Gazze İçin Yola Çıkan Yürekler: Umuda Adanmış Bir Yürüyüşün Hikâyesi

Biz Mısır’a, Filistin için umut olmak istedik. Çocuklar ölmesin, anneler kefen yerine battaniyeye sarılsın, sokaklar kan değil kahkaha koksun diye yürümek istedik. Birilerinin bu adaletsizliğe dur demesi gerekiyordu ve biz bu uğurda gerekirse canımızı ortaya koymaya hazırdık. Bu yürüyüş belki Refah’a ulaşamadı ama vicdanlara ulaştı. Gazze için yola çıkan yürekler asla susmayacak. Çünkü biz, insanlık ölmesin diye yürüyenleriz.” Arkadaşımız böyle diyordu.

Alpaslan ARSLAN

Yedi arkadaş, Antalya’dan Mısır’a doğru yola çıktık. Amacımız Gazze’de yaşanan insanlık dışı kuşatmayı, şiddeti ve soykırımı duyurmak; barışçıl bir yürüyüşle dünya vicdanını harekete geçirmekti. Katılmak istediğimiz Küresel Gazze Yürüyüşü (March To Gaza), 57 ülkeden binlerce aktivisti Mısır’ın El-Ariş kentinden Refah sınırına kadar bir araya getirecek, Filistin halkının sesi olacaktı.

Organizasyon önce hareketin 12 Haziran sabahı Kahire’den başlamasını planlamıştı. Güzergâhımız şöyleydi: 120 km ilerideki İsmailiye, sonrasında 320 km ilerideki Ariş Limanı, en son 370 km ilerideki Refah sınır kapısı şeklindeydi. Yani toplam yolculuğumuz 370 km olacaktı. Ariş’e kadar araçlarla gidecek ve sonrasındaki 50 km’yi de yürüyerek geçecektik. Yolumuz uzun, hedefimiz pusluydu. Varmamızın önünde birçok engelin olacağının farkındaydık. Günlerden Cuma’ydı. Sabah erkenden hazırlanmış hareket emri bekliyorduk. Fakat Kahire’den toplu çıkış dikkatleri üzerimize çekme riskine karşı 120 km ilerideki İsmailiye’den başlamasına karar verildi. Herkes kendi imkânlarıyla yola çıkacak, İsmailiye’de buluşacaktık. Saat 12.00 sularında yola çıkma kararı verildi, önce ya da sonra çıkacak olanlar da fırsatları kollasınlar denildi. Nitekim daha Kahire’den çıkışta 51. Km’de otoban gişelerinde durdurulduk. Bariyerler açılmıyordu. Bütün girişler kapatılmıştı. Sivil polisler bütün arabaların pencerelerini açtırıyor, yabancı gördükleri kişilerin pasaportlarını topluyorlardı. Bizden önce 50 kadar kişi yol kenarına alınmış, bizden sonra da bu sayı 500’leri bulmuştu. Biz 11.00 sularında yola çıkmış, 11.30 civarında gişelere gelmiştik. Saat 13.00’e kadar gelenler tutulmuş, sonrasında bariyerler kaldırılmıştı. Biz keşke erken ya da geç gelseydik de takılmasaydık diye hayıflanırken, Mısır polisinin bizleri küçük parçalara böldüğünden sonra haberimiz olacaktı. Mısır’a 6500 kişi olarak gelmiş, o ana kadar 4500 kişi daha ülkeye girmeden havaalanından ya da otellerinden alınarak deport edilmişlerdi. Biz toplamda yola çıkan 2000 kişi kadar kalmıştık. İlk 500 kişi de otoban gişelerinde beklemeye başlamıştık. Yol kenarında bir petrol ofisi vardı. Petrol ofisi hınca hınç dolmuş, su ve tuvalet kuyruğu uzadıkça uzamıştı. Mısır polisi öncelikle bizi hapishane otobüsünün giriş kapısına pasaportlarımızdan okuyarak çağırmaya başladı. Tek sıra halinde dizdi. Kapının ağzındaki arkadaşımızı intikal aracına zorla sokmaya çalıştı. Biz direndik, binmedik. Bu defa baktı olmayacak, bu planından vazgeçti. İkinci planı uygulamaya başladı. Sivil bir otobüs getirdiler. “Bu otobüs 45 kişilik, kim bu araca binerse pasaportunu vereceğiz, Kahire’ye kadar da götüreceğiz” dediler. İçimizden bu söze kananlar oldu, yerli yabancı 20-25 kişi bindi. Biz Avrupalılarda bir çözülme olur mu diye tereddüt ettik ama onlarda da bizimkisi kadar bir çözülme oldu. Geri kalanı binmeme kararı aldı. Otobüs dolmayınca da binenler saatlerce otobüste oturmak zorunda kaldı. Ancak saat 16.00 sularında yarı dolu haliyle otobüs gitti. Emniyet yetkilileri kalanlar için beklemeye başladılar. Biz Türkler önce marş, tekbir, slogan olarak hareketliydik ama yabancılardaki sessizlik bizi düşündürmüştü, öncülüğü onlara vermeye karar verdik, sesimizi kestik. Bu defa onlar ritim tutturmaya, slogan atmaya başladılar. Biz de zaten Avrupalıların ön planda olmasını istiyorduk, onların alandan ayrılması ve biz Türklerin Mısır polisiyle karşı karşıya gelmemiz her iki ülke için de iyi olmayacağı kanaatindeydik. Nitekim Avrupalılar kendi ülkelerinin Gazze yürüyüşlerinin ekip başları olduğu için kitlesini yönetmeye aşina idiler. Çok profesyonel bir şekilde idare ettiler. Saatlerce ritim dâhilinde slogan, müzik, marş söylediler. Polis bir müddet sonra dubalarla etrafımızı, alana giriş ve çıkışları kapattı. Tuvalete gitmek isteyene bile izin vermediler. Arka tarafımızı da panzerlerle kapattılar, oradan da çıkışı engellediler. Büyükelçiliğimizi aradık, su ve gıda istedik; büyükelçilikten cevaben getiremeyiz, işimiz var dendi. Nihayet saat 17.00 sularına gelince Mısır Emniyetinin sivilleri (içlerinde baltacı denilen kişilerin olduğu da söyleniyor) bize saldırmaya başladı. İlk tuttukları küçük boylu bir arkadaşı sürüklemeye başladılar. Onu kurtarmak adına ben arkadaşa sıkı sıkıya sarıldım, bir müddet götürmelerine engel oldum ama birkaç elden ikimizi birden çekiştirmeye başlayınca gücümüz kesildi ve yerlerde sürüklenerek otobüslere karga tulumba atıldık. Bizden sonra diğer arkadaşlar da arkadan getirilerek 400-500 kişilik ekibimizin tamamı otobüslere tekme tokat dolduruldu. Ben yapılan zulümleri telefonumla çekerken Mısır polisinin fark etmesi üzerine elimdeki telefonu zorla almaya çalıştılar. Vermek istemeyince beni otobüsten indirmeye kalkışınca ben de telefonumu vermek zorunda kaldım.

