, Mevlana’dan mı bahsediyorsunuz ya da Gazâlî veya İmam-ı Rabbani’den mi, arada üslup dışında bir fark yok gibidir. Günümüze geldiğimizde ise nebevi irfan yolunun öncülerinden Arvasilerde, Kotkularda, Mahmud Sami ve Muhammet Emin Er Hocaefendilerde tattığımız aynı tadı, şiir ve fikir olarak Necip Fazıl ve Karakoç’ta rahatlıkla bulabilmekteyiz.
Gazâlî’nin tasavvuf tasavvurunu daha iyi anlayabilmenin yolu; ontolojik, epistemolojik ve antropolojik açıdan ne dediğini anlamakla yakından alakalı olduğu malumdur. Bu konu hakkında yaklaşımını, kendi hayat felsefesini ve hakikat arayışını özetlediği el-Munkiz adlı biyografisine müracaat ederek öğrenebilmekteyiz. Tasavvuf ilmini Allah’a ulaşmak isteyenler için en güvenilir yol olarak tarif ettiği bu kitabında aynı zamanda bu tercih sebebinin dayandığı gerekçelere de işaret eder. Fıkıh, kelâm gibi diğer nazarî ilimlerin bu anlamda neden yetersiz kaldıklarını, bizatihi kendi hayat tecrübesi üzerinden muşahhaslaştırarak bu yolun yolcularına rehberlik etmeye çalışır. Derdi, elbette diğer ilimlerin kıymetine halel getirmek olmayıp hâl ilmi olarak tarif ettiği bu ilmin kâl ilmiyle elde edilecek bir alan olmadığını bildirmektir. Sık sık tekrar ettiği “Tatmayan bilmez” kelâm-ı kibarının da anlamı budur. Bu ancak tadılarak yani zevkine varılarak bilinebilecek bir manevi alandır ve ancak bu yolu daha önceden tecrübe etmiş, ötelerden bir nefes taşıyabilen bir mürşidin irşadıyla erişilebilir.
Aşk yolunun fedaileri, maksuda erişmek için aşk celladına boyunlarını, gözlerini dahi kırpmadan teslim ederler. Hz. İbrahim’in teslimiyetinde ve sevgili oğlunun kurbaniyetinde hep en sevgiliye duyulan muhabbetin izleri vardır. Gazâlî, aşkın İslâm ilim geleneğindeki felsefesini ve aşkın boyutlarını çerçevelerken yollar hep “İlâhî ente maqsûdî ve rıdâke matlûbî”ye çıkar en nihayetinde. Zira sevgili de odur en sevgili de en nihayetinde.
“Aşk olmadan meşk olmaz.” deyimi de daha genel bir kullanım alanına sahip olsa da tam bu manada hedefe ulaşmanın asıl yolunun aşkla olduğunu ifade etmesi açısından tasavvuf bağlamında önemli bir ölçüdür. Bu bağlamda, Gazâlî’nin tasavvuf ilmi ve İslâm düşüncesi içerisinde aşk kavramına nasıl bir anlam yüklediği önem taşımaktadır. Tasavvuf ilminde aşk anlayışı farklı merhaleleri ve boyutları aşarak Allah’a ulaşma yolculuğu (seyr-u sülûk) kapsamında yer almaktadır. Bu merhaleler, tasavvuf terminolojisinde hâl ve makâm kavramlarıyla ifade edilirler. İhyâ’nın hedeflerinden birisi de bu aşk yolu için gerekli olan ilmî alt yapıyı ve bunun manevi merhalelerini her seviyedeki insana ulaştırma gayretidir.
Üstad Karakoç da bu yolun, aşk ateşinde yanmadan geçtiğini en iyi bilenlerdendir ve bu hakikati bir nefeste “Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır” mısraıyla dile getirir. Bu öyle bir yanmadır ki yananı tüketen değil küllerinden yeniden dirilten bir nefestir bu. Ariflerin fenâ makâmı dedikleri makamdır bu. Sonuçta “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”. Kul olmak, kül olmadan gerçekleşemez. Kulluk yolunda aşk ateşiyle yanan nefisler, Cibril kanadının dokunuşuyla yeniden dirilirler. Bu da ancak bu yolun sâliki olma bahtiyarlığına erenler için vardır. Bu, dünya’dan geçmeden ve hatta ukbâ’dan da geçmeden ve en nihayetinde terk-i terk makâmına ermeden elde edilemez, insan-ı kâmil olunamaz, yaratılış sırrına erilemez. Ama bu işin anahtarı da yine âlemin tüm sırlarının kendinde gizlendiği ve büyük emanetin yegâne taşıyıcısı olan insanın mayasında mündemiçtir. Üstad Karakoç buna “Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır” diyerek işaret eder. Bu hakikat sırrının farkında olan insan, tüm hayatını ve varlığını bu sırrı keşfetmeye ve eğer keşfettiyse o takdirde de onu korumaya ve kollamaya hasreder.
