İşgal 101: Susturulmuş Çoğunluğun Sesi (Occupation 101)

Apartheid kelimesi “ayrılık” anlamına gelir. Bu sistem, beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerinde sosyal, ekonomik, siyasi ve coğrafi kontrolünü kurumsallaştırmayı amaçlamıştır. Bu sistemde nüfus “beyaz”, “renkli” (melez), “Hintli” ve “siyah” olarak dört ana kategoriye ayrılmıştır. Her bir grubun nerede yaşayacağı ve çalışabileceği, kiminle evlenebileceği ve hangi kamu hizmetlerine erişebileceği yasalarla belirlenmiştir.

Elif ATABAŞ

(Viyana Ekonomi Üniversitesi mezunu. Okumayı ve yazmayı seven bir blog yazarı. https://balkandays.blogspot.com/ )

İnsicamın bu ayki sayısında sizlere Filistin tarihiyle ilgili bir belgesel tanıtmak istiyorum. Eski bir yapım olmasına rağmen şu ana kadar izlediğim belgeseller arasında tarihi arka planı doğru bir şekilde anlatması ve bunu Filistinlilerin hayatlarından önemli örneklerle birleştirmesi açısından izlenmeye ve üzerinde konuşmaya değer buldum. 2007 Altın Palmiye dahil sekiz farklı film festivalinde en iyi belgesel ödülü alan İşgal 101 (Occupation 101), sözde İsrail devletinin kuruluşundan İkinci İntifada’ya kadar gelişen olayları ve bu süreçteki İsrail-Amerika ilişkilerini sorguluyor.[1]

“The greatest enemy of knowledge is not ignorance.. it is the illusion of knowledge” sözüyle başlayan belgeselin iddiası, Filistin toprakları hakkında dünya kamuoyuna sunulan yanlı ve yanlış bilgileri, gerçek hikayeler eşliğinde doğrulamak ve daha fazla insana ulaşmasını sağlamaktır. Zira bilgi güçtür ve kitleleri harekete geçirebilir. Bunun gayet farkında olan işgalci İsrail 7 Ekim 2023 sonrası yaşananları dijital platformlardan silmek adına da faaliyetler yürütmektedir. Bu nedenle dergimiz vesilesiyle yazdığımız her kelime tarihe not düşmekte ve neredeyse yüz yıla varacak olan İsrail işgalini insanlığa haykırmaktadır.

Belgeselin ilk dakikalarında Cezayir iç savaşına dair görüntüler zihnimi hemen geçen ayki Frantz Fanon anlatısına götürdü. Hatırlarsanız Fanon’un ifadesinde yerini bulduğu üzere sömürgeci, sömürdüğü topraklara sessiz sedasız gelmedi. Bu nedenle, belgeselde de belirtildiği gibi bu işgale ses çıkaran halkın sesine ve gösterdiği şiddete odaklanmak konuyu anlamamak demektir, burada bakılması gereken Filistin halkının diğerlerinden daha saldırgan olduğu değil, buradaki insanlara adaletsiz muamele edilmesinden dolayı coğrafyada çoğu şeyin yanlış gittiğine dair alarmların çalmasıdır. En acısı da yirmi yıl önce çekilen bu belgeselin sanki daha dün Filistin’de yaşananları ve yaşanmakta olanları anlatıyor gibi olması…

“Barıştan bahsetmeye devam etmek, silahsız ve savunmasız bir halka karşı tek cevabı vahşi saldırılar düzenlemek olan bir hükümete karşı, şiddete başvurmamak bizim için yararsız ve beyhude bir çabayı ifade etmektedir.”   (Mandela)

Belgeselde geçen Mandela’nın bu ses kaydından sonra kısaca Güney Afrika modeli apartheid rejiminden bahsetmek gerekir. 1948–1994 yılları arasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yürürlükte olan, ırk temelli sistematik ayrımcılığa dayanan bir resmî devlet politikasıdır. Apartheid kelimesi “ayrılık” anlamına gelir. Bu sistem, beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerinde sosyal, ekonomik, siyasi ve coğrafi kontrolünü kurumsallaştırmayı amaçlamıştır. Bu sistemde nüfus “beyaz”, “renkli” (melez), “Hintli” ve “siyah” olarak dört ana kategoriye ayrılmıştır. Her bir grubun nerede yaşayacağı ve çalışabileceği, kiminle evlenebileceği ve hangi kamu hizmetlerine erişebileceği yasalarla belirlenmiştir. Siyahi Güney Afrikalılar için sözde özerk etnik bölgeler (Bantustan) oluşturulmuştur. Bu bölgeler alt yapı ve kaynaklara ulaşım açısından oldukça fakirdir. Ayrıca siyahilerin genel seçimlerde oy kullanması ve parlamentoya girmesi yasaklanmıştır. Eğitimde, sağlık hizmetlerinde, ulaşımda ve kamu alanlarında “sadece beyazlara özel” sistemler kurulmuştur. 1960’lardan itibaren dünya kamuoyu Apartheid Rejimine karşı çıkmaya başlamıştır. Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği, bağımsızlıklarını yeni kazanmış Asya-Afrika ülkeleri Güney Afrika’ya ekonomik ve diplomatik yaptırımlar uygulamaya başlar. 1994’te ilk defa tüm ırkların katıldığı demokratik seçimlerle Apartheid Rejimi sona erer, Nelson Mandela devlet başkanı olur.