Bir saatten fazla otobüslerde bekletildikten sonra alanda kimse kalmadığı kesinleşti, akabinde Kahire’ye doğru yol almaya başladık. Biz deport edilmeyi bekliyorduk. Kahire’ye yaklaştıkça işin renginin değişmeye başladığını fark ettik. Öndeki 20 kişi hazırlansın, indireceğiz dendi. Nil köprüsünün üzerine gelince ilk 20 kişi indi arkadan bütün arkadaşlar hızlıca indiler. Diğer otobüsleri aradık, onları da üçer beşer Kahire’ye dağıtmışlar.

Sonradan Diyarbakırlı olduğunu öğrendiğim o kurtarmaya çalıştığım kısa boylu arkadaş ile sohbet ettik. “Kusura bakma seni kurtaramadık” muhabbetine girdik, bu vesileyle yoldaş olduk. Onun elinde bir çanta vardı, çantanın kendisine ait olmadığını, üstüne kaldığını söyleyince fotoğrafını çekip whatsapp gurubumuza attık. Grup başkanı Dr. Hüseyin Durmaz kendisine ait olduğunu söyleyince ben o çantayı da kendi çantamla beraber omuzladım, Nil köprüsünün üzerinden kilometrelerce uzakta bir yere yürüyerek gece 23.00 gibi vardık. Yol arkadaşım Antalyalı Ganim Nalbant, ben telefonsuz kalınca ciddi şekilde yardımcım oldu, birlikte Dr. Hüseyin Durmaz’ın yanına vardık. Çantanın Hz Musa’nın balığı gibi bizi buluşturduğunu, bakalım bundan sonra kader çizgimizin nasıl gelişeceğini merak ettiğimi söyledim. Yanında diğer organizatör Muhammed Raşit Sancar da oradaydı. Bundan sonra ne planladıklarını sordum. Avrupa delegasyonlarının fikirlerinin de önemli olduğunu, birlikte karar alacaklarını söylediler. “Yarın cumartesi, gün boyu bunun istişaresini yapacağız” dediler.

