Zamanın Musab’ları: Gazze’nin Doktorları

El-Baptist Hastanesi’ne vardık. Araçtan iner inmez, hastanenin önünde iki şehit cenazesi bizi karşıladı. İçimden, “Hayatımda kaç kere şehit cenaze namazı kıldım ki?” diye sorup hemen namaza iştirak etmek için Ürdünlü doktor arkadaşıma, “Şehitlerin cenaze namazını kılalım.” dedim. Ancak, unuttuğum bir şey vardı ve Ürdünlü doktor arkadaşımın, “Abdestimiz yok.” demesiyle büyük bir hüzne boğuldum. Üç metre ileride iki şehit naaşı var, cemaat hazır, cenaze namazı için saflar tutuluyor. Benim ise abdestim yok. Abdest almaya gitsem, su var mı? Su olsa bile yetişemem.

Ömer Faruk AYDOĞAN

Dr.

Yazıya kendimi tanıtarak başlayayım. Ben, Ömer Faruk Aydoğan. 34 yaşındayım. Evli ve 3 çocuk sahibiyim. Genel cerrahi doktoruyum. 2024 yılının Aralık ayı ile 2025 Ocak ayı arasında 16 gün boyunca Gazze’de bulunup gönüllü doktorluk yaptım. Hak etmediğim halde beni Gazze’ye gönderen ve 21. yüzyılın sahabeleriyle tanıştırıp üstüne onlara hizmet etmeyi nasip eden Rabbime şükrediyorum.

Gazze’yi ve Gazze’deki zamanın Mus‘ab bin Umeyr’leri olan Gazzeli doktorları anlatmaya çalışacağım. Gazze’yi kelimeler anlatamaz ama bizimki sadece bir nükte. Gazze’ye ilk vardığımda El-Baptist Hastanesi’ne gittik. Toplantı yapılacaktı. Dünyanın farklı ülkelerinden — Mısır, Bangladeş, Ürdün, Tunus, Afganistan, Türkiye, Almanya, Malezya ve sayamadığım birçok ülkeden — Müslüman doktorlar Gazze’ye gönüllü gelmişlerdi.


El-Baptist Hastanesi’ne vardık. Araçtan iner inmez, hastanenin önünde iki şehit cenazesi bizi karşıladı. İçimden, “Hayatımda kaç kere şehit cenaze namazı kıldım ki?” diye sorup hemen namaza iştirak etmek için Ürdünlü doktor arkadaşıma, “Şehitlerin cenaze namazını kılalım.” dedim. Ancak, unuttuğum bir şey vardı ve Ürdünlü doktor arkadaşımın, “Abdestimiz yok.” demesiyle büyük bir hüzne boğuldum. Üç metre ileride iki şehit naaşı var, cemaat hazır, cenaze namazı için saflar tutuluyor. Benim ise abdestim yok. Abdest almaya gitsem, su var mı? Su olsa bile yetişemem.

Aklımdan bir saniye içinde türlü türlü senaryolar geçerken, yedi yaşlarında, güleç yüzlü esmer bir erkek çocuğu bana işaret edip aracı göstererek kollarıyla teyemmüm abdestini hatırlattı.
Evet, savaşın ortasında dahi Gazzeli kardeşlerimiz çocuklarının dinî eğitimini aksatmamış, onları yediden yetmişe bilinçlendirmeye devam etmişlerdi. Teyemmüm abdestimi alıp şehitlerin cenaze namazına katıldım. Huzur ve hüznün içimde birlikte canlandığı bir duygu yüküyle, şu kanaate vardım: Bu Gazzeli çocuk, Müslüman ülkelerin liderlerinden daha bilinçli, daha olgundu.

Toplantı bitti. Bütün doktorlar hastanelerine doğru harekete geçti. Benim hastanem, El-Baptist Hastanesi’ne 10 dakika yürüme mesafesinde olan Ehli Arap Hospital’di.
Hastaneden ziyade, beş katlı bir apartmanı andıran bu bina içinde ne şehitler verilmiş, ne ameliyatlar yapılmıştı… Anlatabilir mi beton duvarlar? Ameliyathanenin ortasında ameliyat beklerken şehit olan yiğitleri, ses çıkarmadan şühedâya uçanları duvarların dili olsa da anlatsa…

Hastane beş katlıydı. Giriş katı polikliniklerdi. İkinci, üçüncü ve dördüncü katlar hasta servisleri; beşinci kat ise ameliyathaneydi. Ameliyathanede iki ameliyat odası mevcuttu. Hastalar, bombalamalar nedeniyle hep birlikte hastaneye gelmekteydi.