Bu parantezden sonra devam edecek olursak, belgesel 1947 yılında muhtemelen Birleşmiş Milletler Taksim Kararı sonrasında Filistin halkını zorla evlerinden kovan İsrail askerlerinin görüntüleriyle başlıyor.

“Bir gazeteci olarak İsrail ve Filistin meselesini ne kadar araştırırsanız, yanlış bir şeyler olduğunu o kadar çok hissedersiniz. Görüntülerle yazılanlar birbiriyle uyumsuzdur, acemice dublaj yapılmış yabancı bir filme benziyor. Basınlarımız Ortadoğu’daki şiddeti, oradaki kültürün ve bölgenin doğal bir parçasıymış gibi, İsrail-Filistin çatışmasını, çözüm umudunun az olduğu eskilere dayanan bir sorunmuş gibi gösteriyorlar.” (Alison Weir-Gazeteci)

Bu cümleye iki noktada şerh düşmeden önce, aslında Filistin topraklarında uygulanan sistemli soykırımı oralarda bulunan her insan aklının görebildiğini anlıyoruz. Aslında bundan yüz yıl önce Filistin meselesi diye bir şey yoktu, onun yerine tüm dünyadan dışlanan bir Yahudi meselesi vardı, demek yanlış olmaz. Zira William Cleveland, “Modern Ortadoğu Tarihi” kitabında bu meseleyi çözer ve şöyle ifade eder:

“Yüzyıllardır Filistin’de yaşayan ve şehir yönetiminde hâkim durumda olup, 1922’de nüfus olarak bire karşı sekiz çoğunluğuna sahip yerli Arap halkı, neden 1948’de yeni İsrail devletinde azınlık kalmıştır? Neden Filistin’de Arapçılık ya da Filistin milliyetçiliği değil de Siyonizm kazanmıştır? Filistin Arap liderliği görevlerini yerine getirmekte yetersiz miydi, üyeleri karşılarına çıkan uluslararası sorunların üstesinden gelmeye hazır mıydılar ve kendileri Filistin Arap nüfusunun güvenilir temsilcileri miydiler? Burada amaç İngilizler, Siyonistler ve Filistin Arapları arasındaki ilişkileri inceleyerek, manda döneminin başlıca konularını ortaya çıkarmaktır. Bunun için de Filistin mandasının kuruluşunun temelini hatırdan çıkarmamak gerekir. 1200 küsur yıldır Arap çoğunluğun yaşadığı bir toprak parçası, üçüncü bir tarafın (İngiltere) inisiyatifiyle, çoğunluğu Doğu Avrupa’da yaşayan başka bir halka (uluslararası Yahudi topluluğu) milli yurt olarak vaat edilmişti. Doğu Avrupalı Yahudilerin yaşadıkları sıkıntılı hayat, aralarındaki Siyonistleri İngiltere’yi sözünü tutmaya ve Filistin’de bir Yahudi milli yurdu kurmaya mecbur etti; buna karşılık Filistin’in yerleşik Arap halkı kendi yurdunun bir Yahudi devletine dönüştürülmesine karşı çıktı ve elinden geldiğince buna direndi. Filistin sorununun kökeninde Siyonistlerin Filistinli Arapların yaşadıkları topraklar üzerinde hak iddia etmeleri yatar.[2] Böylelikle Yahudi Meselesi Filistin Meselesine dönüştürülmüş olur.

İkinci şerhimiz ise oluşturulan Filistin meselesinden sonra ortaya çıkan durum Filistin-İsrail çatışması değil, İsrail’in Filistin’i işgalidir. Yazılarımızda ve konuşmalarımızda buna dikkat etmeli, İsrail’in her fırsatta uyguladığı epistemolojik sömürgenin farkına varmalı ve bize ait olan kelimelerimize sahip çıkmalıyız.

Makalenin konusu olan belgesel İsrail-Filistin çatışmasını değil, İsrail’in Filistin topraklarını işgal ederek başlattığı tecrit, katliam ve abluka politikalarının Filistin’de direniş hareketine dönüşmesinin 1947 ile 2000 yılları arasını anlatmaktadır.[3]

“Amerika’nın büyük kesiminden saklanan görüntü ve ifadelere tanık olmak üzeresiniz…”

“İşgalin tanımı, topraklarınızı fiziksel olarak işgal edip, hayatınızı kontrol etmesidir. İsrail’de yaşanan kendine özgü bir işgal çeşididir hem yerleşimcilerin, hem ordunun işgali söz konusudur.”

