Kamera tanıklık eder. Yalanlar ve çarpıtmalar karşısında gerçeği muhafaza eder. Gazze’deki soykırım sırasında Filistinlileri gayrimeşru, insanlık dışı ve şeytanlaştırılmış göstermek için sistematik bir kampanya yürütüldüğünü gördük.
Röportaj: Mehmet YETİM

S: Merhaba Leyla Hanım, röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Çalışmalarınızı yakından takip ediyoruz ve çok değerli, anlamlı bir mücadele yürüttüğünüze inanıyoruz. Duyarlılığınızı ve çabanızı takdir ediyoruz. İçinden geçtiğimiz bu zor zamanlarda sizinle bir röportaj yapmak istedik.
Bir insanın kendi hikâyesini anlatması hiçbir zaman kolay değildir; ancak sizinle buradan başlamak istiyorum. Leyla Al-Arian kimdir?
C: Benim adım Leyla Al-Arian. Washington DC’de bulunan Al- Jazeera English’in ödüllü belgesel programı Fault Lines’ın yapımcısıyım. 1948’de İsrail kurulduğunda evlerinden zorla çıkarılan bir Filistinli mültecinin torunuyum. Amerika Birleşik Devletleri’nde doğup büyüdüm ve hayatım boyunca Filistinlilerin yaşadığı gerçeklik ile Amerikan medyasında bu durumun aktarılış biçimi arasındaki uçurumun farkında oldum.
S: Çok değerli çalışmalar yürüttüğünüzü görüyoruz. Böylesi projelere girişirken temel motivasyonunuzu, hayata bakışınızı ve ulaşmak istediğiniz amacı nasıl tanımlarsınız?
C: Adaletsizlikleri açığa çıkaran ve iktidarı hesap vermeye zorlayan gazeteciliğe tutkuyla bağlıyım. Kariyerimin en başından itibaren beni motive eden şey, ana akım medyada hâkim olan çarpık anlatılara meydan okuma isteği oldu. Gazetecilik, en iyi hâliyle, önemli hikâyeleri anlatmak, sesi kısılmış insanlara ses vermek ve güç suistimallerini açığa çıkarmaktır. Fault Lines’ta yaptığımız çalışmaların yalnızca bilgi vermekle kalmayıp farkındalık da oluşturmasını ve değişime katkı sağlamasını umuyorum.
S: Uzun süredir belgesellerinizle farklı bir anlatı ortaya koyuyorsunuz. Bu çalışmalarla izleyicilerinizi nereye taşımayı hedefliyorsunuz?
C: Amacım, izleyicileri manşetlerin ötesine götürüp insanların hayatlarının en zor anlarını yaşarkenki o gerçekliklerine yaklaştırmak. Güçlü bir hikâye, izleyicilere dünyayı başkalarının gözünden görme imkânı sunar. Belgesellerimle, çoğu zaman ana akım söylemde insanlıktan çıkarılan ya da marjinalleştirilen insanları insancıllaştırmayı, hayatlarını şekillendiren sistemsel güçleri açığa çıkarmayı ve adalet ile eşitsizlik üzerine daha derin sorular sormayı amaçlıyorum.
S: Kameranın toplumsal değişimdeki rolünü nasıl konumlandırabiliriz? Sizce kamera gerçekten böyle bir güce sahip mi?
C: Kamera tanıklık eder. Yalanlar ve çarpıtmalar karşısında gerçeği muhafaza eder. Gazze’deki soykırım sırasında Filistinlileri gayrimeşru, insanlık dışı ve şeytanlaştırılmış göstermek için sistematik bir kampanya yürütüldüğünü gördük. Bu kampanyaya karşı duran, sağlam bir habercilikle desteklenmiş görsel bir kayıt tutmak hayati önem taşıyor. Tek başına bir belgesel iktidar yapıları değiştiremez; ancak onları açığa çıkarabilir, empati oluşturabilir ve adalet için daha geniş eylemleri tetikleyen sohbetlere vesile olabilir.