Cumartesi gün boyu yapılan istişareler sonucunda haftanın resmi ilk günü olan Pazar günü (Mısır’da resmi tatil Cuma-Cumartesi) bütün ülkelerin vatandaşları kendi konsolosluklarına gidip, Kahire’nin bir meydanında basın açıklaması ve mitingi için Mısır hükümetine baskı yapılması konusunda karar alınmıştı. Nitekim Pazar sabahı bu yapıldı. Biz de Türkiye Konsolosluğu’na gittik. Konsolosluklar bunda başarılı olamadılar. Bizden de Türkiye Konsolosluğu’nun içinde konsolosluğa sığabilecek sayıda kişiyle basın açıklaması yapmamız istendi, denileni yapmak zorunda kaldık.

Tabii bizim eylemimizin İsrail’in İran saldırının gölgesinde kaldığının farkındaydık. İsrail bunu planlı mı yaptı yoksa tesadüf müydü konusunda İsrail’in bir taşla iki kuş vurma çabasında olduğu, bizim genel kanaatimiz oldu.

Basın açıklamalarının konsolosluklarda olması bizleri tatmin etmemişti. Beklemeye geçtik. Cezayir, Tunus tarafından gelen 1200 kişilik ekibin durumunu da merak ediyorduk çünkü. Öğrendik ki Hafter hükümeti ekip başlarından 14 kişiyi kaçırmış ve ekibin geri dönmesi şartıyla iade şantajı yapıyormuş. İsrail’in hudutlarının ta oralardan başladığını da fark etmiş olduk.

Biz Antalya ekibi olarak 4 gün daha bekleyerek Çarşamba günü dönme kararı aldık. Organizatörlerimizin de dönmemizi istemeleri, eylem tekrarının Refah’a ulaşma konusunda bir sonuç doğurmayacağı, İsmailiye-Ariş arasında daha 15 kontrol noktası olduğu, buraları sarı saçlı mavi gözlü Amerikalıların tuttuğu, bundan sonraki yapılacak eylemlerin Gazze’ye bir katkısının olmayacağı gibi eylemlerimizin zarara doğru gitmeye başlayacağı konusundaki telkinlerle uçak biletlerimizi aldık ve geri döndük. İkinci kontrol noktası olan İsmailiyye’de de durumlar bizden farklı değilmiş. Oraya giden arkadaşlarımızdan birisinin ifadeleri ise şöyleydi:

“Ancak henüz yürüyüş başlamadan baskılar başladı. İsrail hükümeti, Mısır’a resmî olarak yürüyüşe izin verilmemesi yönünde baskı uyguladı. ‘Cihatçı, radikal, provokatör’ gibi etiketlerle bizi karalamaya çalıştılar. Oysa biz, cebinde tırnak makası bile taşımaktan çekinen, elinde sadece vicdanı olan insanlardık. Savaşın ve zulmün son bulması için umutla gelen barış elçileriydik.”

Yola çıktık. Binlerce insanla birlikte İsmailiye’ye ilerlemeye başladık. Mısır güvenlik güçleri bizi durdurmak için beş ayrı kontrol noktası kurmuştu. Her noktada bin kişilik gruplar ayrılarak pasaportlar toplandı, geri dönmemiz istendi. Ama biz, yere oturduk. Direndik. Sessizce, yalnızca “Özgür Filistin” diyerek direndik.

Ne var ki, bir süre sonra ortalık değişti. Provokasyon için özel olarak getirilen siviller – halk arasında “baltacı” diye bilinen saldırganlar – çevremizi sardı. Önce sözlü tacizle başladılar, sonra şişe, taş ve sopalarla üzerimize yürüdüler. Biz yine karşılık vermedik. Ama içimizden bazıları dayanamayıp su şişesi fırlatınca saldırganlar iyice azıttı. Ellerindeki demir ve tahta sopalarla insanları dövdüler, yaraladılar.

Mısır polisi mi? Onlar sadece izliyordu. Baltacılar emir alıyor, saldırıyor, sonra insanları sürükleyip gözaltı araçlarına dolduruyordu. Tüm bunlar yaşanırken Mısır devleti sessiz kaldı. Böylece uluslararası kamuoyuna “Hükümet değil, halk tepki gösterdi” algısı sunmak istediler. Ama gerçek öyle değildi.

Bu şiddet ve provokasyon ortamı nedeniyle yürüyüş iptal edildi. Organizasyon, tüm aktivistlerin güvenliği için geri çekilme kararı aldı. Ancak bu geri çekiliş bir vazgeçiş değil, daha güçlü bir dönüşün başlangıcıydı. Çünkü yürüyüş sadece bir eylem değil, bir bilinçti.