“Yerleşimler için Filistin toprakları seçiliyor. Ve o yerlerde her ne varsa, yol, köy ya da ev, yerle bir ediyorlar ve yerine yeni bir köy inşa ediliyor” (Amerikalı Rahip)

Belgeselde geçen Rodina Cabbar ve ailesinin evi çok bereketli bir tarım arazisinde olduğu için, işgalci yerleşimciler evlerini iki defa yıkarlar. Aylarca çadırda yaşamak zorunda kalırlar ve kocası işgali protesto ettiği için hapse atılır. Uzun bir süre sonra başka bir eve taşınabilirler. Ev insanın yuvasıdır ve kendini güvende hissettiği yerdir. Bu güvenin elden alınması Rodina’nın kızını çok etkiler ve intihar etmeye kalkışır. Çünkü bir Filistinlinin evini yıkmak bu kadar kolaydır. İsrailli aktivist Jeff Halper’in ifadesiyle, “Filistinlilerin alınan kararlarda hiç söz hakları yoktur, tüm kararlar onların evlerini elinden almak ve yerine silahlı yerleşim yerleri kurmak için alınmaktadır.” Bu arada Jeff Halper ismini “Toprağımızın Kokusu” kitabında üç kez evi yıkılan aileye yardım eden komisyonun başkanı olarak hatırlıyoruz.

2000’lerdeki bu harita bugün 2025 yılı itibariyle daha karmaşık bir haldedir. İşgalci yerleşim yerleri özellikle Filistinlilerin toprakları bir daha kullanamamaları üzerine planlanmış, aralara konulan ve sadece İsraillilerin kullandığı yollarla da evler tamamen birbirinden ayrılmıştır. Yerleşimci işgalcilerin bizzat İsrail tarafından silahlandırılması yetmezmiş gibi bir de kapılarında İsrail askerleri nöbet tutmaktadır. Bu yolla Filistinlilerin önce evlerini sonra ülkelerini terk etmeleri beklenmekte ve amaçlanmaktadır. Bu ise kelimenin tam anlamıyla “etnik temizliktir.” (Jeff Halper)

“Batılıların tek bildikleri Araplar ve Yahudilerin senelerdir savaşıyor olmaları. Bu doğru değil…Yapılması gereken bir tek şey var; biraz tarih okumak…” (ABD’nin Suudi Arabistan Büyükelçisi)

Bu uzun girizgahtan sonra bundan sonraki yazılarımda Filistin tarihini başından günümüze ele alacağımı belirterek, yazımı sevgili Rachel’i anarak bitirmek istiyorum. Henüz 23 yaşında, yine bir Filistinlinin evini yıkmak için gelen bir buldozerin altında son nefesini verir. 5. sınıf mezuniyetinde yaptığı konuşma onun inandığı değerler uğruna can verdiğini bir kez daha göstermektedir. Küçük Rachel’in konuşması kulaklarımızda çınlarken, rüyasının gerçekleşeceği gün için çalışmaya devam edeceğiz:

“Onlar daha çocuk. Başka çocuklar için buradayım. Buradayım; çünkü umursuyorum. Buradayım; çünkü dünyanın dört bir yanındaki çocuklar açı çekiyorlar; çünkü 40.000 insan her gün açlıktan ölüyor. Buradayım; çünkü bu insanların çoğu çocuklar. Çevremizde yoksulların olduğunu ve onları görmezden geldiğimizi fark etmeliyiz. Bu ölümlerin önüne geçilebileceğini fark etmek zorundayız. Üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların da aynı bizler gibi düşündüğünü, umursadığını, gülümsediğini ve ağladığını fark etmek zorundayız. Onların bizimle aynı olduğunu; bizim de onlarla aynı olduğumuzu fark etmeliyiz.

Benim rüyam 2000 yılına gelindiğinde açlığı bitirmiş olmak.

Benim rüyam fakire bir şans tanımak.

Benim rüyam her gün ölen 40.000 insanı kurtarmak.

Hepimiz geleceğe bakıp orada parıldayan ışığı görürsek, rüyam gerçekleşme olanağı bulacak hatta gerçekleşecektir.”

KAYNAKLAR:

Cleveland, William. Modern Ortadoğu Tarihi. çev. Mehmet Harmancı. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008.

Ersoy, Mehmet Akif. Tünel: Gazze’de Yaşamak. İstanbul: Kapı Yayınları, 2024.

“İşgal 101: Susturulmuş Çoğunluğun Sesi”. haz. Abdallah Omeish, Sufyan Omeish. Independent Production, 2006. https://www.occupation101.com


[1] “İşgal 101: Susturulmuş Çoğunluğun Sesi”, haz. Abdallah Omeish, Sufyan Omeish (Independent Production, 2006).

[2] William Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, çev. Mehmet Harmancı (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008), 266.

[3] Mehmet Akif Ersoy, Tünel: Gazze’de Yaşamak (İstanbul: Kapı Yayınları, 2024), 18.