Hangi hastayı ameliyata alacağız, hangisini bekleteceğiz — zor bir karar.
Ameliyata aldığımız hastanın ameliyatı devam ederken, diğer hasta ameliyathanenin içinde, sedyede beklerken sessizce şehit oluyordu; biz de buna şahit oluyorduk.
Adil şahitler olarak, Gazze’yi, Gazze’nin yiğitlerini her ortamda, her platformda anlatacağız.

Çocuğunuz üç yaşında, beş yaşında hiç ameliyat oldu mu?
En azından erkek çocuklarımızın her biri sünnet olmuştur. Anne ve babalar olarak sünnet işleminde dahi endişeliyizdir.
“Hocam, benim çocuk durmaz; çocuğu tam bayıltalım.” dediğinizi duyar gibiyim.
Ya Gazzeli çocuklar!
Ameliyathanenin ortasında, sedyede beş yaşında zayıf, buğday tenli, iri zeytin gözlü bir çocuk. Karnına şarapnel isabet etmiş. İç kanama var. Acil ameliyata alıyoruz.
Ameliyathanenin ortasında, sedyede — ağlamadan, sızlanmadan — bir bekleyişi var ki hiç gözümün önünden gitmiyor.
Bir de onunla fotoğraf çekerken gülümsemesi…

Ameliyat başladı.
Karına girer girmez 1,5 litrelik kan… Her yer kan revan. İç kanama, beklediğimizden de fazlaydı. Kanamaları temizleyip, kanama odaklarını durdurduk.
Karşımda Gazzeli bir genel cerrahi doktoru vardı. Hastayı tanıyordu. “Bunlar benim ehlim.” diye tanıtıyordu.
İnce bağırsağı kesip yeni yol yaptık; kalın bağırsaktaki delinmeleri de onarınca ameliyattan çıkıp hastanın karnını kapatma işini Gazzeli doktora bıraktım.
Dışarıdaki diğer hastaya yöneliyorum.
Ama çocuk bir türlü uyanmıyor ki yeni hastayı alalım.

Ve sırayla başlıyoruz kalp masajına.
Kırk dakikalık bir kalp masajı… Ama nafile.
Küçük, zayıf bedeni 1,5 litrelik kanamaya dayanamadı. Çoktan melek olmuştu.
Gazzeli çocuk şehit, bizler şahit.
Evet, ameliyathanenin ortasında, karnında 1,5 litrelik kanama, bağırsaklarında onlarca şarapnel parçası olmasına rağmen ağlamamasına, bağırmamasına şahidiz.
Bir de bana bu hâliyle tebessüm etmesine…
Belki de “güle güle” diyordu.
Şehadete gülüyor Gazze’nin çocukları.

Gazzeli doktor, yakınlarına şehadet haberini veriyor.
Birkaç damla gözyaşı… Öfke yok. Şikâyet yok. Bağırmak hiç yok.
Sessiz birkaç gözyaşı…
Çocuk şehide sarılma ve hastanedeki şehadet nöbetine devam.

Umutsuzluk yok. Sabır var. Şükür var.
Gazzeliler, kendilerinin Kudüs’ü savunmak için Allah tarafından seçildiklerine şükrediyorlardı.
“Allah bize nasip etti.” diyor ve Gazze, Kudüs ve Mescid-i Aksa için bedel ödemekten gurur duyuyorlardı.

Şaşırıyorum…
Aynı odada beraber kaldığım Gazzeli genel cerrahi doktoru hep gülüyor. Devamlı neşeli.
Biz sadece ameliyat yaparken, o hem ameliyat yapıyor hem de hastaneyi organize ediyor:
Hangi hasta nerede yatacak, hangi gün taburcu olacak, ameliyat notları ve daha birçok iş…

Merak ettim. Hep hastanede.
Acaba evli mi? Çocuğu var mı? Nerede oturuyor?
Koyu bir sohbet başlamıştı; merakımdan sorularımı arka arkaya sıralıyorum.