Biz Mısır’a, Filistin için umut olmak istedik. Çocuklar ölmesin, anneler kefen yerine battaniyeye sarılsın, sokaklar kan değil kahkaha koksun diye yürümek istedik. Birilerinin bu adaletsizliğe dur demesi gerekiyordu ve biz bu uğurda gerekirse canımızı ortaya koymaya hazırdık.

Bu yürüyüş belki Refah’a ulaşamadı ama vicdanlara ulaştı. Gazze için yola çıkan yürekler asla susmayacak. Çünkü biz, insanlık ölmesin diye yürüyenleriz.” Arkadaşımız böyle diyordu.

Bu yolculuktan neler elde ettik diye düşünecek olursak:

* Türkiye ve Batı’dan 6500 kişi, 1200 kişi kuzey Afrika’dan bir noktaya odaklanabilmiş, içtimasını yapmış oldu. Bundan sonra egemenlerin bunu hesaba katarak adım atmaları gerekiyor. Bize rağmen hesap yapılırsa yanılabileceklerini anlamışlardır.

* İnsanlığın ortak kelimesi olan “VİCDAN” tam anlamıyla Mısır’da tezahür etmiş oldu. Avrupa’nın solcuları bizim solcular gibi değil, daha insancıl ve merhametliler. Bizim solcular zaten solcu değil, Kemalist ve gaddarlar. Tolerans eşikleri çok düşük.

* İsrail’in sınırlarının nereden başladığı test edilmiş oldu.

* Büyükelçiliğimiz bu süreçteki tutumları, yürüyüşümüzün Mısır-Türkiye ilişkilerine zarar vereceği korkusuna sahip olduklarını hissettirdi. Bizden dolayı çok tedirgindi ve bu durum onları bize karşı pasif kalmaya itiyordu. Mesela 5 arkadaşımız toplanan pasaportlarını bulamamışlardı, arkadaşlarımız büyükelçilikten sonra önce karakola, oradan göç idaresine gönderilerek geçici pasaport verilme yolu tercih edildi. Hâlbuki büyükelçimiz Mısır emniyetini arayıp vatandaşlarımızın pasaportlarını buraya yollayın diyebilirdi. Geçici pasaport çıkartmak arkadaşlarımızın iki gününe mal oldu.

* Mısır’ın nasıl bir kabile devleti olduğu, halkı nasıl sindirdikleri görülmüş oldu. Mesela arkadaşlarımızın piramitlerde başlarına güneş geçmesin diye Mısır desenli kefiyelerini yol kesen sivil polisler çıkartmışlar, birkaç tane kontrol noktasında kefiyelerinden dolayı müdahalede bulunmuşlardır.

* Mısır polisi İspanyol delegasyon başkanını 3 gün boyunca dövmüş, sonra da deport ederek kendilerince göz korkutma gayretine girdikleri görülmüştür.

* Sondan geriye doğru bakılırsa “keşke Kahire’de büyük bir eylem yapabilseymişiz, dünyaya güçlü bir görüntü verebilseymişiz” diyorum. Ama bu durumda da kafadan engelleneceğimiz için organizatörlerimiz eleştirilecek, “bize müsaade edilmeyeceğini bile bile neden Kahire’de bu kadar boy gösterisi yapılmasına izin verdiniz” derdik. Yani organizasyon dünya genelinde hak ettiği sese ulaşamamıştı.

* Benim açımdan ise durum şuydu: Oraya gitmeseydim kendimi affetmezdim. İmtihanımı vermeye ve Allah’a olan mazeretimi azaltmaya gittim. Mavi Marmara gemisine bindiğimde de aynı duyguyu taşıdım, 2013 yılı Adeviyye Meydanında bulunduğum bir haftalık birlikteliğimde de aynı duyguyu taşımıştım. Sisi, sabaha kadar üzerimize kurşun sıkarken iyi ki buradayım demiştim.

İnşallah bundan sonra da dünyanın neresinde olursa olsun, insanlığa farz-ı kifaye olan eylemlerde bulunabilmeyi kendime şiar edinmeyi bir borç bilirim. Bu dünya hayatını manevi zirvelerde sonlandırabilmenin gayreti içerisindeyim. Rabbim canımı en razı olduğu anda almayı nasip etsin. Tek dileğim iyilerle birlikte ölebilmek, salih kulları arasına girebilmek. Başka bir talebim ve duam yoktur.