Bu hakikatin sırrına ermek isteyen insan, çilekeş olmak zorundadır. Ateşin sıcaklığından korkanlar, bu sırra vakıf olamazlar. Bu hakikat sırrı önce varoluş hakikatine ermekle mümkündür. Yani senin varlık adına tahayyül edebildiğin tüm var’ları aşmanla kaimdir. Zira Üstad’ın da çok net bir ifadeyle dile getirdiği gibi: “Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır”. “Küllemâ hatara bibâlike fallâhu ğayru zâlike” ifadesiyle Gazâlî ve diğer kelâm âlimlerinin dile getirdiği bu aşkın gerçeği Üstad Karakoç bu şiirinde her şeyin ötesinde, hatta “vardan da ötede bir var” ile enfes bir üslupla şiirleştirmiştir. Dolayısıyla Gazâlî‘nin ontolojisi, Üstad Karakoç’un bir cümlesiyle özetlenmiştir.
Yine Gazâlî’nin gönül dünyasının bilgi organı kalple elde edilen ve keşf diye isimlendirdiği marifet yolunu üstad dahi teyit etmektedir. Gazâlî’de bilginin sevgiyi ve sevginin de bilgiyi telâzum ettirdiği gerçeği, Karakoç’ta aşk ile ifadesini bulmuştur: “Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır’’. Bir taraftan bu yolun çile ve meşakkatine işaret ederken, zahirde yanmak olarak tecelli edenin aslında sonsuz varlık sırrına ermek ve varın da ötesinde var olanı keşfetmek olduğunu aşikâr eder. Hallac gibi eğer bu yolda can pazarında Yunusca can alınıp satılacaksa Cellâda boyun severek teslim edilir, yeter ki cellât herhangi bir cellât değil de aşk cellâdı olsun.
Gazâlî İhyâ’sında, uzun uzun kalbin acâipliklerinden ve gönül memleketinin nasıl korunacağından bahsettiği gibi aynı vurguyu Sezai Karakoç’ta da benzer ifadelerle buluruz. İster bu tekrar Gazâlî’nin tesiriyle olsun isterse Üstad Karakoç’un kendi sır kâşifliği neticesi olsun değer hükmümüz aynıdır: Asıl korunması gereken, gönül dünyası ve saltanatıdır. Gönlü olmayanın korunacak bir saltanatı da olmaz. Mesele gönül dünyasını keşfettirecek ruha giden yolu aşk ile keşfedebilmektir. Bu yolda küllere gark olup küllerinden yeniden dirilebilmektir.
Sezai Karakoç ruhun ve gönlün pusatlarını kuşanmak gerektiğinden bahsederken aynen Gazâlî’nin namazın ve orucun esrarına işaret ettiği gibi adanmışlık şuurundan bahseder. Bu anlamda ruhun en büyük silahının, Allah’a kulluk olduğunu haber verir. Kulluğunda özellikle Ramazan ikliminde göklerden gelen özel bir ikram olan oruçla elde edildiğini haber verir. Ramazan yani oruç, göklere urûc için Rabbin kullarına özel ikramıdır. Bu manada namaz ve oruç arasında kopmaz bir bağ olduğunu ve namaz gibi orucun da mümin kulların en sevgiliyle buluşma ânı olan miraç makamına erdiren, Cibril kanadı dokunuşu olduğunu söyler.
Beş yaşında ilk tam orucunu tuttuğunu büyük bir zafer edasıyla nakleden Üstad Karakoç, 88 yıllık diriliş öyküsünde Gazâlî’nin hayatının son demlerinde çıktığı kutlu sefer makamındadır hep. Aşkları hep bunun üzerinedir.
Bir ömür taşıdığı ümit meşalesini genç nesillere Gazâlî İhyâ’sıyla, Üstad Karakoç ise Diriliş Neslinin Âmentüsü’yle emanet etmiştir.
“Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili”
Ruhun şad olsun, mekânın en sevgilinin en sevgilisinin yanı olsun.