Uzman olmuş ama savaş başlayınca hastanede kalmaya devam etmiş.
Evli ve üç çocuğu var.
Eşi ve çocukları, hastaneye çok yakın bir yerde — dedesi ve ninesiyle birlikte — yaşıyor.
Hep hastanedeyse çocuklarını neden hiç görmüyor? Merak ediyorum ve yine soruyorum.

Ama cevap çok acı…

Gazzeli doktor arkadaşımın eşi ve çocukları, hastaneye on dakika yürüme mesafesinde olmalarına rağmen, güvenlik nedeniyle ancak ayda bir kere, kısa süreliğine hastaneden çıkıp evine uğrayabiliyor.
Hem kendi hem de ailesinin güvenliği için…

Telefonunu açıp savaş öncesi hâliyle arabasını ve evini gösteriyor bana.
Yeni, mavi bir aracı var. Güzel, düzenli bir ev…
Sonra sıra bugünkü hâllerine geliyor.
Araç taranmış, hurdaya dönüşmüş.
Yüzüm biraz düşüyor.
Sıra evde… Ortada sadece molozlar var.

Daha da büyük bir üzüntüyle bakarken, Gazzeli genel cerrahi doktor arkadaşım yüzüme gülümseyip:
“Elhamdülillah!” diyor.

Ne büyük bir teslimiyet.
Ne büyük bir davet.
Ne büyük bir davetçi…

Gazze’nin Mus‘ab bin Umeyr’leridir Gazzeli doktorlar.
Umutturlar. Azimdirler.
Her biri İngilizce bilmesine rağmen Avrupa’ya gidip yüksek maaşlarla doktorluk yapmak yerine, Gazze’deki hastanelerde kalmayı seçmiş;
Şehadet nöbetine devam etmekteydiler.

Gazze’de doktorsanız, İsrail için hedefsiniz.
İsrail terör örgütünün Gazze’de hastanelere saldırmasının çok önemli bir nedeni var: Gazze’de yaşamı bitirmek.
Gazze’de hiçbir resmî kurum yok; hepsi yıkılmış, bombaların hedefi olmuş.
Sadece birkaç hastane ayakta kalabilmiş.
Birçok imkânsızlığa rağmen hizmet vermeye devam ediyorlar.
Bu hastaneler, Gazze’nin umudu ve direnişidir.

Bunu bilen İsrail, hastanelere vahşice saldırıyor ve doktorları hedef alıyor, onları kaçırıyor.
Bulunduğum süre boyunca hiçbir hastanede Hamaslı direnişçilerle karşılaşmadım.
İsrail’in hastaneleri vurma bahanesi olarak sunduğu, “hastanelerin altında Hamas’a ait tüneller var” iddiası büyük bir yalandan ibaret.

Gazze’deki tüm hastanelerde, farklı ülkelerden gelen doktorlardan çok Gazzeli doktorlar bulunmaktaydı.
Hem tıp fakültesi son sınıf öğrencisi hem de hafız olan Gazzeli bir kardeşimiz her gün hastaneye geliyor, hastalara yardım ediyor, bir yandan da eğitimine devam ediyor, ameliyatlara giriyor, sorular soruyordu.
Savaşın ortasında bile Gazzeli kardeşlerimiz eğitimlerini aksatmıyorlardı.

Bu beni çok şaşırtmıştı.
Hastane, en riskli yerlerden biriydi ve hastaneye gelirken yanlarına her an bir füze düşebilirdi.
Ama bunu pek önemseyen de yoktu Gazze’de.
Her an yaşama sevinciyle, her an şehadete hazır olmanın birlikte yaşandığı bir ruh hâli…
Tarifi imkânsız bir duygu.

Gazze’ye gitmeden önce, İstanbul’da yaşayan Gazzeli kardeşlerimle görüşmüş ve onların tavsiyesi üzerine bozulmayacak hazır yiyecekler götürmüştüm.
Yarım kiloluk zeytin…

Her gün odamıza gelen Gazzeli doktorun, ısrarıma rağmen sadece bir zeytin yemesi ve “Ne lezzetli bir zeytin!” demesinin verdiği o tarif edilemez duygu…
Aslında o kardeşimizin bazı günler yediği tek şey, o tek bir zeytindi.

Gazze’de insanlar açtı, ama gönülleri — dünyanın en tok ve en zengin insanlarınınkinden bile — daha doluydu, daha genişti.
Bunu gözlerimle görüyordum.