S: Burada kişisel bir soru sormak isterim. Bu çalışmalar sizi nasıl etkiledi ve etkilemeye devam ediyor? Sizin kişisel hikâyenizde nasıl bir yer tutuyorlar?
C: Bu iş, kim olduğumu derinden şekillendirdi. Adaletsizlik yaşamış ve buna rağmen hikâyelerini anlatacak gücü bulabilen insanlarla vakit geçirmek, hem alçakgönüllülük öğretiyor hem de ilham veriyor. Ancak bu süreç, duygusal açıdan zorlayıcı da olabiliyor; çünkü bu hikâyeleri sırtınızda taşıyorsunuz. Yine de empati duygumu derinleştirdi ve gazeteciliğin dürüstlük, cesaret ve merhametle yapılması gerektiğine dair inancımı pekiştirdi. Mesleki yolculuğum, birçok açıdan kişisel yolculuğumdan ayrı düşünülemez. Ailemin baskı ve mülksüzleştirme deneyimleri, anlattığım hikâyelerin arkasındaki sebeplerden biridir.
S: Batı’da uzun yıllardır Holokost üzerine filmler, diziler ve çeşitli yapımlar üretildiğini görüyoruz. Oysa dünyanın birçok yerinde milyonlarca Müslüman katledildi ama bu konuda aynı görünürlükte yapımları göremiyoruz. Çalışmaları milyonlarca kişi tarafından izlenen bir yapımcı olarak bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
C: Holokost, tarihin belirleyici vahşetlerinden biridir ve hatırlanmalı, öğretilmelidir. Fakat Batı medyasında insan acılarının temsilinde büyük bir eşitsizlik göze çarpıyor. Filistinlilerin, Müslümanların ve daha birçok halkın yaşadığı soykırımlar, katliamlar ve kitlesel sürgünler çok sık silinmiş, görmezden gelinmiş ya da küçümsenmiştir. Bu dengesizlik; bazı hayatlara değer atfederken diğerlerini insanlıktan çıkaran ya da yok sayan medya ve siyaset güç yapılarının yansımasıdır. Benim bir gazeteci olarak sorumluluğum, bu silinmeye direnmek ve marjinalleştirilen insanların hayatlarını ve mücadelelerini titizlikle, dürüstçe ve onurlu bir şekilde belgelendirmektir.
S: Son iki yıldır Gazze’de insanlığın en dip noktalarına tanıklık ediyoruz. Sizce bütün bunlar tarihe nasıl geçecek? Bu zor zamanlarda hâlâ insanlığa ve geleceğe dair umudunuz var mı? Ve özel bir soru: Bir gün “Özgür Filistin” adlı bir belgesel yapmayı hayal ediyor musunuz?
C: Tarih tarafsız değildir. Bu olayların nasıl kayda geçeceği, kimin hikâyeyi anlattığına bağlıdır. İki yıldır, hatta onlarca yıldır bu vahşetlerin gizlenmeye, inkâr edilmeye ya da meşrulaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ama inanıyorum ki Filistinlilerin tanıklıkları, gazetecilerin kayıtları ve yaşanan devasa insani kayıplar, bunun silinmesini imkânsız kılacaktır.
Bana umut veren şey, Filistinlilerin hayatta kalmakta ve kendi hikâyelerini anlatmakta ısrarcı olmalarıdır. Gazze’de haber yaparken vahşice öldürülen sayısız gazetecinin çalışmaları bunun kanıtıdır. Bir gün, Filistinlilerin özgürce yaşadığı; onur, adalet ve kurtuluş deneyimlediği bir dönemi belgelemeyi umuyorum.
S: Eklemek istediğiniz bir şey olursa buyurun.
C: Ben, gazeteciliğin yalnızca bir meslek değil, ahlaki bir görev olduğuna inanıyorum. Fault Lines’ta, doğru, cesur ve derinlemesine insani çalışmalar üretmeyi hedefliyoruz.
Çok teşekkür ederiz.
